Black is beautiful… / Siyah güzeldir…

Black is beautiful… / Siyah güzeldir…

SELCAN ÖZGÜR | Roboski’de, Ferguson’da, Okmeydanı’nda ya da Baltimore’da şiddetin hedefinin biz olduğunu nasıl ki biliyorsak, haklı olduğumuzu da varlığımızın bütün yumruklarını havaya dikerek biliyoruz. Bize ölülerimizin söylediği, söyleyerek bizi bir tuttuğu bir şey var. Kara Panter Partisi cümleleştirsin: En Kötü Sonuç, Hiç Direnmemekten İyidir! Siyah güzeldir.

Selcan Özgür

Geçtiğimiz yıl Ferguson’da başlayan isyanların ardından ABD’deki Siyah hareketin mücadele tarihine bakmış, Kara Panterler Partisi oluşumuna dek, isyanı doğuran nedenlere ve hareketin o gün geldiği noktada nasıl bir iz bıraktığına değinerek devam etmiştik. Elbette tüm bunlara değinirken artık siyah mücadele dendiğinde akla kazınmış Martin Luther King ve Malcolm X’i de unutmamıştık.

Biz dönemin büyük yangınına bugünden bakıp, sanki her şey zamanın behrinde olmuş-bitmiş gibi anlatırken yoksul siyahlara karşı ABD’de durulmuş gibi gözüken nefret, polis tetikçiliğinde yeniden alevlenmişti. Geçtiğimiz yıl (2014) ABD, sistematik biçimde polislerin silahsız insanları öldürmesiyle sarsıldı. Dünyayı ateşiyle saran Başkan Obama’nın şanı şöhreti kendine olsun, sorun ezilenlerden yana söz almaya gelince cürmü kadar yer yakamayacağını da böylelikle bir kez daha görmüş olduk.

Ne tesadüftür ki! 2014 yılı içerisinde ABD’de polis kurşunuyla öldürülen 11 kişiden 10’u siyahtı ve çoğu yoksul gettolarda yaşıyordu. Ve yine “inanamayacaksınız” ama ölümlerin tamamının üzeri, polislerin cezasız kalması ya da devletle aralarında lafının edilmeyeceği ufak tefek cezalar almalarıyla sonuçlandı.

bianet.org’da yayınlanan bir derlemeye göre öldürülen 11 kişinin ölümüne neden olan “suç” hikayeleri aşağıdaki gibi:

30 Nisan: Dontre Hamilton, 31

Uyuduğu parkta polis tarafından 14 kere vurularak öldürülen Hamilton, paranoid şizofreni hastasıydı. Öldüren polis Chrisopher Manney’e göre, Hamilton evsizdi ve polisi tehdit etti. 15 Ekim’de Manney akıl hastası olan silahsız bir bireyi öldürüp, polis kurallarının dışında çıktığı için işten atıldı.

17 Temmuz: Eric Garner, 43

Polis Daniel Pantaleo, kaçak sigara sattığını düşündüğü altı çocuk babası Garner’ı tutuklamaya çalışırken öldürdü. Eyalette 1993’den beri yasak olan ve kişinin boynunu kolla sarıp yan damarlarına baskı uygulayarak yapılan (“chokehold”) tutuklama taktiğini kullanan Pantaleo, arka arkaya “nefes alamıyorum” diyen Garner’ın ölümüne neden oldu. Garner’ın üzerinde ne sigara, ne de silah olduğu açıklandı. Garner’ın karısı Esaw Garner, polisten 75 milyon dolar tazminat istiyor.

5 Ağustos: John Crawford III, 22

İki erkek çocuğu olan Crawford, Ohio eyaletindeki süpermarket zinciri olan Walmart’ta iki polis tarafından öldürüldü. Crawford’un alışveriş yapanlara silah doğrulttuğunu söyleyen mağaza çalışanları polisi çağırmıştı. Ancak Crawford’un elinde plastik oyuncak bir silah olduğu ortaya çıkmıştı. Süpermarketin güvenlik videoları incelendiğinde, çocuğun hiç kimseye silahını doğrultmadığı görüldü. 24 Kasım’da Büyük Jüri, iki polisin de suçsuz olduğu kararını verdi.

9 Ağustos: Michael Brown, 18

Ferguson’ı ve ABD’yi ayağa kaldıran cinayet polis Darren Wilson tarafından işlendi. Hırsızlık yaptığı dükkandan çıkarken, polis ateş etmesin diye ellerini yukarı kaldırdığı zaman en az altı kere vurulan Brown, birkaç gün sonra üniversiteye başlayacaktı. 24 Kasım’da Büyük Jüri, sanık yararına “makul şüphe” bulunduğunu söyleyerek Wilson’ın yargılanmasına gerek olmadığına karar verdi. Wilson, işini düzgün yaptığı için vicdanının rahat olduğunu söyledi ve birkaç gün sonra işten ayrıldı. Davalar ve araştırmalar devam ediyor.

11 Ağustos: Ezell Ford Jr., 25

Akıl hastası olan Ford, iki polis tarafından kaldırımda sırtından vurularak öldürüldü. Öldüren polisler, Ford’un kuşkulu hareket ettiğini ve polise direnip, silahlarını almaya çalıştığını iddia etti. Ancak şahitlere göre, Ford’un tamamen polisin talimatlarına uymuştu ve yere oturmuştu. Ford, kaldırıldığı hastanede öldü. Ford’un ailesi eyalet polis departmanına Ford’un silahsız olduğunu, kimse için tehdit oluşturmadığını, polisler ile işbirliği yaptığını ve hiç bir suç işlememiş olduğu için söyleyerek 75 milyon dolarlık tazminat davası açtı. Polisler görevlerine devam ediyor.

11 Ağustos: Dillon Taylor, 20

Polis Bron Cruz 911’e gelen “çete üyeleri silahlarla dolaşıyor” ihbarının ardından, Taylor ve arkadaşlarını durdurup, ellerini kaldırmasını istedi. Gülen ve birkaç saniye içerisinde ellerini kazağından çıkartan Taylor’ı iki kere göğsünden ve karnından vuran polis, gerekçe olarak “silahını çıkartıyor sandım” dedi. Taylor’da ve arkadaşlarında silah bulunmadı.  Bölge başsavcısı, polisin Taylor’a ateş etmekten haklı olduğunu söyledi, “kabahat cezası” verildi ve serbest bırakıldı.

12 Ağustos: Dante Parker, 36

Gazeteci Parker, bisikletle gezinirken “hırsızlık yapacağı” şüphesiyle gözaltına alındı ve arka arkaya şok tabancası ile vurularak öldürüldü.

12 Kasım: Tanesha Anderson, 37

Gözaltına alınırken kafasını kaldırıma çarpıp ölen Anderson, bipolar ve şizofreni hastasıydı. Komşuları tarafından huzuru bozduğu ihbarı üzerine eve gelen polisler ile ailesi, Anderson’ın tıp merkezinde değerlendirmeye gitmesi gerektiğine anlaştılar ve polisler Anderson’u arabaya bindirmeye çalıştı.

Polis, Anderson’ın telaşlandığını ve arabaya girmeyi reddedip onları tekmelediğini, bu sırada sendeleyip kafasını çarptığını iddia etti. Ailesi ise polislerin Anderson’ı zorla arabaya bindirmeye çalışırken yere düşüp bayıldığını söyledi. Polisler ambulans çağırdı ve ambulans gelene kadar ilk yardım yapmayı reddetti, 20 dakika sonra ambulans geldi. Anderson hastaneye vardığında ölüydü. Olayla ilgili soruşturma devam ediyor.

20 Kasım: Akai Gurley, 28

Gurley, kız arkadaşıyla merdivenlerinden çıkarken polis tarafından vuruldu ve öldürüldü. Polis Peter Liand, merdivenlerden aşağıya inerken silahının yanlışlıkla ateş ettiğini ve talihsiz bir kaza olduğunu söyledi. Sadece 18 aydır polis olan Liand, başka bir bölgeye atandı. Soruşturma devam ediyor.

22 Kasım: Tamir Rice, 12

Oyuncak silahını gerçek silah sanan polis Loehmann tarafından gövdesinden vurulan Rice’a polisler acil müdahaleyi dört dakika bekledikten sonra yaptı; Rice girdiği ameliyat sonrasında hayatını kaybetti. Polis Loehmann’ın başka bir eyalette “duygusal yönden dengesiz ve silahı düzgün kullanamayan” diye işaretlendiği ortaya çıktı. Loehmann işine geri döndü. Aynı anda Trayvon Martin ve Michael Brown’ın ailelerinin de avukatlığını yapan Benjamin Crump’ı avukat olarak tutan Rice’ın annesi, Loehmann’ın mahkum edilmesini istiyor. Hâlâ sonuç yok.

2 Aralık: Rumain Brisbon, 34

İlaç şişesini silah sanan polis tarafından öldürülen Brisbon dört çocuk babasıydı. Uyuşturucu sattığı şüphesiyle Brisbon’ı kovalayıp iki kere vuran polis, daha sonra arabasında silah ve esrar bulduğunu açıkladı.” (RK/ÇT’nin emeklerine sağlık.)

Ancak ölümlerin kriminal öykülenişine bakarken gözden kaçırmamamız gereken en önemli şey şuydu ki; öldürülenlerden 1’i hariç tamamının Siyah oluşu, yoksul Siyah halk için kazanılması gereken yeni mücadeleleri haberliyordu.

Ferguson’da başlayan isyan Eric Garner’la alevlenmiş, ölmekte olan Garner’ın son cümleleri  “I can’t breathe/ Nefes alamıyorum” yakarışı bütün dünyayı ayağa kaldırmıştı. Adeta sokağa bir yanıt gibi, peşinden gelen günlerde 18 yaşındaki genç Michael Brown’ın öldürülmesi isyanın ateşlenen fitilini, yüz binlerin sokağa dökülmesiyle sürüklendirmişti.

Pek çoğumuzun deyim yerindeyse ciğerlerinde hissettiği adaletsizliğe karşı mücadele, bütün dünyadaki benzer ölümlere ve polis-devlet işbirliği sonucu cezasızlığa karşı mücadele artık bir üst evresine sıçramış, “adalet saraylarından” talep edilmeyen, halkların kendi elleriyle ulaşacakları bir ufka dönüşmüştü. Teori’nin bizi doyurduğu yeri çoktan geçmiş, Ferguson Garner’ı ya da Brown’u haykırırken, bizler de burada Berkin’i, Ali İsmail’i, Ethem’i, Festus Okey’i, Şerzan Kurt’u, tecavüze uğrayan, öldürülen çocukları, kadınları… daha nicesinin adını ve katillerinin cezasızlığını haykırmaya devam etmiştik. Bu sırada Türkiye Devleti, Amerikan Hükümeti’ne sorumluluk ve itidal çağrısı yaparak eylemcilere uygulanan orantısız güç kullanımı için ‘kaygı verici’ ifadelerini kullanmıştı. Evet aynen böyle olmuştu.

Ferguson’da ne oldu?

Ferguson’da olan, artık öldürülmeye, aşağılanmaya, yoksulluğun kader olarak dayatılmasına ve her ne durumda olursa olsun toplum tarafından doğuştan suçlu olarak muamele görmesine alışması beklenen Siyah halkın ayağa kalkmasıydı.  Bu peş peşe ve nedeni açıkça yeniden yükselen ırkçılık ve açıkça sınıf olan ölümlerin ardından beyaz halkın da kardeşlerine sahip çıkarak, sokağa dökülmesiyle ABD bütün dünyanın gözünü çevirdiği isyanın kalbi oldu. Elbette hemen ardından, olan bitenin üstünü örtmek, sokakları sakinleştirmek gibi niyetlere giren devlet, aklının maksimum çabayla yetebileceği bir hamle yapmış ve olaylar belki durulur diye kasabaya siyah bir polis müdürü dahi atamıştı. Ancak bu ölümlerin hesabını vermedikleri gerçeğini bırakalım değiştirmeyi, örtemiyordu bile. Ardından protestoların artan bir ivmeyle durulmaması üstüne 18 Haziran 2014 tarihinde kent genelinde sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, olanların nedeni onlar değilmiş gibi polis ve askerlere müdahale emri verilmişti. Olaylar devam ederken çok sayıda insanın artan polis şiddeti sonucu yaralanmış olması elbette kaçınılmazdı, ancak basının da aynı şiddetten nasibini alması tepkileri dindirmiyor, hiddetlendiriyordu.

Aslında biliyorum ki bu yazıyı okuyan herkesin ezbere bildiği süreci bir de Ferguson sokaklarından anlatıyorum. Siz Gezi’yi, Gazi’yi, Tuzluçayır’ı, Dikmen’i, Amed’i, Lice’yi, Şırnak’ı, ODTÜ’yü, Antakya’yı… hatırlıyorsunuz. İşte bu nedenle bu yazıda sokakta yürürken gözaltına almalardan, alınanlara basının da dahil olmasından, twitterda bütün dünyanın destek verdiği ve hashtagleri #itsbiggerthanyou ve #icantbreathe olan eylemlerden bahsetmeyeceğim.

Ferguson sınırlarını aşmış, milyonların katıldığı sokak ve sosyal medya eylemlerine, özellikle de New York sokaklarında Ferguson’dan yapılan dayanışma çağrısına;

“İnsan olma hakkımız için mücadele etme zamanı geldi. Bir araya gelmemize ve radikal değişiklik talebimize destek olun.”

güçlü bir “buradayız” yanıtı geliyordu. Sokaklarda yapılan destek eylemleriyle de bütün dünyada ayrıca karşılığını buluyordu bu başkaldırı.

Ancak hareket, doğası gereği sönümlenmeye başlayıp, yerini yeni süreçlere bırakmaya hazırlanırken Ferguson’u ikinci bir artçı hareket sardı. Çünkü tüm coğrafyalarda benzerlerine çokça rastladığımız şekilde devlet, polislerini cezalandırmamak konusunda kararlıydı. Aile avukatları, otopsi için St. Louis İlçesi polis yetkililerine güvenmediklerini belirterek, Michael Brown’u öldüren polis memurunun derhal tutuklanması için çağrıda bulundu, ama mahkeme sonucunda Michael Brown’u öldüren polis memuru davadan beraat etti ve isyanın ikinci dalgası da böylece başlamış oldu. Tüm bu süreçte çoğu genç 17 sivil ve silahsız insan ölürken iki binin üzerinde yaralı ve bir o kadar da gözaltı yapıldı. Ayrıca 4 polis ölerek ve elliye yakını da yaralanarak hatalarının bedelini ödedi.

Bugün Baltimore…

Nina aşağıda sözleri yazılı olan şarkının olduğu albümü isteksiz yapmış, kendini jazz’laştırılmış, burjuvalaştırılmış hissetmiş. Şarkı aslında bir beyaza, Randy Newman’a ait, o da Baltimore’dan hiç hoşlanmadığı için yazmış bu şarkıyı ama yine de kullanmak istedim.

Nina Simone’un Baltimore’u şöyle diyor:

“Çırpın bakalım küçük martı
Mermer merdivende
Okyanusu bulmaya çalışıp
Her yere bakın dur
Şehirde zor zamanlar
Deniz kıyısında bir kasabada
Kaçacak yer yok
Burada hiçbir şey karşılıksız değil
Köşede bir orospu
Tren bekler
Ayyaşın teki kaldırıma yığılmış
Uyur yağmur altında
Ve onlar yüzlerini saklar
Ve onlar gözlerini kaçırır
Çünkü şehir ölüyor
Ve onlar sebebini bilmezler
Ah Baltimore!
Adamım, burada yaşamak zor!
Ah Baltimore!
Adamım burada yaşamak, sırf yaşamak bile zor!
Kız kardeşim Sandy’yi
Erkek kardeşim Ray’i kucaklayıp
Eski, büyük bir vagon alacağım
Bizi buradan uzaklara götürecek
Yüksek dağların olduğu
Kırlarda yaşayıp
Ölene kadar
Buraya asla geri dönemeyeceğim
Ah Baltimore!
Adamım, burada yaşamak zor!
Ah Baltimore!
Adamım burada yaşamak, sırf yaşamak bile zor!”
(Çeviri için Canan Coşkan’a bin teşekkür.)

Bugün ne Garner’ın ne Brown’ın ne de diğer öldürülen insanların katilleri hâlâ “adaletli” biçimde yargılanmadı. Biraz dönüp geriye bakarsak, tüm bu ölümlerin ve özellikle son yüz yılda birikmiş bu çok haklı ırksal ve sınıfsal öfkenin herhangi bir coğrafyada neye dönüşebileceğini açıkça görürüz. Devletin şiddetle bastırma ve yıldırma politikalarına karşı haklı öfke, haklı isyana dönüşür bir anda. Ve dünya o anda yanmakta haklıdır. İşte bu noktada coğrafya, kader olduğu kadar kader değildir de.

Son yılda artarak devam eden polislerin bir an bile düşünmeden “suçlu” gördükleri ya da öldürdükten sonra suçla yaftalayarak kendi konumlarını haklı çıkartmaya çalıştıkları tüm kayıplar şimdi de gözaltında, polis tarafından öldürülen Freddie Gray isminde ve renginde vücut bulmuştu. Tarih 19 Nisan 2015’ti ve Baltimore da, tıpkı Ferguson gibi o kadar haklıydı ki, haklılıktan ölüyordu. Gray’in ölümünün hemen ardından şehirde olağanüstü hâl ilanıyla bastırılmaya çalışılan bir isyan başladı. Sokaklar yandı, bütün cam ve çerçeveler indirildi. Aynı gün haberin duyulmasıyla öğleden sonra sokağa çıkan lise öğrencileri ve haberin daha da yayılmasıyla sokağa fırlayan tüm direnişçilerin can hıraş destek verdiği bu büyük isyan, bu yazının yazıldığı sıralarda tüm çabalara rağmen durdurulmaya çalışılan bir kanamanın verdiği tepki gibi. Baltimore halkı da yine tıpkı Ferguson’daki gibi katillerin yargılanmasını, istiyor. Ve temsilcileri olan katillerin yargılanmasını asla istemeyen devlet ise sonuna kadar katillerin arkasında durarak, halkı şiddet eylemleri yapmakla suçlamaya, eylemlerin meşruiyetini sarsarak kendi sözünün haklılığına biz dünyalı “kamuoyunu” inandırmaya çalışıyor. İnanmıyoruz!

Sözü dolandırmadan ifade etmek gerekirse; Roboski’de insanları katlettikten sonra kaçakçılıkla suçlayarak kendini haklı göstermeye çalışan devletin kuralları burada da aynen işliyor. Ya da sokak ortasında polisler tarafından dövülerek öldürülen ve bugün katilleri hala adaletli biçimde yargılanmayan, cezalandırılmayan Ali İsmail Korkmaz’ı “arkadaşları dövmüştür” diyerek aşikâr olan vahşeti saklı tutmaya çalışanlardan orada da var. Evet faşizmin yüzü her yerde aynı ve her yerde bizlere karşı sonsuz bir uzlaşı içerisinde savaş yürütülüyor.

Omurgası kırılarak, vahşice ve üstelik de gözaltında öldürülen Freddie Gray’in ölümünün ardından, Washington Post gazetesi, kamuoyuna sunulmayan soruşturma dosyasından ele geçirdiği bir belgeye dayanarak, Gray’le aynı nakil aracında bulunan bir tutuklunun ifadesinde, Gray’in “duvarları yumrukladığını duyabildiğini” ve “kendini kasten yaralamaya çalıştığını” söylediğini yazdı. Haberde, şu anda hapishanede bulunan tutuklunun, nakliye aracındayken metal bir bölme ile ayrıldığı Gray’i göremediği bilgisine yer verildi. Yani genel kanıya göre Gray de tıpkı Ali İsmail gibi kendini dövmüş ve öldürmüştü! Söz konusu olay, bir insanın hayatını kaybetmesiyse, dünyanın bütün katillerinin akıl yolu birdi.

Baltimore’un haklı öfkesinin nedenlerine dair daha net veriler, İnsan Hakları İçin Amerikan Meclisi tarafından hazırlanan beş maddede sıralanmış:

  • Sadece Baltimore’da, 2010 ve 2014 yılları arasında 31 kişi polis tarafından öldürüldü. Aynı dönemde Maryland eyaletinde, 109 kişi polis tarafından öldürüldü.
  • Maryland’de, ölenlerin 75’i siyahtı, Maryland nüfusunun yalnızca üçte biri siyahî olmasına karşın ölenlerin %69’u siyahtır.
  • Gerçekleşen 109 olaydan sadece ikisinde, polis memurları hakkında soruşturma açıldı.
  • Maryland’de 140’ın üzerinde eyalet ve yerel kolluk kuvveti bulunmakta ancak onların ne sıklıkta veya hangi durumlar altında sivillerin hayatını kaybetmesinden sorumlu olduklarına dair herhangi bir resmî takip yapılmamaktadır.
  • Toplam ölümlerin 41’inde, hayatını kaybedenlerin tıbbî bir bozukluk ya da ruh sağlığı bozukluğu, engellilik, uyuşturucu kullanımı belirtileri ya da benzerî durumların belirtilerini gösterdikleri belirtildi.

Şiddet haritasına biraz daha geniş ölçekli bakacak olursak, ABD’nin polis şiddeti verilerini toplayan kuruluşlardan Killed by Policein rakamlarına göre, son 16 ayda polis tarafından öldürülenlerin sayısı bin beş yüzü geçti

Bu rapor elbette yaşanan polis şiddetinin büyüklüğünü ve özellikle de siyah halkı hedef aldığını yeterince açık biçimde ifade ediyor. Ayrıca Baltimore nüfusunun büyük bir bölümünün siyah olması ve siyah nüfusun da yine büyük bir kısmının işsiz yoksullardan oluşması ayrımcılığın nedenlerini açığa seriyor. Ama bu elbette paradoksal bir durum yaratıyor çünkü işsizlik ve yoksulluğun nedenlerinin başında da yine ayrımcılık politikaları geliyor. Yine örnek vermek gerekirse; Roboski’de, Sulukule’de, Ankara’nın Çin Çin’inde olduğu gibi bu tür yoksul bölgeler kasıtlı olarak kriminalize ediliyor uzun yıllardır. Sanki devlet politikaları ve ayrımcılığın bir sonucu olarak halk “suç”a itilmiyor da, zaten doğuştan suça meyilli olduğu için devlet şiddetiyle karşılaşıyor gibi… Ki bu tür durumlarda esas suçlunun ve kriminalizasyonu doğuranın devlet olduğunu hepimiz, her coğrafyada süren neoliberal politikalardan biliyoruz. Ve bu durumda yeryüzünün neresinde olduğumuz hiç fark etmiyor.

“Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın.” diyor ya Camus, ben de cümlemizin tüm coğrafyalarda ve mücadelelerde birbirine bakması, birbirini hatırlaması için kuruyorum cümlelerimi. İstanbul’da bir barikatın ardından baktığımızda, Baltimore’daki barikatın ardında dövüşen yoldaşımızla göz göze gelebilelim diye… Roboski’de, Ferguson’da, Okmeydanı’nda ya da Baltimore’da şiddetin hedefinin biz olduğunu nasıl ki biliyorsak, haklı olduğumuzu da varlığımızın bütün yumruklarını havaya dikerek biliyoruz. Bize ölülerimizin söylediği, söyleyerek bizi bir tuttuğu bir şey var. Kara Panter Partisi cümleleştirsin: En Kötü Sonuç, Hiç Direnmemekten İyidir! Siyah güzeldir.

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr