Berxwedan Jiyan!

Berxwedan Jiyan!

Ekin Baltaş | Bir halk düşman kapısının önünde pusuya yatmışken nasıl güler, hayatına devam eder ve “Berxwedan jiyan” yazar duvarlara?

İki hafta önce Silvan’daydım. Sokağa çıkma yasağı daha kaldırılmamıştı. Kürdistan’daki ablukaya karşı çıkan  avukatlar olarak baskı oluşturma amacıyla gittik.

Orada gördüklerimi anlatmaya yetebilecek bir kelime öğrenmedim ben yaşadığım 25 yılda.

Yanlış anladınız.

Katliamı, zulmü, vicdansızlığı anlatmaktan bahsetmiyorum.

Ben, onurlu olmayı, ayakta kalmayı direnmeyi anlatmaktan bahsediyorum. “Berxwedan jiyan” cümlesini hayatın ta kendisi haline getirmekten bahsediyorum.

Benim Kürt halkının gözlerindeki gücü tarif edecek kelimem yok. Evimi yıkmadılar, çocuğumu vurmadılar, benim mahallemde kediler bile polisten saklanarak yaşamadı ki olsun…  Bizzat benim ördüğüm duvarlara beni aşağılayan yazılar yazmadılar, doğrudan düşmanın gözüne bakıyormuş gibi hissettiren küfürler, tehditler…

Bunun karşısında her şeye rağmen ayakta kalmadım ki, böylesi bir gücü tarifleyeyim.

Ben yaşam planlarımın arasına özgürlük için ölmeyi koymadım.

Bilerek ya da bilmeden değil, koşullar bunu getirmediği için koymadım. Ben tartışmayı biliyorum, eyleme gitmeyi, slogan atmayı. Ben yaşamanın kendisini koskocaman bir slogan haline getirmeyi öğrenmedim henüz.

Ölmeyi bilmiyorum.

Bilmediğim, bilmediğimiz kolayca anlaşılıyor zaten. Bakıyorlar yüzüne, geldiğin için “Hoş geldin, iyi ki geldin avukat, ayağına sağlık!” diyorlar ama canını o mahallenin girişinde bırakmaya gelmediğini senden iyi biliyorlar.

Silvan’dan dönünce çok düşündüm bu yüzden. Mücadelenin ne olduğunu düşündüm. Nasıl böyle yaşanır, diye düşündüm. Bir halk dedim, çok ölerek, hep ölerek nasıl olur da ölüme hala ağlar, sonra yaşını silip barikata koşar? Her gün gelen ölüm haberlerini duyarsızca karşılayan, bu ülkeyi terk edeceğini söyleyip duran, Ankara’nın göbeğinde 100 kişi öldüğünde evine gidip hayatına kaldığı yerden devam eden binlerce insan varken, ölümü bu kadar ince bir keder ve dirençle karşılamak, diye düşündüm, sisteme atılan en zarif salvolardan aslında.

Bir halk nasıl düşmanlaşmaz, onun hayatının kıyısından geçmeyen “şanslı” hayatlara? Silvan’da mahalleye doğru yürüyüşe geçilecekken önümüze yem gibi askerleri attı devlet. Halkın arasından yürüyerek geçirdi hepsini. Öfke ve korku yaratmak amaç, o an tek bir saldırıya bağlı o sokaktaki herkesin hayatta kalması. Bir Kürt anası baktı baktı, ağladı. Bunlar dedi, ana kuzusudur nasıl da korkuyor yüzüne bak. Ben durdum, yalnızca baktım. Senin insanlığın karşısında ancak saygıyla eğilebilirim anne dedim.

Bir halk düşman kapısının önünde pusuya yatmışken nasıl güler, hayatına devam eder ve “Berxwedan jiyan” yazar duvarlara?

Yıktım kafamda mücadele pratiği içine koyduğumuz tanımları. Hashtag’lere #KürdistandaKatliamVar yazılıyor ya hani, oysa orada bizim hiç de alışık olmadığımız bir direniş var.

Bizim öğreneceğimiz bir 40 yıl var aslında. Suruç’tan sonra nasıl engelleyemediysek Ankara’da dostlarımızı öldürmelerini, Ahmet Şahbaz bugün özgürce dolaştığı için sokaklarda Dilek Doğan’ın kalbine tek kurşunu sıkıverdiyse o polis, daha yürüyecek çok yolumuz var.

Ölümden korktukça daha çok ölüyorsak, polisin önünde durup gaz yemekten ibaretse yapabildiğimiz,  ölümden başka yol bırakmayanlara “inadına yaşam” demeyi, ölümü yaşamın en doğal sonucu olarak kabul etmeyi kutsamamak ama asla unutmamayı öğrenmek zorundayız.

Bizlere sağlıklı ve sağ sürmemiz için sunulan hayatlar var. Bu hayatlar ve içinde bulunduğumuz zaman için hayli uygun bir söz var Brecht’in söylediği:

“Çağımızın insanları genellikle boş yaşamdan çok az, ölümden ise aşırı korkuyorlar.”

Sonra evime döndüm. Yıkılmış evinden günlerden sonra ilk defa çıkıp koluma yapışan, “Buraya kadar gelmişsin, akşam yemeğine bırakmam” diyen Kürt kadınını hafızama kazıyıp döndüm.

Yaşamlarımıza geri döndük.

Oradaysa ne abluka bitti, ne de ölüm…

28 Kasım’da Tahir Elçi’yi öldürdüler.

Cenazesinde binlerce insan ağladı, ağıt yaktı. Neden bu kadar çok seviliyordu? Çünkü öteki tarafa gittiğinde gerçekten birileri karşılayacaksa bizi, onun payına kocaman bir “faili meçhuller ordusu” düşmüştü de ondan… Tahir Elçi’yi haklı olanın, bizlerin elçisi yapan bu gelenekti işte. Çünkü Cizre’de doğmuştu. Ölümün, haksızlığın, zulmün içinden sağ çıkıp avukat oldu. Mücadeleden kendini hiç sakınmadı. Çünkü her gün cinayetlere, yargısız infazlara ve katliamlara tanıklık ederek büyüdü. Çok ölümün olduğu yerden ölüm korkusu gidermiş.

Bizlerin eşikte durduğu yer de tam burası işte. Kendimizi sakınmakla polisin önüne atlayıp vur beni diye bağırmak arası ince bir sınır yalnızca. Büyük bir değişim değil.

Kürt halkının en büyük başarısı da budur bana kalırsa, yaşamla ve ölümle kurduğu muhteşem ve saygıdeğer ilişki.

Çünkü biz söyleriz belki ama Cizre’de köyü yakılan Tahir, 10 yaşındayken çok daha iyi bilir, direnmeden, mücadele vermeden geçen uzun bir yaşamdansa, hakkını savunduğu Dört Ayaklı Minare’nin dizlerinde bir kurşunla ölmek, hele ki yüreğin halkın için atarken ölmek, ölmek değildir.

Selam olsun sana Tahir Abi.

Selam olsun canını haksızlığın, zulmün önüne siper edenlere.

Selam olsun ölüme dek geçen her günün hakkını, doğan güneşe merhaba diyerek verenlere.

Selam olsun.

Yazarın Diğer Yazıları İçin

Fotoğraf: Haydar Taştan @haydartastan

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr