Bir Kıyımda Sulanır Öfke Ağaçları

Bir Kıyımda Sulanır Öfke Ağaçları

İdil Beril Ertunç | “Rüzgar oldukça sert esiyor ve biz bu sert rüzgarlara karşı fazlasıyla korunaksızız. Buram buram kokusunu yayan, mühürlenmiş diller yaratan faşizm her taşı toprağı gezerken, batının güvenli bölge olduğunu düşünen bizlerin de kendini revize etme vakti gelmiştir. “

Aylar öncesinden planlanmış, izni alınmış bir yürüyüş ve ardından yapılacak miting için 10 Ekim sabahı herkes gibi ben de heyecanlıydım. Erkenden uyanıp evden çıkmıştım. Barışa yürüyecektik. Yaşanan kirli savaşa bir refleks geliştirecek, sesimizi bu kez herkese bir şekilde dokunan, bozkır kokan ve bilinen lakabıyla kravatlılar şehri olan Ankara’dan yükseltecektik. Alana geldiğimde muazzam bir kalabalıkla karşılaşmak içimdeki barış arzusunu perçinlemişti. Burada barışın nereden tariflenmesi gerektiğine değinmek istiyorum. Heyecanını duyduğum barış, egemenlerin yeri gelince kullanıp pazarlayabildiği, yeri gelince de bir kalemde üstünü çizebildiği barış değil. Bazılarının dediği gibi “düşmanla masaya oturmak” hiç değil. Zaten evrensel bir anlamı olan barışa başka bir anlam üretmek de yersizdir. Barış basitçe; toplumsal hayatta düşmanlığın olmaması, kötülüklerden, kavgalardan, savaşlardan kurtuluş, uyum, birlik ve huzur içinde yaşamak olarak tanımlanır. Barış mitinginin taşıdığı anlam da tam olarak buydu;
Hayatında hiç portakal yememişlerle, evlerinde portakal sıkacağı olanların gelecekte eşit koşullarda birlikte yürüyebilmesi için bir yol açmaktı.

Garın önü direncini, umudunu, hayallerini alıp, yüzlerce hatta binlerce kilometre uzaktan gelmiş insanlarla doluydu. Görebildiğim herkesin gözlerinden barışa olan inançları okunuyordu. Yürüyüşün başlamasına henüz vardı. Simit ve çayla kahvaltı yapılıyor, tanıdıklarla koyu olmayan ama samimi sohbetler geliştiriliyordu. Derken yürüyüş saati yaklaştı. Bir tarafta halaylar, bir tarafta sloganlar eşliğinde kortejler oluşturmaya başladık. Her yanda pankartlar, bayraklar, el emeği ile yazılmış barış temalı karton kağıtlar göğe yükselmişti. Kimse bir gün öncesinde tehditler yağdırıp, “oluk oluk kan akacak” diyenleri ciddiye almamıştı. Çünkü burası Ankara’ydı. Kürdistan’dakilere yıllardır yaşatılan katliamlar, bizim gibi batı metropollerinde yaşayanlar için “ burası Ankara burada olmaz “ idi.

Biraz sonra yaşanacak patlamaların birkaç metre uzağındaydı durduğum yer. Yanımdaki arkadaşımla sohbet etmeye başlamıştık ki, hani şu filmlerde patlama anında verilen bir efekt vardır ya uzunca bir sessizlik içinde sadece bir “çınnn” sesi duyulur, işte öyle kulaklarımı sağır eden bir ses duydum. Üzerime ne olduğunu anlayamadığım cisimler yağıyordu. Yüzüm, saçlarım, kıyafetlerim can parçalarıyla sıvanmıştı. Yerimden kıpırdayamadım. Sonra bir kere daha aynı ses. Aldığım kokuyu anımsıyorum. Kan, yanmış et ve barut kokusu. Midem bulanmaya başlamıştı. Etrafta koşuşturanlar, yaralılar, yerde yatan cansız bedenler.. Kimse ne yapacağını bilmiyor, olan biteni kabullenmek istemiyordu. Çünkü burası Ankara idi.

Yaralılara yardım etmeye başladık el birliği ile. Yerde yatanlardan hala yaşayanlar vardı. O ciddiye almadığımız düşman saldırıp da bizi gaza boğmasaydı hala yaşıyor olacaklardı. Ambulanslar alana yaklaşık 45 dakika sonra, sanki cenge gider gibi kaputlarına astıkları T.C. bayraklarıyla çıkageldiler. 3 dakikalık mesafeyi 45 dakikada gelmelerinin sebebi bayrak temin etmekti sanırım. Düşmanın şovenist tutumu bombalar patladıktan sonra da insan hayatını hiçe sayıyordu. Yaralıların bir kısmını onlar gelmeden hastanelere yetiştirebilmiştik. Hedefleri daha fazla insanı öldürmekti ama bunu önlemek için elimizden geleni yapmıştık.

Biz batıdakiler, bir gün ölenlerin kimliklerini ayakkabısından teşhis etmek zorunda kalacağımız günleri yaşama ihtimalimiz olduğunu hiç düşünmeden yaşıyorduk. Kürdistan’da gerçekleşen bütün zulümleri kara propagandayla gerçeklikten koparıp başka algılar yaratarak aktaran havuz medyasının, bir gün bizim de Ankara’nın orta yerinde, hem de herkesin gözleriyle gördüğü gerçekleri haykırmaya çalışırken sesimizi kirleteceğini ve gerçekleri  bu denli dezenformasyona uğratacağını düşünmeden yaşıyorduk. Bizler yasal bir mitinge katıldığımızda yasal mermilerle, bombalarla öldürülebileceğimiz ihtimalini hiç düşünmeden yaşıyorduk. Yanlış giden bir şeyleri gören gözlerimizi kör etmek, gördüklerimizi konuşamayalım diye dilimizi kopartmak için bize saldırabileceklerini, faili meçhullere uğrayabileceğimizi düşünmeden yaşıyorduk. Ayaklanamayalım diye sakat bırakılabileceğimizi düşünmeden yaşıyorduk. Bizler Kürdistan gerçekliğini gördüğümüz halde gördüklerimizi ciddiye almadan yaşıyorduk. Suruç’un da Ankara’ya uzak olduğunu varsaymıştık mesela. Faşizm her yerde büyük vahşetlerle direnenlere korku iklimi yaratarak kendisini yeniden üretebilecek geniş alanlar açıyor. Yalnızca ağırlığı değişiyor bölgeler arası. Rüzgar oldukça sert esiyor ve biz bu sert rüzgarlara karşı fazlasıyla korunaksızız. Buram buram kokusunu yayan, mühürlenmiş diller yaratan faşizm her taşı toprağı gezerken, batının güvenli bölge olduğunu düşünen bizlerin de kendini revize etme vakti gelmiştir. Gün, sıkışıp kaldığımız basın açıklamalarıyla hesap sorulacak gün değildir. Gün, barikatların arkasında göğsünü özgürlük için siper edenlere hendek olma günüdür.

Portakal ağacının köklerine can suyu olan barış güvercinlerine selam olsun…

Muş – Tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
Orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar*

*Turgut Uyar

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr