David Harvey: Kobane’den Baltimore’a Şehri Kurtarmak

David Harvey: Kobane’den Baltimore’a Şehri Kurtarmak

ROAR’la olan bu röportajında, önde gelen Marksist coğrafyacı, Rojava, Baltimore ve çağdaş sınıf mücadelesinin yeri olarak kent yaşamına yönelik fikirlerini ifade ediyor.

david-harvey-kobaneden-baltimorea-sehri-kurtarmak
Röportaj: Serdar Saadi
Çeviri: Diyar Saraçoğlu

ROAR’la olan bu röportajında, önde gelen Marksist coğrafyacı, Rojava, Baltimore ve çağdaş sınıf mücadelesinin yeri olarak kentsel yaşama yönelik fikirlerini ifade ediyor.

David Harvey, New York Şehir Üniversitesi Lisansüstü Merkezi’nde (CUNY) Antropoloji ve Coğrafya alanında seçkin bir profesör. Bölgeyi ziyaret etmek ve aynı zamanda 1. Amed Kitap Fuarı’nda son kitabıyla –Sel Yayıncılık tarafından Türkçe’ye çevrilen son kitabı 17 Çelişki ve Kapitalizmin Sonu– ile ilgili bir panele katılmak için Diyarbakır’daydı. ROAR yazarı Sardar Saadi bir röportaj için kendisiyle görüştü.

[…]

Sardar Saadi: Profesör Harvey, Kürdistan’a hoş geldiniz! ROAR Magazine için röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Bu görüşme için zaman ayarlamak çok zor oldu. Çok yoğun bir programınız var. Okurlarımıza sizi Kürdistan’a getirenin ne olduğunu söyler misiniz? Kobane’de de bulunduğunuzu duymuştum?

David Harvey: Bu, Türkiye’nin bu bölümüne yaptığım üçüncü ziyaretim ve Mardin Artuklu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde ders veren bazı kişilerle sıkı ilişkilerim var. Mardin ziyaret etmek için çok güzel bir yer, keyfi ve bazı işleri birleştirmek için bir yol buldum. Fakat aynı zamanda Türkiye’deki genel durum ve özellikle de Rojava için buradayım. Suriye tarafı büyüleyici. Aynı zamanda oldukça korkunç. Ben de son zamanlarda biraz daha fazla ilgi duymaya başladım.

Kobani’ye de geçmeye çalışıyordum, ama Türk hükümeti sınırı esasen kapattı.

Bildiğiniz gibi, Türkiye ve Irak Kürt bölgesi hükümetleri Rojava’ya devam eden bir ambargo uyguladılar. Rojava’da olanlarla bunun arasında nasıl bir ilişki kurabilirsiniz?

Sadece hiç kimsenin Rojava’da olanlara uluslararası bir önem verilmesini ve burada olanların başarıya ulaşmasını istemediğini öne sürebilirim. Benim tahminim böyle; en bariz olarak görünen bu.

Kobane’nin yeniden inşası için çok fazla sayıda girişim var. Hava saldırıları ve bombardımanlar geride neredeyse tamamen tahrip olmuş bir şehir bıraktı. Kobane’nin yeniden yapılandırılmasıyla ve bölgede antikapitalist alternatifler yaratmanın olasılıklarıyla ilgili görüşünüz nedir?

Uydudan yıkım seviyesinin veri haritasını gördüm, ve Kobane’nin yüzde 80’i yıkıldığı açıkça ortadaydı. Yeniden yapılandırma temel olarak yüzey yapılarının yeniden inşası ve halkın geri getirilmesi etrafında oluşturuluyor. Bu, alternatif kentleşmeye yönelik yaratıcı düşünmek için bir takım fırsatlar sunuyor.

Sanırım büyük zorluklardan biri, mevcut halkın kendini yeniden var edebileceği bir noktaya gelinceye dek mevcut mülkiyet haklarıyla yüzleşmesi olacak. Muhtemelen mülkiyet haklarını daha önce olduğu gibi inşa etmek isteyecekler, böylece eski tarz kentleşmeye geri dönecekler -kaynakların nereden geleceği sorun olacak bu durumda.

Yine de antikapitalist alternatifleri keşfedecek fırsat var diye düşünüyorum. Bu fırsatların kullanılıp kullanılmadığını bilmiyorum. Kürt düşüncesi’nin Murray Bookchin gibi bir isimden etkilendiği oranda, halkın farklı bir şeyi araştırma olasılığı taşıdığını düşünüyorum. Bana Rojava’da meclis tabanlı yerinde yönetim biçimlerinin olduğu söylendi, ama henüz bir şey görmedim. Biraz endişeleniyorum. Bildiğiniz gibi, sol bazen bu romantizme sahiptir. Zapatistalar “devrim” dedi ve herkes onların yaptıklarını romantikleştirdi.

Aslında ben Rojava’daki ve Zapatistalar’daki devrim arasında bir karşılaştırma yaptım. Rojava Ortadoğu’nun Chiapas’ı gibi mi oluyor sorusunu gündeme getirdim. Bu iki mücadele arasında bir benzerlik olduğunu düşünüyor musunuz?

Zapatistaların örgütlenmesi, topraklarının kontrolünü ele geçirmesi ve belirli bir şekilde ve belirli bir zamanda onu korumayı başarması bakımından çok büyük bir benzerlik söz konusu değil. Onlar savaşla harap olmamıştı. Onlar Rojava halkının karşı karşıya olduğu sorunların çoğuyla karşılaşmamıştı. Ama alanda önceden varolan bir toplumsal yapıya sahiptiler, bu nedenle orada bir yönetim biçimi zaten vardı -onlar her şeyi en baştan uygulamak zorunda değildi. Yani çok sayıda farklılık olduğunu düşünüyorum.

Benzerliğin, Avrupa ve Kuzey Amerika’da soldaki bazı insanların sahip olduğu romantizm olduğunu düşünüyorum, ‘oh! Sonunda yerini bulduk!’ Ve onlara devrimci sosyalizmi inşa etmemiz gereken yerin ABD’de olması gerektiğini, Chiapas veya Kuzey Suriye’nin bizi kapitalizmden kurtaracağını ümit etmememiz gerektiğini her daim söylüyorum [gülüyor]. Bu olmayacak.

Uluslararası dayanışma hareketinin Rojava’ya yardım konusunda nasıl üretken olabileceğini düşünüyorsunuz?

Bazı temel şeyler olduğunu söyleyebilirim. Orada olandan bağımsız şekilde, Kürt halkının kurtuluşu -belirli bir düzeyde öz yönetim oldukça- desteklenmeye değer bir şeydir. Kendi adıma desteklediğim için mutluyum. Bu topluluklar yeni yönetim biçimleri denedikleri ve kentsel gelişmenin yeni biçimlerini deneyimlemek istedikleri ölçüde, onlarla konuşmakla çok ilgileneceğimidüşünüyorum. Halkın farklı bir şey yapmayı düşünüyor olmasından dolayı mutluyum ve bununla ilgili olarak yardım edebileceğim veya yardım seferberliği konusunda destek verebileceğim ölçüde bunu yapabilmek isterim.

Tabii ki, görüyoruz ki, bununla ilgili engeller olacaktır. Biz bu engelleri aşmak için yollar bulmak zorunda olacağız. Örneğin, Gazze’deki kentleşmeyi şu anda fiilen yeniden tasarlamaya çalışan Avrupa’dan ve Kuzey Amerika’dan alternatif bir grup insan mevcut. Onlar orada gerçekten bir şeyler yapabilirlerse Rojava’da da bir şeyleri bizatihi harekete geçirebileceklerini düşünüyorum.

Burada bazı gerçek olasılıklar söz konusu. Kendi adıma, ‘her şey harika oldu, her şey harika’ demeye temkinli olmak isterim. Söylemek isteyeceğim, ‘Bakın, işler bizim desteğimize ve tartışmalara değer ilginç bir yöne gidiyor ve halkın başarmaya çalıştığı şey neyse bunu desteklemek için elimizden geleni yapmalıyız’dır.

Hamburg’daki bir konferans sırasında Fırat Haber Ajansı’yla yaptığınız bir röportajda Ortadoğu’nun parçalanan bir bölge olduğundan bahsettiniz. Oysa Rojava bu kaotik ortamda alternatif olarak büyüyor, sizce de öyle değil mi?

Bu bölgede olanlar jeopolitik olarak dünyanın önemli bir parçasıdır. Ortadoğu şu anda gerçek bir karmaşa içinde. Herkes pastaya parmağını daldırıyor: Ruslar, Çinliler, Amerikalılar, Avrupalılar. Çatışmaların bir süredir olduğu ve şu anda da devam ettiği bir bölge. Demeye çalıştığım, Suriye’de neler olup bittiğine bir bakın – sonra Lübnan İç Savaşı var, Irak’taki durum, ve şimdi Yemen’de, Mısır’da, bu böyle uzayıp gidiyor… Burası dünyanın yerel halklar için felaket üreten çok istikrarsız bir jeolojik bölgesi jeopolitik konumu.

Fakat felaketlerle birlikte gerçekleşenlerden biri de bunlardan yeni şeylerin doğuyor olmasıdır. Bu yeni şeyler çok çok anlamlı olabilir. Felaketlerin yeni bir şeyler üretmesinin nedeni tipik burjuva iktidar yapısının ortadan kalkması ve egemen sınıfın yönetemiyor olmasıdır. Bu, halkın kendisini geleneksel iktidar yapılarının dışında yönetmeye başlayabileceği bir durum yaratıyor. Bu nedenle sadece Rojava’da değil başka yerlerde de olasılıkların ortaya çıktığını görme ihtimalimiz var. Bazıları, IŞİD gibi, elbette güzel olmayacak. Yani her şey doğru yönde gidiyor demiyorum. Burası felaketler olduğu gibi fırsatlar bölgesidir.

Sizinle konuşmak istediğim bir diğer konu, hakkında çok sayıda şey yazdığınız şehirler. Son on yıl gibi bir sürede Kürt siyasetinde şehirlerin artan önemine tanıklık ettik. Şu anda olduğumuz yerde, Diyarbakır’da Kürt yanlısı Belediye şehrin sosyoekonomik ve politik yaşamına müdahale ettiği gibi gündemlerine göre kentsel alanları yeniden tahsis ediyor. Ayrıca, Kürt hareketinin tarihinde geleneksel bir aşiret, geleneksel bir lider veya ulusalcı siyasi bir partinin direnişe öncülük ettiği önceki ayaklanmaların aksine ilk defa, Kobane direnişi bir şehir direnişi oldu.

Kobane’deki direniş veya Diyarbakır’da ve Türkiye’deki diğer Kürt illerinde gördüğümüz belediyeci hareket örneği ile Kahire’deki Tahrir Meydanı, New York’ta başlayan Occupy hareketi, İstanbul’daki Gezi protestoları veya daha yakın zamanda Baltimore’daki ayaklanmalar gibi gibi daha büyük küresel hareket arasında bağ kurup kuramayacağımızı merak ediyorum. Kentsel sokak siyasetinin ortaya çıkan bu biçimleri arasında bir bağlantı görüyor musunuz?

Evet, dünya giderek kentleşiyor ve kentsel yaşam kalitesinin etrafında giderek gelişen bir hoşnutsuzluk görüyoruz. Böylece bazı durumlarda bu hoşnutsuzluğun ayaklanmaları veya Gezi ve Gezi’nin kısa bir süre sonrasında Brezilya’da gerçekleşenler gibi kitlesel protestoları ürettiğini görebilirsiniz. Aslında kentsel ayaklanmaların uzun bir geleneği vardır: 1871’deki Paris Komünü ve bundan önceki diğer örnekler. Fakat ben kent sorununun bugün merkezi bir sorun haline geldiğini, ve çağdaş protestolarda kentsel yaşam kalitesinin ön planda olduğunu düşünüyorum.

Ama aynı zamanda, giderek, şehirler içinde içselleştirilmiş siyasi protesto görüyoruz. İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Ramallah vb. yerlerde Filistinlilerle karşı karşıya geldiğinde görmeye başladığımız artık ‘devlete karşı devlet’ değildir, bu kent nüfusunun geri kalanını kontrol etmeye çalışan devletle ilgilidir. Bunu ABD’de, silahlı güçlerin protesto ile çatışmak için dışarı çıktığı Ferguson gibi bir yerde ve Baltimore’da gördük. Yani halklar arası bu tür düşük seviyeli kentsel savaşları ve devlet aygıtlarının kendilerini hizmet etmeleri gereken halktan giderek izole ederek kentsel nüfusları bastıran sermayenin idari aygıtlarının parçalarına dönüştüklerini giderek daha fazla göreceğiz diye düşünüyorum.

Böylece tüm dünyada düzensiz bir şekilde ortaya çıkan bu kentsel ayaklanma dizilerini görüyoruz: Buenos Aires’te, Bolivya’da, Brezilya’da vs. Latin Amerika bu tür şeylerle doludur. Ama Avrupa’da bile büyük kentsel huzursuzluğu gördük: Londra, Stockholm, Paris, vb. Yapmamız gereken antikapitalizmin temelde odak noktası olması gereken şey üzerine, yani yeni bir siyaset biçimi üzerine düşünmeye başlamaktır. Ne yazık ki geleneksel sol siyaset dar bir biçimde hâlâ işçilere ve işyerlerine odaklanmaktadır; halbuki şu anda mühim olan gündelik yaşam siyasetidir.

Sol bazen önemli gördüğü şeyler açısından çok muhafazakârdır. Marx ve Engels’in, belirli bir tür proletaryaya dair öngörüleri vardı. İyi de, bu proletarya, farklı koşullar altında Çin ve Meksika gibi yerlerde yeniden ortaya çıksa bile, dünyanın birçok yerinde kayboldu. Dolayısıyla genel olarak, sol Baltimore ve Tahrir Meydanı vb isyanlarda gördüğümüz kentsel yaşam içerisindeki ve etrafındaki sorunlar içerisinde ortaya çıkan antikapitalist hareketlere yaklaşırken daha esnek olmak zorundadır. Bu, hepsinin aynı olduğu anlamına gelmez -çünkü aynı değiller- fakat bu hareketler arasında belirgin paralellikler vardır.

Baltimore gibi yerlerde yaşananların, kapitalizm karşıtı küresel hareket için olası getirilerinin neler olduğunu düşünüyorsunuz? Kendi mekânsal-zamansal koşullarında onlar sadece anlık protestolar mıdır, veya sistemde temel olarak yanlış bir şeyin göstergeleri olarak görülebilirler mi?

Siyasi anlamda en büyük zorluklardan biri insanların içinde yaşadıkları sistemin doğasını görmeye başlamalarıdır. Sistem ne ve nasıl yaptığını saklamada çok tecrübelidir. Marksistlerin ve eleştirel kuramcıların görevlerinden biri sır perdesini aralamaya çalışmaktır, fakat bunun bazen içeriden gerçekleştiğini de görebilirsiniz. İndignados hareketini ele alalım: İspanya’da bir şeyler oluyor ve sonra, sonraki şey, aniden Yunanistan’da oluyor ve sonrasında başka yerlerde de oluyor. Occupy hareketini ele alalım: işgaller aniden her yerde sürüyordu. Yani burada bağlantısallık vardır.

Baltimore gibi özgül bir olay başlı başına bir şey yapmaz. Yaptığı, onu Ferguson’a ve sürmekte olan diğer şeylere eklediğinizde büyük nüfusların mevcut insan varlıkları olarak hareket ettiğini göstermektir. Bu başka bir yerde olduğu gibi ABD’de de olmaktadır. Sonra, insanlar aniden bunun sistemik bir durum olduğunu görmeye başlar. Bu nedenle yapmamız gereken şeylerden biri bu tür olayların sistemik doğasını vurgulamak ve sorunun sistemin içinde yattığını göstermektir.

Baltimore’da uzun yıllar yaşadım ve orada şimdi yaşananlar 1969’ta, çok sayıda yerin yakılmasından bir yıl sonrasında karşılaştıklarımın,  gerçekten tekrarı. Yani biz 1968’den 2015’e gidiyoruz ve durum hâlâ aynı! Sen ne diyeceksin:, ‘hey, her şeyi aynı tutan ne?’ 1970’lerdeki durumu çözümlediğini iddia edenlerin, veya bugünü çözümlediklerini iddia edenlerin sözüne rağmen olmuyor; yok, olmuyor yani. Aslında, çoğu şey daha kötüleşiyor.

Baltimore sadece yoksul alanlarda yaşananlardan ötürü ilginç değil. Şehrin geri kalanı aslında son derece zengin ve soylulaşmıştır, bu yüzden gerçekten iki şehir haline geldi. Her zaman iki şehir vardı, ama şimdi arasında çok daha geniş uçurum olan iki şehir var ve herkes farkı görüyor. Tahrir Meydanı’nda biriyle yapılmış bir röportaj okudum ve dedikleri şeylerden biri onlar her zaman çok zengin olmayan koşullarda yaşadığı, ama bazı insanların çok zenginleştiklerini fark ettikleriydi. Geri kalanlar aşağıya giderken veya yerinde sayarken bu insanların neden çok zenginleştiklerini anlayamamışlardı. Ve bu eşitsizliğe karşı öfke onları sisteme doğru döndürdü. Bu Baltimore’da da doğru: ‘şehrin onlara ait parçası gayet iyi ve bana ait olan kısmı yerlerde sürünüyor.’

Bu aslında çoğu şehir için de geçerlidir. Etrafınıza bakıyor ve İstanbul’da görüyorsunuz, ve her yerde görüyorsunuz. Hükümet bu konuda ne yapıyor? Gecekondu bölgesi olarak adlandırdıkları yerlerden insanları uzaklaştırıyorlar çünkü bu insanlar yüksek değere sahip alanlarda oturuyorlar ve buraları alışveriş merkezi ve ofis alanları inşa edebilsinler diye müteahhitlere verebiliyorlar -ve halk “bu doğru değil” diyor. Böylece şehri kendi amaçları için kullanan halkın kent hakkı için çalıştığı noktaya geliyoruz.

Biz şehir hakkımızla ilgili olanı sermayeden radikal olarak farklı, kendimize has bir şekilde yapmak istiyoruz. Farklı bir tür şehir yaratmak istiyoruz. Bunu nasıl yapacağız? Yapabilir miyiz? Bunlar zor sorular. İnsanlar bu talebi yükselttiklerinde, bir başka soru ortaya çıkar: bunu mülkiyet haklarının mevcut yapısı içinde yapabilir misiniz? Birleşik Devletler’de özel mülkiyet ve toprak sahipliğinin sorun olmadığına dair bir sanı var. Çözümün bir parçası, sanırım, bunun sorunun bir parçası olduğunu fark etmeye başlayan insanlarda yatıyor. Özel olmayan bir alternatif mülkiyet hakkıyla ortaya çıkmak zorunda olduğumuzu görmeye başlayacaksınız. Bunlar kolektiftir. Bunlar müşterektir. Ve aynı zamanda da güvenlik sunmak ve sermaye için spekülasyon korkusunu yenmek zorundadırlar.

Kürdistan’a gezinize ilhan verenin ne olduğunu sorarak bitirmek istiyorum. Sizi buraya geri getirecek bir şey var mı?

Dediğim gibi, bütün bu bölge oldukça kritik bir bölge. Buralarda bir yere taşınacağıma dair fanteziler kuralı çok uzun olmadı. Kendime merkez olarak Atina’yı düşünüyordum, ve daha sonra zamanımın bir kısmını Türkiye’de, bir kısmını Lübnan’da, bir kısmını Mısır’da geçirecektim, çünkü bu alan Avrupa ve bölge arasındaydı. Burada olanlar büyüleyici görünüyor, bu nedenle bölgede olmaktan hoşlanıyorum. Ayrıca burada çok iyi arkadaşlarım var, ve harika bir yayıncım var, Sel Yayıncılık. Çeviri konusunda ve beni genel olarak buraya davet etmede ve olayları görmemde harika bir iş yaptıklarını söylemeliyim. Kobane’ye girersem, nedeni onların bunun için gerçekten çok çabalamaları olacak.

Yakında kitaplarınızın Kürtçe’ye çevrildiğini de görmeyi umut ediyorum -ve eminim ki Diyarbakır halkı bölgeye taşınmak isterseniz sizi ağırlamaktan mutluluk duyacaktır. Profesör Harvey zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Yakında Kobane’ye gireceğinizi ümit ediyorum.

Sardar Saadi Toronto merkezli bir aktivist ve Toronto Üniversitesi’nde antropoloji doktora öğrencisidir.

Kaynak: roarmag.org

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr