En Güzel Arkadaşlar İçin

En Güzel Arkadaşlar İçin

HAYDAR TAŞTAN | Kadıköy. Çay ocağı sayısı insan sayısına ulaştı. Kaldırımlar tabure dolu. Gezi yaşandı. Biz eskidik gibi. Olsun. Umutsuz değiliz, Biliyoruz ki yeryüzüne şarkılarını bırakanlar hâlâ yaşıyor.

Yeldeğirmeni’nden Rıhtım’a inen bir yokuşun tam ortasındayız. Kadıköy’ün renkli vesikası karşılıyor bizi. Türlü insan karnavalı. Barmaid ilanları, yumurta topuklu dayılar, 90’lar ışıkları, Uzun Parliamentler ve seyyar pilavcılar arasından kayboluyoruz. Hasan yine Kadıköy’de bir çay ocağı açamadığımız için söyleniyor. “Gezi’den önce tutabilseydik küçük bir yer…” der gibi oluyor, ben susuyorum.

‘Gerisi hayat’ gibi bir cümlenin olduğu bu dünyada, bazen şey’leri fazlaca sorguluyoruz gibime geliyor. Yan taraftan başka birisi tevekkül diyecek gibi oluyor, Bahariye Caddesi’nde Hasan Ocak gülüşü. Gezi ve Kadıköy. Öncesi ve sonrası arasındaki derin kontrast. 2013 Haziran’ından önce çay ocağı olmazdı biliyorum. RAF metinleri okuyup Kobanê ve İstanbul arasında ihtimâl arayan gençler henüz buluşmamıştı. Aşka fırsat bulamayan mor elbiseli kadınlar savaş üzerine böylesine derinlikli düşünmemiş, Hasırcıbaşı teyzeleri kedilerini komşuya bırakmamış, gece şairleri hâlâ yazılamalardan kelime toplamamış, daha Halitağa’da gencecik bedenlerin fotoğrafları dünyaya asılı kalmamıştı. Bizim arkadaşlar. İkbâle tamah etmeyip, dik durmayı seçenler…

Emre, Bela Tarr’ı çok severdi, Kader mektubunda burs kartından bahsediyordu, Paramaz 1920 öncesine bir bakıştı… Biliyorum zorlu bir kış geçirdik;

“seninki gibi neftî…”

 Zafer; İnananındır

İnceden bahar düşüyor kente. Yoğurtçu çimlerinde uzun oturup, çok gülüyoruz. Masalar oldukça kalabalık. İnanmak ve ait olmak ilk kez bu kadar mühim gibi. Birtakım karanlık çocuklar geliyor sonra. Nedense onlar bu kadar gülmüyor. Olsun. Yağmur altında gazeteye çıktığı günlerden bahsediyor. Kandıra’nın yoğurdu meşhur değil, o Kanlıca.

Zaten gülmezken bir de savaş gerçeği kalbimizin orta yerine oturuyor. Ortadoğu’da insanlığa sıkılan kurşun burada bizi yaralıyor. Keseb’de düşsek, Kobanê’de toparlanmaya çalışıyoruz. Kalamun’dan bir haber gelse, Antakya’nın gözlerine sevinç doluyor. Acıların ortaklığı olmaz belki ama acı örgütlenir. Annelerin bir örgütü vardır çünkü. Boşuna değildir tenimize dökülen gözyaşları. Lazkiye’de dökülen dahil.

Çok ölüyoruz.

Televizyonlar, sosyal medya, gazeteler yangından bahsediyor. Kürdistan yine ateş altında. İbrahim’in üstüne battaniye örtmüşler, Nihat’ın arkadaşı yumruğunu sıkmış ağlıyor. Uğur yaşasaydı benden büyük olacaktı…

Devlet Dersinde Öldürülmüş Çocuklar Listesi. “Güncelleniyor…”

 Dünyanın belki de yeni bir isime ihtiyaç duymayan tek listesi. Lanet edilen, saç yolduran, öfkeden yapılma günlere sebep isimler. İsimler, yangını büyütüyor. Bir kibrit ateşinden özgür insana giden şiirin, henüz sonu gelmemiş bir romanın özgül ağırlığı. Tüm bunlar aklımızı sararken çok düşünüyoruz. Davete iştirak etmek boynumuzun borcudur. Şehitlerinden inanç, bedenlerinden savaşa siper ören bir halkı selamlıyoruz biz. Zafer onların diyoruz. Şan olsun!

Sanatı Sanatçılardan Kurtarın!

“Yaşadıklarımız öldürdüklerimizdir” demiş Oruç Aruoba. Yaşam, ölüm ve felsefe yolculuğunda biz ekseriyetle öldürüyoruz. Tüketmenin çıldırtıcı çekiciliği, pop’un yaratıcı olduğu zamanlar… Çeşitli tek kelimeden oluşan dergi isimleri duyuyorum. Biri hemen masada. Göz atmak delirmenin öbür adı…

Dergi kalın. Hamur kağıt ‘retro’ imaj olmalı. Umarsızca bakıyorum…

“Sınıf güzel kardeşim, her şey sınıf” demişti bir Ankara bilgesi. Yine haklı çıkıyor. Yeryüzünün yegane özgürlük arayışçıları her koşulda sınıfın lanetinde buluşuyor. Yaşayan da, dövüşen de, kavgada aşk bulan da hep bizimkilerken, biz hariç herkes konuşuyor. Mazlumların, yoksulların, cümle garibanların öyküsü vasati bir edebiyatın malzemesi oluyor. Reklamdan ibaret sanat galerileri, kent depresifleri, ucuz yazarlar, pespaye şiirler, bağlamsız cümleler, yalan yalnızlık anlatıları… Neşet Ertaş güzellemesi yapıp Mahzuni’den hiç bahsetmiyor, Nazım dizeleri alıntılayıp Arkadaş’ı görmüyor, Tezer Özlü cümleleri satır başlarında iken Nilgün Marmara’nın neden pencere köşesinde durduğunu bilmiyorlar… Rakı masaları ağzı bu ‘estetik’ biçim için elzem. Herkes ‘delikanlı’, herkes ateş çemberinden geçmiş gibi.

Halk çocukları için dünyayla dert sahibi olmak bir varoluş gerçeğidir. Okmeydanı’nda atılan taşın yankısı Cizre’den duyulur. Berkin ve Nihat’ın kardeşliği bunun tezahürüdür. Hâl böyle iken coğrafyanın kalbine nüfuz etmiş 15 yaşındaki bir çocuk fotoğrafının yanına iliştirilen ‘çocuk’ görünümlü mahalle cengaveri, bahsi geçen ‘estetik’ biçim dahilinde hâlâ akıllardadır. Yalan bir hümanizm pozunu, çiğ bir politik ‘ufku’ dergilerine tam boy kapak yapan ucuzluktur bahsettiğimiz. Hiçbir zaman olmadıkları bir yerden, onurlu hayatlara dokundukları ellerdir. Siz hiç ölmediniz, ölenlerimize dokunmayın.

Sanatın sanatçılardan kurtarılmamış olması canımızı sıkıyor. Rüzgâra yüzümüzü açıp devam ediyoruz…

Biz

Angelopoulos; sürgünleri, yolda kalmışları ve Partizanları çok severdi. Ne Eleni tek başına bir kadın ismi, ne de Spyros tek başına bir aşk adamıydı. Yaşasa Ali’yi de severdi biliyorum. Duvarda On İki İmamlar, yanında bir eski tüfek, küçük bir kız çocuğu bakışı gözlere düşüyor… Fotoğraf şiir olur mu?

Açık ki şiirdir.

Biteviye Gülhane’den Kabataş’a yürüyen genç bir kadın riyâkar kelimesini çok sevdiğini söylüyor. Neresinden kırıldığından bahsetse hayatın mutlaka bir yanıtı var. Tutarlılık kelimesine bir biz mi inanıyoruz?

Öğle saati yaklaştıkça, plaza işçileri dökülüyor caddeye. Trafik ışıkları pür dikkat. Önce yemekler yenilecek, sonrasında bitmeyen dosya girişleri. Ulrike çok bağırdı. Haksız da değildi. Nereden gelmiştik sahiden… Çantalar antidepresan kutularıyla dolu. Bitimsiz boğulmalar, derde ‘ilaç’ cumartesiler, metro vagonları, yürüyen merdiven telaşı derken çok yoruluyoruz. Öyle yoruluyoruz ki bazen ne yapacağız kestiremiyoruz. Aklımıza düşüyor.

İrade denilen şey güçlü müdür?

Yol uzun.

Evren ile kilometrelerce yürüyoruz. İkimizin de kafası çok karışık, güçlü kalamıyoruz.

Sadece içtenliğe dair,

Umuyoruz.

Düşüncenin, fikrin veya duygunun estetik bir ifade biçimi olarak; yazılan yazılar, çekilen fotoğraflar, tasarlanan filmler, bestelenmiş ezgiler yaşadıklarımızın bir karşılığıdır. Anlatılanlar, yaşama içkin samimiyet karinesinde bedenleştiği takdirde gerçektir. İktidar, menfaat ve ontolojik sancı dahilinde kurgulanmış tüm anlatıların çirkinliğini örtecek bir estetik anlayış henüz oluşmamıştır. Hakiki olana atılan her adım güzelin içine doğrudur. Anlamı var eden öykü kurma yetisi bize elbet yaşadıklarımızdan bir görüntü sunacaktır.

Kadıköy.

Çay ocağı sayısı insan sayısına ulaştı. Kaldırımlar tabure dolu. Gezi yaşandı. Biz eskidik gibi. Olsun. Umutsuz değiliz,

Biliyoruz ki yeryüzüne şarkılarını bırakanlar hâlâ yaşıyor.

 “derin denizlerin aydınlığı

 zorlu sabahlar

 gökyüzü ve lâle

 sıkılmış bir yumruk gibi giriyoruz hayata.”

 

Yazarın Diğer Yazıları İçin

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr