Orhan Savaşçı’nın “Cepheden Anılar” Kitabı Üzerine

Orhan Savaşçı’nın “Cepheden Anılar” Kitabı Üzerine

Muzaffer Beken | “Öncelikle şunu belirtmek isterim; Mahir Çayanların THKP-C’sini merak edenler Orhan Savaşçı’nın anlatımlarında çok da doyurucu açıklamalar bulamayabilir. Ama yine de bazı tartışmalı konulara ilişkin zenginleştirici bakış açısı elde edebilir…”

Geçtiğimiz günlerde bu kitabın çok kısa değerlendirmesini sosyal medya hesabımdan paylaşmıştım.  O günlerde gündeme ilişkin yazılar yazdığım için kitabın geniş değerlendirmesi bu yazıya kaldı.

Orhan Savaşçı ile söyleşiyi yapan İlbay Kahraman, konuyu derinleştirici soruları sormayı ya akıl edemiyor ya da kaçınıyor. Savaşçı söyleşisi kitabın üçte birini oluşturuyor. Diğer yazılar özellikle İlyas Aydın ile ilgili. Tabii Mahir Çayan’ın yakalanmadan önce bir durum değerlendirmesi taslağı yazısı, farklı gazetelerde yer alan röportajlar, Savaşçının mahkemedeki savunması, THKP-C’nin program ve tüzüğü, bildirileri de yer alıyor. Kitap “Cepheden Anılar”ismi ve “Orhan Savaşçı’nın THKP-C anıları” alt başlığı ile Ayrıntı’dan 2015 Ekim ayında yayınlanıyor.

Öncelikle şunu belirtmek isterim; Mahir Çayanların THKP-C’sini merak edenler Orhan Savaşçı’nın anlatımlarında çok da doyurucu açıklamalar bulamayabilir. Ama yine de bazı tartışmalı konulara ilişkin zenginleştirici bakış açısı elde edebilir.

Orhan Savaşçı’nın anlatımlarıyla THKP-C’yi anlamaya çalışalım.

1970 yılının sonuna doğru, Ankara Kavaklıdere’de bir evde toplanılıyor. Orhan Savaşçı toplantıda bulunmuyor, ama O kendisine aktaranları anlatıyor. Toplantıya kaç kişinin katıldığı belli değil. Ama Geçici Genel Komite ve bu komitenin içinden Mahir Çayan, Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolga’dan oluşan 3 kişilik Merkez Yürütme Komitesi belirleniyor. Mihri Belli’den ayrıldıktan sonra oluşturulan bu örgütün ismi yok. Sadece Kurtuluş grubu diye anılıyor. O. Savaşçı’nın anlatımlarından 1971 yılının Nisan ayının ortalarında THKP-C isminin belirlendiğini anlıyoruz.

Mahir, Ankara’da bulunan Ramazan Aktolga ile Yusuf Küpeli’yi İstanbul’a çağırıyor. Küpeli hasta olduğu için İstanbul’a gidemiyor. Yeni bir isme rastlıyoruz. İzmir’den gelen Ertuğrul Kürkçü’nün katılımıyla 3 kişi bir araya geliyor. Kürkçü’nin hangi sıfat ile toplantıya katıldı belirtilmiyor. O. Savaşçı anlatıyor “Münir Nisan 1971 ortalarında İstanbul’a gelir. İzmir’den gelen Ertuğrul’un da katılımıyla Sim Apartmanı’nda Münir, Ertuğrul ve Mahir bir araya gelirle. Mahir, sansasyonel bir eylemle kamuoyuna adımızı duyuralım önerisinde bulunur. Birlikte tüzük, program ve bildiri taslakları hazırlanır. THKP-C adı, bu çalışmalar sırasında dile getirilir. Yapılan çalışma sonucunda ortaya çıkan taslakların kısa sürede düzenlenecek Genel Komite toplantısında görüşülüp konuşulmasının ardından, bir eylemle örgütün adının kamuoyuna duyurulmasına karar verilir.” (sf. 57) İstanbul’daki bu toplantıya kadar neler yapmışlardı? Ankara’da Ziraat Bankası, İstanbul’da Türk Ticaret Bankası soygunları ve Mete Has’tan fidye alınması eylemleri gerçekleştirilmiştir.

12 Mart sonrası bu eylemlerin öncü savaşı veya silahlı propaganda olup olmadığı çok tartışıldı. Genel anlamda dönemin koşullarında bu eylemlerin her birinin siyasi karakterde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak bu eylemleri yapanların ne amaç ile yaptıklarını O. Savaşçı’nın anlatımlarından öğreniyoruz. “maddi sıkıntıya bir an önce köklü bir çözüm bulma arzusundan kaynaklanıyor”  (Sf. 51)

İlk banka Ankara’da soyuluyor ve para beklenenin altında çıkıyor. Bu durumda biraz öfke birazda hayal kırıklığı yaşanır ve ardından hemen başka bir soygun planına geçilir. Mahirler de öyle yapıyorlar. İkinci bir soygunu planlıyorlar. İkinci banka soygununu da Ankara’da planlarlar, 17 Şubat günü Ziraat Bankası Ankara Bahçelievler şubesini soymaya giderler bakarlar ki bankanın önünde askeri bir araç durmaktadır, vazgeçerler. Bu soygun girişiminde kullanılmak üzere el konulan taksinin şoförü kapatılan evde ölür. İstemedikleri halde böyle bir ölüme sebep olurlar. Eylemciler için en üzücü durum budur.

Banka soyma kararını alma ve örgütün diğerlerine duyurma şeklide oldukça ilginç. O. Savaşçı anlatıyor “12  Şubat’tan (1971) sanıyorum bir gün önce Mahir, Hüseyin (emin değilim Yusuf da olabilir) Büklüm Sokak Çam Apartmanı’na (Ankara) geldiler. Ben de o gün oradaydım. Heyecanla planlarını anlattılar. Küçükesat Ziraat Bankası’nı soyma kararı almışlar” (Sf. 48)

Neden böyle? Anlamak gerekiyor. Örgütlü insanların arasında müthiş bir samimiyet ve güven var. Kimse kimseden bir tehlike geleceğini düşünmüyor. Herkes birbirine güveniyor. Bu yüzden ulu orta, gelişi güzel konuşuluyor. Türkiye devrimi için yola çıkmış üstelik savaşçı bir örgüt ve yazdıkları yazılarda “demokratik merkeziyetçilik esastır, ama bu dönemde merkezi yan ağır basar”sonra “askeri, çelik çekirdekten” ısrarla söz etmiş örgütlenmenin en üst düzey kadrolarının böyle davranışı oldukça ilginç.

Her dönemin kendine özgü özellikleri vardır. Bizler o dönemin özelliklerini kavradığımızda bu durumu anlayabiliriz. Bu samimiyet, bu duyurma, o dönemin özelliğini yansıtır. Bence yazılanlardan çok O. Savaşçı’nın bu anlatımı çok daha gerçekçidir. Böyle savaşçı Marksist örgüt olur mu, olmaz mı sorusuna yanıt vermekte herkesin kendi değerlendirmesi ile ilgilidir.

cepheden-anilar-kitabi-uzerine 2Sözü edilen o sansasyonel eylem gerçekleşir. İsrail’in İstanbul başkonsolosu Efraim Elrom kaçırılır.

Kaçırılan Elrom öldürülür. Ardından Mayıs’ın son haftası devlet korkunç operasyon başlatır. Hüseyin Cevahir’in öldürüldüğü Mahir Çayan’ın yaralı yakalandığı 1 Haziran 1971’e kadar neredeyse THKP-C en önemli kadrolarını kaybeder. O. Savaşçı “henüz yerli yerine oturmamış, hazırlıksız, el yordamıyla ilerleyen bir siyasi örgütlenmeyi şüphesiz çok zor bir durumda bıraktı” (Sf.54) deyişinden THKP-C’nin mevcut durumu doğru çözümleyemediğini, kendi gücünü olduğundan çok fazla abarttığını, savaşçı bir örgüt yapısını tamamlayamadan eylemlere yöneldiğini anlıyoruz. Bu değerlendirmeyi tamamlayıcı sözü de okuyoruz kitapta “THKP-C’nin en önemli özelliği hem öğrenmeye çalışan hem de pratik içinde yer alan, eylem yapan insanlardan oluşmuş olmasıdır. En önemli özelliği bence kervanı yolda düzme mantığıdır.”(51)

THKP-C’de ayrılık…

Mahir Çayan yakalandıktan sonra “şehir gerilla” hareketini devam ettirmesi gereken Yusuf ile Ramazan Aktolga durum değerlendirmesi yaparak geri çekilme sürecine girildiğini bu yüzden silahlı eylemlere devam edilmemesi gerektiği sonucuna varırlar.

Mahir Çayan da yakalanmazdan önce durum değerlendirmesini içeren taslak yazısında “ricat döneminde” olunduğunu belirtir. Şüphesiz taslak yazılar ham, işlenmemiş yerli yerine oturtulmamış olanlardan oluşur. Ama bütün taslaklar aynı zamanda son şeklini alacak yazının başlıklarını belirler. Altının doldurulması, hatta sıralaması değişebilir fakat ana belirlenen değişmez. Bu yüzden Mahir’in bu taslağında belirttiği “ricat dönemi” önemlidir.  Bu taslakta, tekelci burjuvazinin temsilcisi olarak Erim- Koçaş’tan söz ettiğine göre I. Erim hükümeti ve sıkıyönetim ile her şeyin yasaklandığı dönem oluyor. Mahir bu aşamada solun hazırlıksız olduğu için yenildiğini tespit ediyor. Bu yüzden de “ricat dönemi” diyor. Ama Yusuf-Ramazan ikilisinin “ricat” dönemindeki mücadele biçiminden ayrılıyor. Mahir “şehir gerilla” savaşının devamını savunuyor. Orhan Savaşçı’nın İsmet Öztürk’e gönderdiği mektuptan Yusuf-Ramazan’ın “silahlı mücadele yanlıştır” demediklerini, ama yapılanların “kitlelerden kopuk bireysel terör’ olarak tanım”ladıklarını ve “yanlışın ‘devrimci silahlı mücadeleyle proletarya hareketini birleştirememek’ olduğunu söy”lediklerini öğreniyoruz.(Sf. 162)   Bu değerlendirmelere göre temel mücadele biçiminin ve dolayısıyla örgütlenme anlayışının değişmesi gerektiği de savunulduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.

Cezaevi firarından sonra Mahir, Ulaş, Ziya, Yusuf ve Ramazan’ın bir araya geleceğini sorunların tartışılacağını “temelinde sevgi, saygı ve karşılıklı güvene dayalı” ilişki olduğuna inanan O. Savaşçı “konuşarak, tartışarak ortak bir çıkış yolu bu[lunabileceğini]” düşünüyor. Ancak bir araya gelindiğinde“karşılıklı öfke, kızgınlık ve güvensizliğin hâkim olduğu gergin bir ortam”da farklılıkların tartışılamadığı “karşılıklı itham ve suçlamaların” yapıldığı, “normal bir diyalogun bile”kurulamadığını, “karşılıklı kişisel suçlamaların öne çıktığı sinirli, gerilimli bir atmosferde” toplantıların geçtiğini belirtiyor. Sonra Genel Komitenin kararıyla Yusuf ile Ramazan örgütten atılıyor. Sadece iki kişi örgütten kopmuş olmuyor. O. Savaşçı, atılmayı bölünme olarak değerlendiriyor. “Bölünme yalnızca iki arkadaşımızın ayrılıp gitmesi şeklinde olmadı tabii ki. Örgütlenmenin önemli bir kesimi de o arkadaşlarla birlikte hareket etti.” (Sayfalar, 61, 62, 64 ve 71)

Ankara’da durum değerlendirmesi ve alınan kararlar. Mahir, Ulaş, Savaşçı ve Ziya Ankara’da bir araya geliyor. Durum değerlendirmesi yapıyorlar.

  • Denizlerin idamlarını engellemek için eylem.
  • Kaçanların güvenliğinin sağlanması
  • Kamulaştırma eylemlerini ordu içindeki kadroların yapması kararları alınıyor.

Orhan Savaşçı “Cezaevinden kaçan arkadaşlarımız belli bir süre, silahlı eylemler içinde yer almamalı. Gerektiğinde bu tür faaliyetleri yürütecek, yalnızca askerlerden oluşan timler kurulacak. Mali imkân sağlayacak eylemler de bu timler vasıtasıyla gerçekleşecek. (Bu işin planlamasını Haldun’la –Yeşil- ben yaptım. Konuyla ilgili taslaklar, sevgili Haldun’un evinin basılması sırasında MİT’in eline geçi”tiğini belirtiyor.(Sf. 159) Bu durumda kamulaştırma eylemlerini yapamadıkları anlaşılıyor.

12 Mart sonrası özellikle THKP-C çizgisini benimsemiş devrimciler Kızıldere katliamını iki temelde tartıştılar. Bir kısmı Kızıldere katliamıyla sonlanan 2 İngiliz, bir Kanadalı teknisyeni kaçırma eylemi Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idamını engellemek için yapıldığını, diğer kısmı da öncü savaşının kaldığı yerden devamı olarak görüyor ve bu temelde tartışılıyordu. Hatta kimileri bunu daha da ileriye götürüp kır gerillasına geçiş diyordu.

Kızıldere katliamı ile sonuçlanan Teknisyenleri kaçırma eyleminin gerilla savaşının devamı olduğunu iddia edenler Mahir Çayan’ın Kesintisiz II-III diye bilinen yazısının bitişinde yer alan “Oligarşinin terörü şiddeti ne kadar artarsa artsın, partimiz gerilla savaşına devam edecektir…Savaş, Mayıs darbesinden sonra kaldı yerden devam edecektir.” Cümlelerini dayanak olarak kullanıyorlardı.

Diğer kesim ise; Cihan Alptekin ve Ömer Ayna’nın Deniz ve arkadaşlarının idamını engellemek için mutlaka bir şeyler yapma kararlığında olduğunu ve o günkü ortamda devrimciler arasındaki dayanışma, güvenin THKO’lu bu iki savaşçının yapmak istediklerinde yalnız bırakılmayacağını, ayrıca idamı engelleme eylemi yapmanın devrimci bir sorumluluk olduğunu ve birlikte kaçmış olmanın ilişkileri daha da derinleştirdiğini, ayrıca teknisyenlerin kaçırılmasında aktif olarak Ömer Ayna ve Cihan Alptekin’in yer almış olmasını ikna için kullanıyorlardı.

Orhan Savaşçı, İsmet Öztürk’e yazdığı mektupta bu tartışmaya açıklık getiriyor. Tabii aksini savunanlar için ikna edici olmaya bilir. Ancak o günleri birebir yaşamış, yapılan tartışma ve değerlendirmelerin içinde yer almış THKP-C Genel Komite üyesinin söylediklerini doğru kabul etmemiz gerekiyor. “Deniz ve arkadaşları için mutlaka bir şeyler yapmalıyız. THKO’lu arkadaşları (Cihan-Ömer) yalnız bırakamayız. Her türlü imkânımızı bu konuda seferber etmeliyiz.” (Sf. 159)

cepheden-anilar-kitabi-uzerine 1Biliniyor önce Ankara’da üst düzey önemli bir kişinin yanılmıyorsam S. Demirel’in kaçırılması düşünülüyor. Ancak çok sıkı korunduğu görülünce bu eylemden vazgeçiliyor. Sonra Ankara’daki operasyonlar ile illegal yaşam tehlikeye giriyor. Ankara’nın terk edilmesi ama Denizler içinde bir şeylerin mutlaka yapılması gerekiyor. Ve üç İngiliz teknisyen kaçırılıyor.

Kaçırma eyleminden sonra “Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı, Parlamentosu ve Hükümeti’ne” başlıklı bildiriyle istekler açıklanıyorlar.
“1- İnfazlar derhal durdurulacak,
2- Hiçbir yurtsever ve devrimci asılmayacaktır.
3- En çok kırk sekiz saat içerisinde bu konuda Türkiye radyolarından infazların durdurulduğu hakkında yayın yapılması şarttır.”

Gerek Orhan Savaşçı’nın açıklaması gerekse, 2 İngiliz bir Kanadalı teknisyenin kaçırılmasından sonra bildiri ile duyurdukları talepler eylemin Denizlerin idamını engellemek amacı ile yapıldığını gösteriyor.

Orhan Savaşçı’nın THKP-C değerlendirmeleri
Ordu içindeki örgütlenmenin Mahirlerin grubu tarafından planlanmış, programlanmış bir çalışma olmadığını Savaşçı’nın anlatımlarından öğreniyoruz. Ordu içinde özellikle hava kuvvetlerindeki subaylar arasında sistemi değiştirmek isteyen bir grup var. Bu grup bir yandan birbirlerinden kopuk olarak var olan muhalif askerler ile ilişki kurmaya çalışıyor, bir yandan da “toplumun diğer kesimlerinden gelen arkadaşlarla ve devrimci gençlik hareketiyle” ilişkileniyor. (Sf. 21) Askerlerden oluşan bu gruba Orhan Savaşçı “Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü” diyor.
1969 yılı aynı zamanda TİP-MDD tartışmalarının yoğunlaştığı yıl oluyor. Askerler bu tartışmaları yakından takip ediyorlar. Bu tartışmalardan esinlenerek “kendi ideolojik ve siyasi tercihlerini belirlemeye” çalışıyorlar. Kendi ideolojik pozisyonlarına “az çok kalkınmacılık, biraz da yurtseverlik bulaştığını söylemek yanlış olmaz. Çünkü doğal olarak Kemalizmin ideolojik etkilerini de üzerimizde taşıyarak adım atıyorduk.”(Sf. 22)

Kemalizmin etkisinde oldukları tarih 1970. Bu yılın Nisan ayında İzmir’de önemli bir toplantı gerçekleştirirler. “1970 Nisan’ında İzmir’de yapılan toplantı askeri örgütlenme açısından özel bir öneme sahiptir; çünkü iki temel ve önemli hususun belirginleşmesi bu toplantıda gerçekleşmiştir. Birincisi ideolojik ve siyasal rotanın tayini; genel olarak Silahlı Kuvvetler, özel olarak da Hava Kuvvetleri içinde ‘proleter devrimci’ bir çizgi olarak örgütlenme, Kemalist ideolojiyle (Doğan Avcıoğlu taraftarları) faklılıkların ön plana çıkarılması ve bir araya gelen bütün grupları kucaklayan bir örgütsel yapının inşa edilmesi için çaba gösterilmesi. İkinci olarak oluşan bu yapının ileride, Türkiye çapında oluşacak olan bir örgütlenmeyle (proletarya partisi) eklemlenmesi.” (Sf. 239)

1971 Şubat’ında Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü Atatürk Orman Çiftliği’nde Genel Komite toplantısı yapıyor ve Mihri Belli’den ayrılarak yeni oluşuma gitmiş olan Kurtuluş Grubu’na katılma kararı alıyor. Bu katılma kararından önceki durumu Orhan Savaşçı şöyle anlatıyor “Şubat ayına (1971) kadar askerlerin devrimci gençlik hareketi içinde yer alan arkadaşlarla (Mahir, Yusuf, Münir) ilişkisi yalnızca aynı ideolojik ve siyasal görüşleri paylaşma şeklindedir.” (Sf. 25)
Şimdi bu aktarmayı neden yaptım? Bir şeyi göstermek istiyorum ki, bunu yine Orhan Savaşçı’nın anlatımlarıyla daha da anlaşılır yapacağım. İlki şu; ne demişti Orhan Savaşçı Kemalist olan Doğan Avcıoğlu grubundan ayrıştıklarını ama Kemalist ideolojinin etkilerini taşıdıklarını…Tarih 1970. Kurtuluş grubuna katılım tarihi de Şubat 1971 ama hemen belirtiyor Savaşçı, öncesinde de Mahir, Yusuf, Münir ile ideolojik ve siyasal görüşleri paylaşıyorduk. Demek ki hem fikirlik var. Hele hele o dönemin ki, bu dönemde de bu katı anlayış birçok yapıda devam ediyor, muhalif düşünceye örgütte yer vermeme katı merkezi anlayışı da dikkate aldığımızda neredeyse mutlak hem fikir olduklarını rahatlıkla düşünebiliriz. Ancak burada bir karışıklık fark ediliyor. O da 1970 yılının sonunda Ankara Kavaklıdere’deki bir evde Kurtuluş Grubu’nun toplantısında Genel Komite ve Merkez Yürütme seçiminin yapılmış olması. Seçilen Genel Komite de de Orhan Savaşçı’nın yer alması. Bu bize ideolojik birliğin 1970 yılında var olduğunu gösterirken askerlerin örgütü olan Proleter Devrimci Örgütün henüz daha Kurtuluş Grubu’na katılmadığını işaret ediyor. Yoksa Orhan Savaşçı tarihleri yanlış mı anımsıyor?

Göstermeye çalıştığımı biraz daha olgunlaştırmak istiyorum. Aydınlık Sosyalist Dergiye Açık Mektup broşürü ile MDD’den kopuşu Orhan Savaşçı “çıkış yolu arayan ‘Kurtuluş Grubu’nun büyük ölçüde içinde şekillendiği ideolojik-siyasal çerçeve birçok eksiğine rağmen bir ‘ayrışma’ çabasıdır. Yeterli değildir şüphesiz.” (Sf. 29) Kopuş gerçekten önemli. Sınıf mücadelesi teorisine doğru yol alış, çok önemli. Ancak Orhan Savaşçı’nın da belirttiği gibi “yeterli” olmayan “birçok eksiği” olan bir kopuş. Şimdi bu ikinciyi de aklımızda tutuyoruz.

Devam ediyoruz; “Ruşeym halindeki, dizlerinin üstünde doğrulmaya çalışan, ideolojik olarak ham bir örgütte, bir şeyler öğrenmeye, bir şeyler sökmeye çalışan insanlar” dan oluşan “THKP-C’nin en önemli özelliği hem öğrenmeye çalışan hem de pratik içinde yer alan, eylem yapan insanlardan oluşmuş olmasıdır.” (Sf. 50-51) ve “el yordamıyla ilerleyen bir siyasi örgütlenme” (Sf. 54)

Bu aktardıklarımdan şöyle bir sonuç çıkarmak olanaklı; Mihri Belli’nin ulusalcılık zeminli ideolojisinden ve Doğan Avcıoğlu’nun Kemalizminden koparak “Hareketin şekillenme sürecinin başında, üzerinde daha etkin olan milliyetçi motiflerin aşılması ve doğrudan kapitalizmi hedef alan sınıfsal bir temele doğru hareketin rotasını yönlendir”miş olmasına rağmen ne yazık ki Kemalizmin etkisinden tam olarak arınılmamıştır. Bu etki ordu içindeki Kemalist darbecilere olduğundan fazla güvenmeye neden olurken, ittifak ilişkisinin ideolojik zeminini oluşturmuştur. Yazdıklarımdan Kemalistler ile ilişki/ittifak kurulması yanlıştır sonucu çıkarılmamalıdır. Şüphesiz sınıf mücadelesinin gerektiği aşamalarda Kemalistler ile ilişki içinde olunmasında fayda vardır. Ancak hangi “itki” ile ilişkiye geçildiği çok önemlidir. Çünkü doğru ideolojik zeminden hareketle ilişki/ittifak kurulmazsa sınıf mücadelesine zarar verir.

Toparlarsak;

1-         İlişkiler örgütsel işleyişten çok samimiyet, güven, dayanışma temelindedir.

2-         1970 yıllarının sonuna doğru “Kurtuluş Grubu” diye bilinen örgüt 1979 Nisan’ında THKP-C ismini alır.

3-         Banka soygunları ve fidye alma eylemi maddi gereksinmeler içindir.

4-         Mevcut mücadele ve örgüt biçimine muhalif olanlar ile sağlıklı tartışma yaşanmadan ayrılık olur.

5-         Kızıldere katliamı ile sonuçlanan 3 teknisyenin kaçırılma eylemi Denizlerin idamını engellemek içindir.

6-         Ordu içindeki “Proleter Devrimci Örgüt” THKP-C’den bağımsız örgütlenmiştir.

7-         THKP-C’de Kemalizmin etkisi vardır. İdeolojik olarak hamdır. Pratik içinde öğrenme en önemli özelliğidir.

THKP-C 12 Mart darbesi sonrası sıkıyönetim ilan edilerek her türlü demokratik hakkın rafa kaldırılacağı bir dönemi öngöremiyor. Bunu Orhan Savaşçının 26 Nisan 1971’de sıkıyönetim ilan edildiğini belirtikten sonra “Hazırlıksız olduğumuz için güvenlik nedeniyle arkadaşlarımızın her biri bir tarafa dağılır” der (Sf. 57) Diktatörlük yoğun, acımasız operasyonları ile bir ay içerisinde en önemli kadroları yakalar. Bu ön görememe temelinde ideolojik eksiklik olduğu kadar kendine aşırı güvenden de kaynaklandığını tahmin edebiliriz.

Yenilgi…

Orhan Savaşçı mahkemedeki savunmasını bitirirken “İçinde yer aldığımız hareket, sonuçta siyasi bir yenilgi ile son buldu”değerlendirmesini yapar (Sf. 167) Gülten Çayan da bu görüşü paylaşır “Bizler 70’li yıllardaki siyasi mücadeleden yenik çıktık” (Sf. 142)

Evet, THKP-C iktidar savaşı başlatmıştır ve yenilmiştir. Yenilme çok değişik şekilde değerlendirilmiştir. Kimine göre örgütsel ve ideolojik yenilgi, kimine göre örgütün yenilgisi, kimine göre öncü savaşının sekteye uğraması vs vs vs. Ama saklanamayan bir gerçek vardır 12 Mart darbesi ile genel anlamda sol yenilmiştir. Yalnız bu yenilgiyi ayrımlaştırmak gerekir. Örgütsel olarak yenilen sol ideolojik olarak yenilmemiştir. 12 Eylül darbesinden kendini ayırt eden en önemli özellik budur. Bu gerçeklik anlaşıldığında 12 Mart – 12 Eylül dönemi sınıf mücadelesi doğru kavranacak, hem de solun bugünkü durumunun anlaşılması kolaylaşacaktır.

İlyas Aydın ajan mıydı?

Bu soru çok konuşuldu, çok tartışıldı. Özellikle 12 Mart sonrası THKP-C’yi savunanlar sık sık bu soruya yanıt aradılar. Genellikle ajan olduğunda birleştiler.

“Ajandı” görüşünü Filistin kamplarında THKO’lular tarafından infaz edilmesi ve Uğur Mumcu’nun Niğde cezaevinde Ertuğrul Kürkçü ile yaptığı söyleşi pekiştirdi. (Bazı istihbaratçıların açıklamaları tutarsızlık içerdiği için dikkate almıyorum)

Teslim Töre, sorguda İlyas Aydın’ın ajanlığını itiraf ettiğini devrimci kamuoyuna duyurdu.

Ertuğrul Kürkçü, Uğur Mumcu’ya yaptığı açıklamada “Benim kanımda İlyas Aydın’ın ajan olduğu yolundadır. Ancak ben İlyas Aydın’ın kışkırtıcı ajan değil, bir muhbir olduğu kanısındayım” diyordu. Ajan değil, muhbir. Dikkat edilirse “benim kanım” diyor Kürkçü. Böyle sorumsuzca devrimcilik olur mu? Kanı üzerinden bir kişi hakkında nasıl kesin görüş açıklanabilir. Kanı kanıtlanmamış olandır. Somut veriye dayanmaz. Delil yoktur.

Aynı röportajda ise Orhan Savaşçı nedendir bilinmez bugünkü kadar net değil. “İlyas Aydın’ın ajan olduğu yolunda dün kuşkularımız vardı, bugün de vardır. Fakat bu kuşkuları doğrulayacak kanıtları –maddi kanıtları- elde edebilmiş değiliz” diyor. Bu sözler 1978 yılına ait. 2015 Ekim ayında yayınlanan anılarında ise ajan olmadığına ilişkin Mahir Çayan ile yaptığı konuşmayı anlatıyor. Yani Mahir Çayan’ın ağzından 1972 yılında İlyas Aydın’ın ajan olmadığı anlamına gelen sözleri duyuyor ama 1978 yılında verdiği röportajda şüpheli konuşuyor. 2009 yılında İsmet Öztürk’ün kitabının değerlendirmesine ilişkin yazdığı mektupta da İlyas Aydın için “vicdanen çok üzüntülü olduğumu da söylemek istiyorum” ifadesinden, İlyas Aydın’ın ajan diyerek öldürülmesinden vicdanen çok rahatsız olduğunu anlıyoruz.

İlyas Aydın’ın ajan olduğuna ilişkin ileriye sürülenler.

1- Mahir Çayan’ın mektubu.

Mahir Çayan, Kızıldere öncesi Avrupa’da bulunan Gülten Savaşçı Çayan’a çok kısa bir mektup gönderir. Mektubun bir yerinde, tek bir cümle olarak İlyas Aydın adı geçer. Gülten Savaşçı Çayan’dan dinleyelim “Kızıldere öncesinde Mahir’den çok kısa bir mektup almıştım. O mektuptan hatırladığım İlyas Aydın’ı ajan olarak tanımlamasıydı.” (Sf. 138)

Gerçekten burada çok ilginç bir durum var.

Mahir Çayan mahkemede “Elrom’u İlyas Aydın öldürdü” diyerek, bir notu kasıtlı olarak yakalatır. Ve ertesi günü gazeteler manşetten “Elrom’u İlyas Aydın öldürdü” ifadesi ile haberi girerler. Orhan Savaşçı bu duruma çok şaşırır. İ. Aydın’ın öldürmediğini o da bilmektedir. Bu haberin gazetelerde yer aldığı gün O. Savaşçı Ankara’da saklanmakta olan İlyas Aydın’a gider. İ. Aydın’ı tedirgin gördüğünü belirtir ve İ. Aydın’ın şu sözlerini aktarır. “Her halde arkadaşlar zor durumdalar ve zaman kazanmaya çalışıyorlar diye düşündüm” dediğini belirtir.(Sf. 82)

Orhan Savaşçı ile Mahir Çayan arasında, aşağı yukarı Gülten Savaşçı Çayan’a mektup yazdığı tarihlerde “Elrom’u İlyas Aydın öldürdü” notuna ilişkin şöyle bir konuşma geçiyor.”Mahkemede zaman kazanma çabası olarak yorumladık’ deyince Mahir ‘Doğru değerlendirmişsiniz, biz İlyas’ı yurtdışına gönderdiğinizi düşündük’ dedi….İlyas’a kısa bir mektup yazdı. ‘Seni zor durumda bıraktık. Kusura bakma mealinde” (Sf. 83)

O. Savaşçı’nın bu anlatımı “İlyas Aydın ajandı ve Mahir onun ajan olmasını deşifre etmek için ‘Elrom’u İlyas Aydın öldürdü’ notunu bilerek yakalattı” tezini geçersizleştiriyor. Ancak bu konuşma esnasında Gülten Savaşçı’ya yazılan mektuptan Mahir Çayan’ın hiç söz etmemesi ve “Kusura bakma” içerikli mektubun sadece İlyas Aydın’a yazılması, Gülten Savaşçı’ya gönderilen mektubun düzeltilme gayretinin olmaması başka bir soru işareti.

O. Savaşçı, Gülten Savaşçı’ya yazılan mektuba ilişkin “Mektupta ajan kelimesinin amacını aşan bir tanımlama olduğu kansındayım” (Sf. 87) yorumunu yapıyor.

2- Genelkurmayın önünde görülmesi

Gören kim? Belirsiz.

Tamamen bir söylenti geziyor; İlyas Aydın Genelkurmaya girip-çıkıyordu.

THKP-C’nin alt yapısı için Ankara Keçiören’de tamirci dükkanı kiralayanlardan Sedat Kesim “Bu arada İlyas ile ilgili Genelkurmay’ın önünde görüldüğü hatta Genelkurmay’a girip çıkarken merdivenlerde gören kişiler olduğu gibi söylentiler duyduk ama bunların doğruluk, gerçeklik derecesi, ölçüsü nedir bir şey diyemeyeceğim.” (Sf. 128)

Daha o tarihlerde İlyas Aydın için “ajandır” söylentisinin THKP-C üyelerinin arasında dolaştığını anlıyoruz. Yine Sedat Kesim’den aktarıyorum “Ali bana Sinan Kazım ile aralında geçen bir diyalogu aktardı. Ali arkadaşlara ‘Bu İlyas Aydın için polisle ilişkisi var diyorlar ne iştir bu’ diyor. Sinan Kazım tedirgin bir şekilde ‘aman sus’ deyip konuyu değiştiriyor.” (Sf. 126)

3- İlyas Aydın’ın aniden ortadan kaybolması

Hiç bir zaman açıklığa kavuşmayan, belki de kavuşmayacak en önemlisi İlyas Aydın’ın ortadan kaybolması.

Operasyonların yoğun olduğu ve yakalanmaların peş peşe geldiği bir aşamada, büyük olasılıkla 1972 yılının Şubat ayının ilk günlerinde İlyas Aydın Keçiören’deki tamirci dükkanına saklanması için getirilir. Dükkan THKP-C’nin lojistik destek sağlayan birimidir. Arananlar, dükkanın bodrum katında kelimenin gerçek anlamıyla saklanır. Bordumda saklanan 4 kişidir. Şubat’ın 24 veya 25’inci gününde İlyas Aydın “dışarıda işim var” diyerek bodrumdan çıkar ve bir daha dönmez. Nereye gittiğine, ne olduğuna ilişkin kimseden haber alınamaz. Ancak olayın tanıklarının anlatımlarından İlyas Aydın’ın bodrum katında saklanmaktan bunaldığı, tedirgin olduğu ve daha güvenli bir yer için ayrıldığı şeklindedir.

Dükkanın işleticilerden biri olan Sedat Kesim, yakalandıktan sonra cezaevine gelen THKO’lulardan İlyas Aydın’ın Malatya’ya gittiğini öğreniyor. “Mamak cezaevindeyken yeni tutuklanmış THKO’lulardan İlyas Aydın’ın dükkandan ayrıldıktan sonra bir süre Malatya’da kaldığını..” (age, sf. 128)

Neden Malatya?

İlyas Aydın devrimciler ile ilişkiyi Malatya’da kuruyor. Hava ikmal merkezinde üsteğmen olarak görev yaparken Malatya TİP İl Başkan’ı avukat Hayrettin Abacı ile ilişki kuruyor. Hayrettin Abacı İlyas Aydın’ın devrimciler ile ilişki kurmasında referans oluyor.

Hayat böyledir. Devletin baskı ve terörü çok yakınında hissedildiğinde, örgütün alt yapısı da seni saklamaya, korumaya elverişli olmadığını gördüğünde en güvendiğin yere giderek tehlikeden uzaklaşmak istersin. Sanırım İlyas Aydın da öyle yapıyor. Saklandığı bodrum katında kendini tehlikede hissediyor. Bir an önce kurtulmak istiyor ve en güvenli bulduğu Malatya’ya giderek oradaki ilişkilerin kendisini koruma altına alacağını düşünüyor. Ancak ajan olduğu söylentisi de peşinden geliyor.

Oranın devrimcileri bu duyum üzerine tedbirlerini alıyorlar. Bir okulda müdür olan Mulla Hoca’nın denetimine veriyorlar. Mulla Hoca çok sıkı takipte ve İ. Aydın’ı hiç yalnız bırakmıyor. Astım rahatsızlığı olan İ. Aydın bu arada tedavi de ettiriliyor. Bahara doğru iyileşiyor. Hemen anımsayalım Ankara’daki bodrumdan İlyas Aydın Şubat’ın son günleri “kaçmıştı” Üç ay gibi bir zaman Mulla Hoca’nın gözetim ve denetiminde kaldığına göre demek ki İlyas Aydın doğruca Malatya’nın yolunu tutmuş olabilir.

Süleyman Kırteke, baharın İlyas Aydın’ı yanına alarak köye götürüyor ve köylüye “traktörcü” olarak tanıtıyor. İlyas Aydın traktör ile köylülerin tarlasını sürüyor.

Süleyman Kırteke ve diğer devrimciler Ankara ve İstanbul’daki devrimcilerle ilişkiye geçiyorlar. “Kürt Memet’ten Ertuğrul’a kadar hepsinin haberi vardı. Hepsi, ajan değildir, dediler. Bir tek insan bile karşımıza çıkıp, bu adam ajandır, demedi.” (Süleyman Kırteke, age, sf. 144)

Bu arada İlyas Aydın Filistin’e gitmek ve orada Filistin Kurtuluş Cephesi aracılığıyla Gülten Savaşçı’yla görüşmek istediğini belirtiyor. İlk gitme başarısızlıkla sonuçlanıyor. İkincisinde başarılı olunuyor. Ve Filistin’de İstanbul İsrail Konsolosu Elrom’u öldüren adam olarak kalaşnikofların ateşlendiği büyük bir törenle karşılanıyor. Bir yıl birlikte olduğu Süleyman Kırteke “İlyas’ın yanımızda olduğu sürece bende bıraktığı intiba; o güne kadar gördüklerim içerisinde, nitelikli devrimcilerden biri olduğu yönündeydi.” (age, sf. 144)

İlyas Aydın, Filistin’de Teslim Töre tarafından işkenceli sorguyla öldürülüyor.

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr