Dünyanın Aklının Almayacağı Bir Hayat Yaşıyoruz

Dünyanın Aklının Almayacağı Bir Hayat Yaşıyoruz

EVREN BARIŞ YAVUZ | Sırt kırbaç için, bilek onun, boyun bunun, ayak şunun için… Yüzüm yeryüzüdür benim. Yüzümde öldürülmüş olanların yüzleri ima olur, elimde eller kamaşır, sesimde bin dil, bin dile dolanır.

CPxiD7UWIAEzjJq
Rojava #AzizGüler’in uğurlama töreni

Eskimenin en berrak halidir gördüğü her şeyde hüsran aramak. Bu yüzden neşeli bir isyanı anımsatır bize onurlu bir incelikle kentlerin sıradan sokaklarından çıkıp, uzaklarda büyük bir öyküyü omuzlayanlar.

Ölenleri gülüşleriyle anımsamak, bin bir türlü zorluğun içinde süssüz, abartısız, gösterişsiz hayatların damıttığı bilgeliği anlamaktır.

Öyküler topluyoruz ağızlardan en tıynetsiz duruşları kederle ağarmış yüzlerin geçici esmerliğinden. Fotoğraf arkalarından üvey kardeşleri, evladiyelik kahırları. Boyunlardan ter, boyunlardan Zülfikar, boyunlardan ısırık izleri. Ellerden mahcubiyetleri. Topluyoruz. Yağmurdan önce yetişip… Şimdi birikiyoruz böylece, biriktiriyoruz.

Günlerin Ağrısı

Her söze yitik bir dille başlıyor hayatın yorgunları. Dilini dilinde bozuyor. Onlar konuştum sanıyor. Yok, sadece homurdanıyorlar. Kalplerin yaralı hayvanı… Kim unutmamış ki bozduğu kuş yuvasını. Şarkılarınızdan kuşları topluyoruz. Süvarilerimiz için koyak bilgisi.

Evlerin duvarlarında bazı asılmış genç adam fotoğrafları, telle boğulmuş ağabeyler ateşten zindanlardan saç akıtıp çıkmış ablalar, öfkesi tercüme edilemeyen yaşlı kadınlar, kadınlar, kadınlar alınlarındaki yazmanın oyasında kurulan o kanlı tugaylar.

COaRtkoUYAAgxH_
6-7 Eylül saldırılarında Tuzluçayır

Tutmadıkları oruç gibi kaza ediyorlar oğullarının öldürüldüğü her günü. Kaza ediyorlar bir daha kıyam etmek üzere parçalanmış dizlerinin sancısını. Omuzlar hafif düşük, eller mayalı, o kışlara hazırlıksız giren kadınların kına kokan sineleri eğilmedi, dökülmedi ve lakin uzun uzun dövüldü. Bir Şubatla örtülen yüzler, en bedbaht mesellerden dikine sözler çıkartacaktır. Sökülmüş ten dikişleri avuca dolan inci dişler fena halde öpülmeye meyilli patlamış dudaklar.

Acının mülkiyetidir, o hep bazılarına kalır, tapusu aşk edilir yetim çocuklara… Bunu en iyi siz bileceksiniz. O masallarda öcü diye sizi anlatıyorlar biz topladık işte bebeği kucağında ölmüş babalar için beyaz bıyıklar. Cüzdanlarda İbrahim fotoğrafları bir kimliğin kağıda vurulamayan soğuk damgası, kalbimizin en temiz yerinde gerilla alfabesi.

Şimdi ellerimizde tetik, saçlarımız dağınık değilse, kalbimiz telaşa düşürmüyorsa düşmanı, cüretimiz sarsmıyorsa hayatın kara kamularını. Vay!

Çocuklarının ölü bedenleri rehin alınan o kadınlardan bahsediyorum saçlarını kısaltıyorlar paslı makasla yolmak maharetiyle. Alnımızda telaşla dökülen terin eceli; öfken senden güçlü olsa ne yapardın?

Burkulmuş bir bileğin üstüne basıp yürür bu hayat, yaşananları anlatacak bir dil henüz yoktur. Ayaklarına ay dolanıyor ömrünü bir münakaşaya bozdurmuş çocukların. Şiddete giderlerken şiire düşüyorlar. O yüzden sözcüklerin tümü kabadır, kaydı tutulsun ve yarın defterler açıldığında delirecek kadar haklı olduğumuz anlaşılsın diyedir.

Bizden kullanma kılavuzuna uygun bir hayat istendi. Artık çağın en güzel vaktindeyiz. Bütün şaraplar içilmiş, bütün çocuklar sevilmiş, bütün mezarlar dolmuş, bütün sürgünlere gidilmiş, kederle söylenmiş bütün şarkılarda uzun uzun ağlanmış çağın en geç vaktindeyiz. Hayatın bir kılavuzu yok. Bizim aradığımız şeyin öyle kalın kitaplardan devşirilecek bir hali de yok. Akla vurulacak bir yeri de yok bu cesaretin, bu adaletin ve bu güzelliğin.

Dünyanın aklının almayacağı bir hayat yaşıyoruz, bunun biz de farkında değiliz. Dünya o yüzden bizi yenmeye çabalıyor, yenmek istiyorlar bizi çünkü, paçavraya dönmüş tarihi yeniden kuracak olan tutku bizde açığa çıkıyor. Coğrafyanın beklediği Mehdi de biziz, geri dönecek İsa da, beden arayan evrensel ruh da… Biziz ve henüz farkında değiliz. Ölenlerimize bakıp seziyoruz sadece…

En Geç ve En Güzel Vaktindeyiz Bu Çağın

Bir coğrafyadır artık seni içine almayan bütün haritalara inat bir öfke ülkesinden bir narin intikama en geç ve en güzel vaktindeyiz bu çağın.

Oysa derimizin altında sızlayan aradığımız bizdik. İçimizdeki sırrı kendimize söylemedik, biz bilmedik sınırımızı, bilmedik suyumuzu, bilmedik bilmek nedir. Bilmeden olduk, olduğumuz için inandık. Halka ve hayata.

Neden yıkıntılar insanın üzerine kurulur. İlk gülüş, ilk oluş, ilk söze kadar kovaladığımız o kendilik. Orada ben bir öğretilmiş beden, bir anlatılmış kelam, eskimiş rüya olup kaldık. Oradan geliyoruz şimdi… Saçlarımızı diyet, ömrümü armağan, sevincimizi kefaret diye…

Sırt kırbaç için, bilek onun, boyun bunun, ayak şunun için… Yüzümüz yeryüzüdür bizim. Yüzümüzde öldürülmüş olanların yüzleri ima olur, elimizde eller kamaşır, sesimizde bin dil, bin dile dolanır.

Topraktan okuduğumuz bir sure ve suret. Bizim belgemiz kalbimiz, bizim tüzüğümüz bir ağacın kütüğü, sözümüz… Sahi sözümüz kime? Kimi yıkacağız ve kimi kuracağız biz!

Öldüreceklerimizi biliyoruz ama kimi yaşatacağız. Hangi taş bizi doğuran, bize ihanet eden taş hangisi? Bunu bilmek istiyoruz.

Seni bilmek istiyoruz. Seni. Sen denen o uzaklık. Sen denen o başkalık, o dilsizlik, o yetimlik… Seni kendimizden bilmek, kendimizi seninle bilmek istiyoruz.

Düşmana vurduğumuz o vuruş lisanı bilinsin diye, ateşin üzerine değil içine atladığımız anlaşılsın diye, sevmekten bir ayaklanma, ayrılmaktan bir soykırım bulduğumuz sezilsin diye…

Girdik kalabalıkların sağır edici sessizliğine. İnsan sanılalım diye siyaset yaptık, teşkilat kurduk, uzun konuştuk, yüzlerce yıl uyumadık, öfke sunduk sunaklarına dağların… İnsana hazır olalım diye… İnsan henüz…

Aradığımız anlamdı biz olduğumuz şeye mâna dedik.

Kapak Fotoğrafı: Haydar Taştan @haydartastan

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr