Özyönetim; Demokratik Kalkışmanın ve Yeni Bir İnşanın Ortağı Olmak

Özyönetim; Demokratik Kalkışmanın ve Yeni Bir İnşanın Ortağı Olmak

İSMAİL EDRE | “Özyönetim dediğiniz şey Kürtlerin devletsiz yaşama ya da devletle süregelen ilişkilerini minimalize etme refleksidir. Devletin bütün bileşenlerinin faşizan bir zeminde konsensüs sağlayarak özyönetim ilanlarına, sokağa çıkma yasaklarıyla, tanklarla, toplarla, tutuklamalarla cevap vermesinin nedenlerinden biri de budur.”

31 Aralık günü “3.100 kişi öldürdük” diye Yeni yıl mesajı yayınladı cumhurbaşkanı!

“Dağları ve kentleri karış karış temizleyeceğiz” dedi.

Bu ülkenin 3.100 yurttaşını öldürmek, en büyük toplumsal sorunumuzu şiddetle çözmeye yeltenmek marifetmiş gibi büyük bir coşkuyla söyledi bunu. Sanki kendisinden önce onlarca iktidar bunu denememiş gibi, sanki bu dizginsiz şiddeti ilk kez kendisi keşfetmiş gibi söyledi.

2015’in bu son mesajı 2016’ya nasıl girileceğinin ve 2016 yılında bizleri neler beklediğinin ipuçlarını taşıyordu. 2015’in son ayında iyice çığırından çıkan devlet şiddeti 2016’da da hız kesmeden devam ediyor.

Bu şiddeti doğru okumak gerekiyor.

Belli ki başkanlık sisteminin önündeki son engel olarak Kürt Hareketini gören Cumhurbaşkanı, Kürt Hareketini tasfiye etmeden düşünür gördüğü Hitler Almanya’sına benzer üniter bir başkanlık sistemini bu topraklarda var edemeyeceğinin farkında.

Bu yüzden bütün teamülleri ve yasaları ilga etmekte beis görmüyor.

Geleneksel devlet teamülleri ve işleyişi bir kenara bırakılmış durumda. “Söz uçar yazı kalır” denir,  fakat yazılı hukuk yürütmenin mevcut fiiliyatının aleyhindeyse eğer, yok hükmünde sayılıyor. Zira mevcut yasalara göre “olağanüstü hal” ve “sıkıyönetim” ilan edilmediği sürece “sokağa çıkma yasağı” uygulanamaz. Yasal ve anayasal hiçbir dayanağı olmayan sokağa çıkma yasakları aslında devletin, iktidar partisi ve cumhurbaşkanı tarafından kendi kaideleriyle yeniden örgütlemesinin ilk adımı olarak görülmelidir.

Görünen o ki önümüzdeki dönem yasal bir mevzuatın hayattaki karşılığı, Cumhurbaşkanın ve İktidar partisinin aktüel ihtiyaçlarına ne kadar cevap verebildiğiyle alakalı olacak. İktidarın ihtiyacına cevap vermeyen mevcut yasalar ya yok sayılacak ya da olması gerektiği(!) gibi değiştirilecek.

Yasalar kişi hak ve özgürlüğünden ziyade, mevcut iktidarın bekasını kollayan bir bakış açısıyla yorumlanacak.

Uzun bir süredir “Başkanlık Sistemi” adı altında günlük hayatımızı sarmalayan bir rejim tartışması süre gidiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidar partisi “Türk tipi bir üniter başkanlık sisteminden” bahsediyorlar. Cumhurbaşkanı gelişmiş ülkelerde bunun örneklerinin olduğunu söyleyerek toplumsal bir ikna yaratmaya çalışsa da, hali hazırda herkes tarafından kabul edilebilecek bir tek rol model dahi yok. Bu yüzden gayr-ı ihtiyari dilinin altındaki baklayı çıkartıp Hitler Almanya’sını örnek veriyor. Elbette ki bahsi geçen başkanlık sistemi sadece Hitler Almanya’sıyla sınırlı değil.

Mussolini’nin İtalya’sı… Saddam’ın Irak’ı… Kaddafi’nin Libya’sı…  Esad’ın Suriye’si…

Üniter başkanlık sistemi ya da ona yakın bir sistemle yönetilen ülkeler arasında akla ilk gelenler…

Kimileri bu tespiti art niyetli veyahut abartılı bulabilir. Ülkenin akıbetinin bahsi geçen deneyimlerle aynı olmak zorunda olmayacağını, demokrasi anlamında bu bahsi geçen ülkelerden daha gelişmiş olduğumuzu söyleyebilirlerdi ama artık söyleyemezler (!) DTK’nın ve HDP’nin bir rol model olarak Demokratik Özerkliği toplumda tartıştırmak istemesini kriminalize ederek aslında daha şimdiden nasıl bir demokrasinin bizi beklediğini gözler önüne serdiler. Öyle ki parlamenter rejime tamamıyla zıt bir üniter başkanlık sistemi istemek, “Tek adam rejimi” istemek suç değil, ama adem-i merkeziyetçi, yerel yönetimleri güçlendirmeyi esas alan ve doğrudan demokrasiyi vaat eden “özyönetim”leri, “demokratik özerkliği” tartışmak suç (!)

Bütün yetkinin tek bir kişide toplandığı başkanlık sistemi mi parlamenter demokrasiye daha yakın yoksa demokratik özerklik mi?  Kuşkusuz bu söylediğimize de kimi itirazlar olacak. “Özyönetim ilanlarıyla”,” özyönetimlerin tartışılmasının” aynı şey olmadığı söylenecek. İtirazların temel dayanak noktası olan özyönetim ilanları başka bir yazının konusu, bu yüzden kısa bir değinmeyle yetineceğiz. Bundan 30 sene önce Kürtçe müzik yapmak ve yapılan müziği dinlemek yasal olarak suçtu, fakat suç olması meşru olmadığı anlamına gelmiyordu. Bu yüzden Kürt müzisyenleri o dönemde Kürtçe müzik yaptılar ve yaptıkları Kürtçe müzik geniş bir toplumsal karşılık ve destek buldu kendisine. O dönem Kürt müziğinin başını çeken Şivan Perwer yakın geçmişte devlet erkânı tarafından ağırlandı, Ciwan Haco ise  yüz binlerce kişiye konserler verdi.

Yani dün itibariyle suç olan bir fiil bugün hem yasal hem de gerek toplumsal olarak,  gerekse de devlet katında meşru.  Immanuel Wallerstein dünyada hiçbir fikrin yeni olmadığını ve meselenin dünyanın o fikri kabullenmeye hazır olup olmaması olduğunu söyler. Özyönetim meselesi tam da böyle bir meseledir.

Özyönetim dediğiniz şey Kürtlerin devletsiz yaşama ya da devletle süregelen ilişkilerini minimalize etme refleksidir. Devletin bütün bileşenlerinin faşizan bir zeminde konsensüs sağlayarak özyönetim ilanlarına, sokağa çıkma yasaklarıyla, tanklarla, toplarla, tutuklamalarla cevap vermesinin nedenlerinden biri de budur. Bu durum aynı zamanda Türkiyeli sosyalistlerin ve özgürlükçülerin resmi ideoloji alanında tabi tutuldukları yeni bir sınav alanıdır. Kürtler devleti bu haliyle kabul etmiyor ve onun egemenliği altında yaşamayı reddediyor. Dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir halkın devletsiz yahut devletle minimal ilişkiler içeresinde yaşama talebi ne kadar meşru ve haklıysa Kürtlerin Özyönetim talebi de o kadar meşru ve haklıdır.

Tartışmaların merkezinde duran özyönetim ilanlarını mahkum edenlere ülkeyi fiili olarak başkanlık sistemiyle yönetmek ile fiili demokratik özerklik ilanları arasında hukuki olarak nasıl bir fark olduğunu sormak gerekiyor? Ülkenin bölünmez bütünlüğü filan gibi yerleşik ve gerici kavramlarla durum tarifi yapacak olanlara ülkeyi şehirler olarak bölmek ile eyaletler olarak bölmek arasında hiçbir fark olmadığını anlatmak bu satırların yazarından ziyade meselenin ehli olan hukukçuların işidir sanırım.

Kan ve barut kokusu şimdilik görece daha uzağımızda. Kan ve barut kokusu altında, gidip görmediğimiz ve belki de bir ömür görmeyeceğimiz o ilçelerde devam ediyor hayat! İnsanlar ölülerini dahi pazarlık konusu eden, kaybettikleri yakınlarının cansız bedenlerini hendekler kaldırılırsa kendilerine vereceğini söyleyen bir devlete karşı mücadele veriyor.  Bir evlat annenizin bedein 7 gün sokak ortasında kalsaydı ne hissederdiniz diye soruyor…

Kürt coğrafyasından acı bir çığlık yükseliyor!

Hayır!

Kürt coğrafyasından yükselen o acı çığlık bir yakarış değil yeryüzünün en güçlü, en incelikli sitemidir.

O çığlık  bir direniş çığlığı ve direnişe davettir. Dost bildiklerinin sessizliğine isyandır.

Ölüm ve zulüm o coğrafyanın uzun yıllardır tanışık olduğu bir gerçeklik. Ölüm ve zulüm karşısında eğilmezliğinin altında yatan şey ise uçurumun kıyısından dönen Kürt toplumsallığıdır. Evet Kürtler bir toplumsal olarak bir yok oluşun kıyısından döndüler. Atomize edilen toplumsallıklarını kan ve can pahası yeniden örgütlemeyi becerdiler.  Bu derleniş herhangi bir merkezden yazılan “resmi” kahramanlık destanı değil bizatihi hayatın gerçeğidir.

Yakın tarihe bakıldığında Kürtlerin  en zor zamanlarında bile bir çıkış yolu bulduğu görülecektir.

Yarattıkları her şeyi bedelini ödeyerek yarattılar çünkü.

Her şeye rağmen Ortadoğu’nun tek kazananı hala Kürtler!

İşte Rojava! ismine tezat bir biçimde yeni doğan bir güneş misali ışıldıyor orada.

Cerablus düştü düşecek!

Ve Cerablus yeryüzünün gördüğü en afili düğme. Cerablus düştüğünde Kürtlerin iki yakası bir araya gelecek.

Cerablus düştüğünde Kürtler için hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak!

Kürtlerin çığlığını birde böyle okuyun!

Sizi zalimin elinden kurtulmak için değil, demokratik kalkışmanın ve yeni bir inşanın ortağı olmak için çağırıyor Kürtler!

İsmail Edre’nin Diğer Yazıları İçin

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr