Avrupa ve Mülteciler: Sömürgeciliğin Merhameti*

Avrupa ve Mülteciler: Sömürgeciliğin Merhameti*

OSMAN OĞUZ | Mülteci, devletin sopasını sırtında en fazla hissedendir. Zira gelmek uğruna onca badire atlattığı ülkeden “gönderilme korkusu”, elini kolunu bağlar. Mülteci, insana yaraşmaz, çoğunlukla kent merkezleri dışındaki toplama kamplarında kalmaya mecbur edilir.

 

Mültecilere attığı tekme kameralara yansıyınca dünya halklarının nefretini kazanan Macar kadın kameraman Petra Laszlo, marjinal değil. Mülteciler açısından Avrupa politikası, Laszlo’nun tekmesinin sürece yayılmış, sistematik formunu ifade ediyor. (1)

Avrupa’nın “mülteci politikasını” sadece iltica yasaları ve fiilleri bağlamında değerlendirmek, aslında eksik olur. Avrupa, mültecilerin hayatına göç yolu ardından dahil olmuyor. Devletlerin her birinin Ortadoğu’daki savaşlarda öyle ya da böyle payı var. Pay sahibi olmayı “başaramadıkları” savaş ve çatışmalarda ise, önleyici güçlerini harekete geçirmemeleri açısından sorumlu pozisyonundalar. Dolayısıyla bu yazının kapsadığı fiiller, günah defterinin yalnızca küçük -ve belki de en önemsiz- sayfalarını kapsıyor.

I. SINIR

“Beni bırakıp Avrupa’ya gittin. Sen zalim bir insansın. Ne kadar sıkıldığımı, üzüldüğümü biliyor musun? Oraya gidince benden kurtuldun mu? Kalbimde, canımda yaşıyorsun. Her dakika seninle beraber olmak istiyorum… Seni unutmalıyım, biliyorum ama unutamıyorum. Çok özledim, yüreğim seni görmek istiyor. Sesini duymak istiyorum. Benden çok uzaktasın. Gittiğin yerde yeni hayat yaşıyorsun, yeni insanlarla birliktesin. Ben ise, seni unutmadım, yüreğimde boşluk var, senin gibi bir adamı bulamadım. Senden başkasını sevemedim.”

(Mektubu yazan meçhul Suriyeli kadın, sevgilisi Besil’in Avrupa yolunda ölmediğini öğrenince ardına düşüyor. 5 Ocak 2015’te İzmir’den bota binip Yunanistan’a geçmeye çalışıyor; ancak bot batıyor, 31 mülteci Ege sularında yaşamını yitiriyor. Defterde isim olmadığından dolayı genç kadının yaşayıp yaşamadığı bilinmiyor.)(2)

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri Antonio Guterres, “2010 yılında her gün yer değiştirmek zorunda kalan kişi sayısı 11 bindi; geçen yıl 42 bine kadar yükseldi” diyor. (3)

Günde 42 bin kişi… İnsan kaçakçılığı, pekala çağımızın gözde meslekleri arasında sayılabilir!

Bu istatistikler, güncel değil. Üzerinden yıllar, aylar geçtiğinden değil; sayı her gün, radikal biçimde artmaya devam ediyor. Şöyle ki, 2014 yılında Avrupa’ya ulaşmaya çalışırken Akdeniz’de boğulan mülteci sayısı, 2 bin 643. Bu sayı, 2015 yılında 3 bin 735’e yükseldi. (4) (Bu yazıyı okuduğunuz sırada dalgalarla mücadele etmeyi sürdüren yüzlerce mülteciden kaçının sağ ulaşabileceği de muamma.) Etkili önlemler alınmazsa 2016’da sayı, daha büyük bir oranda yükselecek.

Alan Kurdî’nin kıyıya vurmuş cenazesinin fotoğrafı, beyaz dünyamızda adeta bir “şok etkisi” yarattı; fakat bu, yalancı bir merhametten başka bir şey değildi. Zira Alan Kurdî’nin ardından bazıları ondan da küçük daha birçok mültecinin cenazesi, ya kıyıya vurdu ya da açık denizlerde kayboldu. Bazı vakaların fotoğrafları da -üstelik yine büyük ajanslar tarafından- paylaşıldı. Fotoğrafları bile olmayan yüzlerce mülteci ise Ege ve Akdeniz’in suları dibinde kaybolmuş durumda. İşte bu ahval içinde merhamet, çaresizliğini suskunlukla perdelemeye geri döndü. Zira mesele, esasta insani bir sorun değildi; tepeden tırnağa politik bir sorundu. Merhametli beyazın ise “tehlikeli sulara” girmeye, hiç niyeti yoktu! (5)

Konumuza geri dönersek…

Suriyeli mülteciler, güncel göç yolunun baş aktörü. Örneklemimiz de onlar olmalı. Bir Suriyeli mültecinin, ülkesindeki savaştan kaçıp Avrupa’ya ulaşmak için kullanabileceği herhangi bir “legal yol” bulunmuyor. Tek çıkar yol, insan kaçakçılarına para vermek…(6)

Eğer insan kaçakçılarıyla şansını denemesine yetecek parası yoksa (Bir mülteci teknesi veya botunda tek kişilik yer, asgari iki bin dolar) (7), mültecinin yapacağı tek şey, Türkiye veya Ürdün gibi bir komşu ülkeye sığınmak… Bu ülkeler, Suriyelilere “mülteci” statüsü vermedikleri gibi insanca yaşam koşulları da sağlamıyor. (8) Sözgelimi Türkiye’deki kamplarda veya sokaklarda (!) kalan bir Suriyelinin çabası, günde 10-15 liraya çalıştığı işlerden insan kaçakçısını tatmin edecek kadar para biriktirmek oluyor. Bu çabanın yeterli olacağına -doğal olarak- gözü kesmeyen bazıları ise, hırsızlık, fuhuş, uyuşturucu ticareti gibi “daha kestirme” yollarla iki bin doları denkleştirip Avrupa’ya doğru yola devam etmenin fırsatını kolluyor.

Avrupa’ya geliş yolu -eğer Türkiye, Yunanistan sınırını açmazsa- Akdeniz veya Ege’den geçmek zorunda. Kalanı, ölüm veya en iyi ihtimalle etkisi hayat boyu sürecek travmalar…

Birleşmiş Milletler, durumdan habersiz değil. Hem de on yıllardır! Daha 1967’de, bugünkü gibi büyük bir kriz ortada yokken yapılan tespit, aslında bütün devletlere, hem de bugün yazılmış gibi, sorumluluklarını apaçık söylüyor:

“Sığınacak yer arama süreci esnasında, artan bir insan kitlesi, güvenli bölgelere ulaşabilme haklarının ellerinden alındığı kısıtlayıcı önlemlerle karşı karşıya bırakılmaktadır. Bazı durumlarda sığınmacı ve mülteciler alıkonulmakta ya da hayatlarının, özgürlüklerinin ve güvenliklerinin tehdit altında olduğu bölgelere zorla geri gönderilmektedir. Bazıları silahlı gruplar tarafından saldırıya uğramakta ya da zorla silahlı gruplara dahil edilmekte ve sivil çatışmalarda taraf olarak savaşmaya zorlanmaktadırlar. Sığınmacı ve mülteciler, aynı zamanda, ırkçı saldırıların da mağdurlarıdır.” (9)

Peki ne yapılabilir? Mülteci haklarına dair çalışan kurumların iki “ilk adım” önerisi var:

* Avrupa Birliği ülkeleri, sözgelimi Suriyeli mültecileri, komşu bir ülkedeki temsilcilikleri üzerinden ülkelerine yasal yollarla taşıyabilir.

* Taşınamayan veya taşınmak istenmeyen mülteciler, sınır hattında kurulu mülteci kamplarında desteklenebilir; kampların güvenliği ve insan haklarına uygunluğu geliştirilebilir; kamplar, Birleşmiş Milletler’e bağlı sivil kurumlar eliyle denetlenebilir.

Bu iki basit ve esasında “sistemiçi” fiil, insan kaçakçılarının rotasında yaşamını yitiren mülteci sayısını büyük oranda azaltabilir. “Sistemiçi” diyoruz; zira esas köklü çözüm, Avrupa Birliği devletlerinin savaşlardaki ortaklığını sonlandırması ve savaş karşıtı cepheyi güçlendirmesi olabilirdi. Bu, güncel havsalamızın alamayacağı bir seçenek!

Avrupa, bu iki seçenek yerine “sınır karakoluna” dönüşmüş ülkeleri, en başta da Türkiye’yi tahkim etmeyi, gerekirse birkaç milyar dolar ödeyip bekçiliğe teşvik etmeyi tercih ediyor. Kaldı ki, mültecilerin statüsünün belirlendiği 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi’nce (-ki bu sözleşme, 144 taraf devleti, “iç hukuklarından üstün bir biçimde” bağlar.) tespit edilen en önemli ilkelerden biri, “geri göndermeme ilkesi”dir. (Non-refoulement) Buna göre devletler, “…mülteciyi, ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatı ya da özgürlüğü tehdit altında olacak ülkelerin sınırlarına, her ne şekilde olursa olsun geri gönderemez, iade edemez.”

Sınırlarını milyar dolarlar ödeyerek kapatmaya uğraşan devletler, Cenevre Sözleşmesi’ni boşa düşürmüyor mu? Yaşanan, insanlığın kazandığı hakkın devletlerce gasp edilmesi veya en iyimser tabirle, törpülenmesidir.

II. SÖMÜRGECİ DEVLET, SÖMÜRGECİ TOPLUM

Macaristan Başbakanı Victor Orban, Almanya gazetesi Frankfurter Allgemeine’de çıkan yazısında, “Halkımız bizden sınırlarımızı korumamızı ve duruma hakim olmamızı istiyor. Mülteci akını, Avrupa’nın Hıristiyan köklerini tehdit ediyor” dedi. Yetinmedi, parlamentoda, “Bizi istila ediyorlar, Avrupa tehdit altında” diye ünledi. (10)

Macar kameramanın mültecileri tekmelediği, kucağında çocuğu olan babaya çelme taktığı görüntülere şaşmamalı!

Avrupa halklarında gelişen yabancı düşmanlığını, devlet politikalarından bağımsız görmek mümkün değil. Zira mülteciler, göç yolunda olduğu gibi, bir biçimde “başvurmayı” başarabildikleri ülkede de sistematik biçimde “ikinci sınıf insan” muamelesi görür.

Birleşmiş Milletler normlarını ve ülke yasalarını bir tarafa bırakalım, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin bile çiğnendiği uygulamalar, hem mülteci hem de toplum tarafından artık doğal karşılanır durumdadır. Çalışma, seyahat, eğitim gibi en temel insan haklarına ulaşmak bile mülteci için mücadele konusudur. Bu mücadelenin ifası, çoğunlukla “itaat, daha fazla itaat” prensibine dayanır.

Mülteci, devletin sopasını sırtında en fazla hissedendir. Zira gelmek uğruna onca badire atlattığı ülkeden “gönderilme korkusu”, elini kolunu bağlar. Mülteci, insana yaraşmaz, çoğunlukla kent merkezleri dışındaki toplama kamplarında kalmaya mecbur edilir; bazı dönemlerde/ülkelerde “kampın 30 kilometre çevresi dışına çıkması”, izin alabilene kadar çalışması, okuması yasaklanır; sağlık hizmetlerinden diğer insanlarla eşit koşullarda yararlanamaz. Üstelik bütün hizmet alım süreçlerinde ayrımcı tanımlamaya maruz bırakılır. Belgelerin rengi bile farklıdır! Almanya’da son dönemde geliştirilen “sarı kol bandı” uygulaması ise, Hitler Almanyası’nın Yahudi fişlemesiyle, ancak nüans farkı taşıyor. (11)

Bu süreç mülteciyi, toplumsal algıda “tehlikeli” olarak kodlar. Böylesine toplumsallık dışına itilmesi, toplumda ve mültecide buna göre refleksler de geliştirir. Avrupa’da zaten öteden beri var olan ırkçılık potansiyeli de dahil olunca, mülteci sorunu, patlamaya hazır bombaya dönüşür.

Avrupalı, mülteciyi “kendisinin yarattığı kaynakları sömürmeye gelen asalak” gibi görüyor. “Beyaz adamın” zihninin kıvrımlarında mülteci, yoksulluğu, savaşı, kargaşayı hak eden ya da hiç değilse coğrafyasından ötürü bununla yüzleşmeyi öğrenmek zorunda olan insanı ifade ediyor. Savaştan ve yoksulluktan korunaklı ülkesiyle sözgelimi Ortadoğu’yu aynı dünyada düşünmekten bile uzak. Neden düşünsün ki! Onu, yaşam koşulları -ve buna ilişkin potansiyel yakın tehditler- ilgilendiriyor. Belki de Maslow’un hiyerarşisi devreye giriyor; mülteci, karşısında uygarlığın acımasızca sallanan parmağını buluyor: “Neden ölmedin de buralara kadar geldin!”

Son mülteci akınıyla birlikte güç kazanan ve çok değişik kesimlere ulaşan “Refugees Welcome” (Mülteciler hoşgeldiniz) hareketi, gelişme eğiliminde olan ırkçılığa karşı önemli bir tepkiyi ifade ediyor. Ancak bu girişimin mültecileşmeyi “doğal afet mağduriyeti” gibi ele almasının, “savaş karşıtı” bir cepheye dönüşmemesinin sorunlu olduğunu; dolayısıyla, sorunu doğru koymadığı için çözüm tarifinin de belirsiz olduğunu kaydetmek gerekiyor.

III. MÜLTECİ KAMPI

Bir mültecinin görüp geçirmesi gereken bütün yıldırıcı prosedürleri aştınız ve nihayet bir kampa yerleştirildiniz; şöyle rahat bir soluk almak halen mümkün değil.

Almanya’da yerleştirildiğiniz ilk kamp, çoğu zaman kışladan bozma olur. Yüzlerce, bazen binlerce mültecinin bir arada yaşadığı bu kamplar, aynı zamanda ilk başvurunuzun ve yol ifadenizin alındığı merkezlerdir. Buradaki ikametiniz aylar sürer. Kamplardaki tek etkin denetleme, giriş çıkışlara ilişkindir. Kolunuzdaki sarı bandı gösterip, “içeri” girersiniz. Mülteci, kampa alınırken kapsamlı bir üst aramasından geçirilir ve parmak izi alınır. Bu sırada üzerinde, en fazla 140 Euro bulunmasına müsaade vardır. Kalan paraya görevliler tarafından el konulur. “Warum? Darum.” (Almanca, “Neden? İşte.”)

Kamplar, en temel hakların bile ihlal edildiği, insanların üst üste yaşamak zorunda bırakıldığı mekanlar… Tuvaletler, banyolar ve mutfaklar, kullanabilecek insan kotasını kat kat aşmış durumda; temiz, sağlam malzeme bulmak dahi güç. Her şey bir yana bu mekanlarda insanlar, kendilerine saygılarını yitiriyor.

Kampların dışında mültecilerin bulaştığı suçlarda, bu sürecin yarattığı tahribatın da payı olduğunu söylemek, hiç de akıl dışı değil. Kaldı ki mevcut durumda bu insanlık dışı kamplarda “kalabilmek” bir ayrıcalık. Binlerce mülteci, konteynerlerde, hatta çadırlarda yaşamak zorunda. İnsan hakları alanında çalışan birçok örgüt, mülteci kamplarının kapatılmasını, bunun yerine mültecilere ilk aşamada destek verilmesini ve ardından çalışma imkanı sağlanmasını talep ediyor. (12)

IV. ENTEGRASYON

Avrupalı devletlerin ve kurumların dilinden düşürmediği “entegrasyon”, yukarıda kaba hatlarıyla özetlenmeye çalışılan süreçten bağımsız değil. Mültecinin ölümlerle ve travmalarla dolu bu zorlu yolculuğu, entegrasyon sürecinin bir parçası… Bu yolun sonunda mülteci, ülkesindeki savaşta payı olan, kaçarken yaşadığı zulümlerin doğrudan müsebbibi olan devletlere karşı öfkeyle, mücadele azmiyle dolmuyor. Aksine bu süreçten “sağ kurtulanlar”, uzun süre tepelerinden eksik olmayan geri gönderilme korkusunun da etkisiyle, tam itaatle çalışmaya başlıyor.

Fransız faşist Marine Le Pen’in, “Almanya mültecileri köle yapacak” sözleri, temelsiz değil. (13) Birçok iş kolunda mülteciler, yasadışı saat ücretleriyle, denetimsiz çalışmaya mahkum ediliyor. İnsanlık dışı yaşam ve iş koşulları, Avrupa vatandaşları için büyük grevlere, eylemlere sebep bir felaket; fakat mülteciler söz konusu olduğunda kimseye garip bile gelmiyor. Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinin Türkiye’yle yaptığı kirli mülteci pazarlıkları da gerçeği teyit ediyor. İnsan hayatı detay; Türkiye, başka meselelerdeki talepleri karşılanmadığı takdirde sınırlarını açar, karşılanırsa kapatır. Türkiye ve Avrupa’nın pazarlıkları sonucu milyonlarca mülteci ya Akdeniz’in serin sularına ya da Macaristan polisinin copu altına sürülür.

“Teşekkür ederim Almanya”, “Seni seviyorum Fransa” gibi dövizler taşıyan kavruk tenli mültecilerin bakışlarında, bir şükranın sıcaklığını değil, işte bu makus talihin, bu sömürge sefaletinin acısını hissetmek zorundayız. Ve bu acıyla, mülteci sorununu, başta mültecileştiren savaşların müsebbibleriyle, mücadele başlığına dönüştürmek… Bu girdaptan tek çıkış yolu bu. “Beyaz adamın” merhameti, hiçbir zaman kurtuluş olmadı, olmayacak. Biz ona yasaları hatırlattıkça, o da kollarını iki yana açıp, “Asıl çaresiz benim” diyecek.

Hakkımızda iyi olan her şeyi, mücadeleyle kazandık. Onları korumanın tek yolu da, mücadele etmek. Bu, en çok da mülteci hakları açısından böyle… Yoksa, devleti, şirketi, toplumuyla inceltilmiş ırkçılık yatağı Avrupa’da mülteci için boyun eğmeden yaşamanın bir formu bulunamaz.

BİRKAÇ GÜNCEL NOT:

* Düzenli olarak yenilenen rakamlara göre, 19 Ocak 2016 itibariyle komşu ülkelere sığınan Suriyelilerin toplam sayısı 4 milyon 597 bin 436. En çok Suriyeliyi barındıran Türkiye’de 2 milyon 503 bin sığınmacı bulunuyor. 4,5 milyon sayısına Avrupa’daki bir milyondan fazla Suriyeli mülteci dahil değil.

* Avrupa’da halkın mültecilere yaklaşımı konusunda önemli bir örnek, Almanya’nın Bornheim kentinde havuzların mülteci erkeklere yasaklanması olmuştu. Bu yasak tepkiler sonrasında kaldırıldı.

* Almanya’nın Köln kentindeki yılbaşı kutlamaları sırasında polise ulaşan yüzün üzerinde taciz ihbarının neredeyse tamamında başrol, Arap mültecilerindi. Bu, devlet politikalarıyla tırmandırılan toplumsal paranoyayı hastalık düzeyine ulaştıran gelişmelerden biri oldu.

* 2015 yılında Almanya’da mültecilerin kaldığı binalara yönelik 126 kundaklama vakası yaşandı. Bu, “üç günde bir kundaklama vakası” anlamına geliyor. Mülteci yurtlarına yönelik farklı türde saldırıların sayısı ise mültecilerle dayanışma örgütü Pro Asyl’e göre 528, Emniyet’e göre 924. Saldırılarda ölüm yaşanmadı.

* Radikal dinci örgüt mensuplarının mülteciler arasına sızacağı endişesi, kontrolleri artırıyor. Mülteciler, ayrımcılığı artık göze bile batmayan çok sıkı kontrollerden geçiriliyor.

* Birçok Avrupa ülkesi, mültecilerin paraları ile değerli eşyalarına el koyuyor. Bunun gerekçesi olarak, “kamp yaşamı sırasındaki giderleri” gösteriyorlar. Bu konuda son yasa tasarısı, Danimarka’da tartışılıyor.

* Mülteci sorunu konusunda Avrupa’nın “ileri karakolu” Macaristan, Sırbistan sınırına 4 metre yüksekliğinde, 175 kilometre uzunluğunda çit inşa ediyor. Sırbistan ve Hırvatistan ise sınırlarını tel örgüyle kapattı.

* Avrupa Birliği’nin mültecilerin ülkelere paylaştırılmasına ilişkin planını kabul etmeyen beş ülke: Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Romanya ve Slovakya.

* Macaristan’ın son kararı: Ülkeye giren mültecilere karşı polis ve askere silah kullanma yetkisi.

* Macaristan’daki yoğun önlemlerin ardından göç rotası değişti: Mülteciler, Hırvatistan üzerinden Kuzey Avrupa’ya doğru yürüyor. Macaristan sınırı kapatıldıktan sonra Hırvatistan’a bir günde ulaşan mülteci sayısı, 7 bin 300.

* Avrupa sınırlarına giren mültecilerin ilk ayak bastıkları ülkeye iltica etmelerini de düzenleyen Dublin Yönetmeliği, Yunanistan ve İtalya gibi ülkelerin geçiş güzergahı olarak kullanılmasından dolayı, defakto olarak askıya alınmış durumda.

* Avrupa’da mülteciler, henüz cılız da olsa bir araya gelmeye, mücadele etmeye başlıyorlar. Berlin’deki “Oranienplatz Eylemcileri”nin başını çektiği bir grup, “Devrimci Mülteci Hareketi”ni kurdu.

 

KAYNAKLAR VE NOTLAR

* Ben de bir “mülteci adayıyım”. Şu günlerde 3 yılımı doldurmak üzereyim ve hala hakları tanımlanmış bir mülteci değil, “mülteci adayı” pozisyonundayım. “Çok sıra var”mış! Velhasıl, yalnızca verilerden öğrendiklerimi değil, ayrıca kendi deneyimimi anlatıyorum.

(1) Macar kameramanın tekme attığı Suriyeli mülteci Usame Abdülmuhsin, daha sonra İspanya’da bir futbol takımında işe alındı ve bu, “Avrupa uygarlığının merhameti” sosuyla haberleştirildi. 

Ayrıca Abdülmuhsin’in İslamcı El Nusra örgütünden olduğu YPG tarafından daha sonra açıklanmıştı; ancak bu bilgi, yazının bağlamı açısından -Avrupa’daki ırkçılık- bir şey değiştirmiyor.

(2) Sahile vuran günlük: Suriyeli çiftin aşkı da yarım kaldı Diken, 19/01/16

(3) Guardian, 7 Eylül 2015

(4) Veriler, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR).

(5) 9 Aralık 2016’da Ege Denizi’nde batan bir botta en küçüğü 1 yaşında Hasan bebek olmak üzere 9 üyesini kaybeden Êzîdî ailenin hikayesi, son günlerde onlarcası yaşanan ve neredeyse hiç görünmeyen hikayelerden yalnızca biri.

Ege’de 9 Êzîdî hala kayıp Yeni Özgür Politika, 5 Ocak 2016

(6) Almanya Göç, Mülteciler ve Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanı Aydan Özoğuz; ‘Almanya’ya gelmenin legal yolu yok’ DW Türkçe; 22.05.15

(7) Mülteciler kişi başı 2 bin dolara ölüme götürülmüş Zaman gazetesi, 2 Ağustos 2013

(8) Türkiye’deki Suriyelilerin yasal statüsü için: Bakanlar Kurulu Geçici Koruma Yönetmeliği

(9) UNHCR İnsan Hakları Bilgi Kitapçığı No. 20 – Zulüm Görme Tehlikesi Olan Kişilerle İlgili Sığınmaya İlişkin Karar – 1967

(10) Sırp Bakan: Avrupa’ya yeni demir perde çekiliyor BBC Türkçe

(11) Almanya’daki bazı kamplarda mültecilerin kollarına, kamp girişinde göstermeleri için sarı bir bant takılıyor.

(12) Kendi mülteci kampı deneyimimi, Yeni Özgür Politika’ya yazdığım yazıda anlatmaya çalışmıştım.

Şuradan ulaşılabilir

(13) ‘Almanya mültecileri köle yapacak’ PressMedya, 7 Eylül 2015

 

MÜLTECİLERE/MÜLTECİLİĞE DAİR DİĞER YAZILAR

* Fotoaltı: Afrikalının Elindeki Liverpool Atkısı

* Alan Kurdî: Katili Herkes Tanıyor

* PEGİDA: Siz Charlie Değilsiniz; Kundakçısınız!

* Avrupa’nın ‘Aşağı Irkı’: Mülteciler

* Kağıt Peşinde Çürüyen Toplumsal Ahlak

Osman Oğuz’un Diğer Yazıları İçin

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr