Genetiği Bozulmuş Bir Hayata Direnenler İçin…

Genetiği Bozulmuş Bir Hayata Direnenler İçin…

Oya Yağcı | Mahallelerden sitelere, bütünlemelerden yaz okullarına, bilgiden çan eğrisine, koğuş sisteminden F tipine, meslekten kariyere, meydanlardan AVM’lere, kamusalın, hiçbir zaman kamuya bırakılmamış devletçi parsellerinin, piyasaya terk edildiği büyük de-regilasyon-düzensizleştirme projesinin, üzerimize boca edilmesinin adımlarını görenler, yeryüzünün lanetlenmişleridir.

Soralım bir kez daha: “Evinde-köyünde-okulunda yaşatmadığını, koğuşta yaşatır mısın?”

Harfleri yan yana dizince ortaya çıkan değildir, yazıya ve söze sığmaz olandır hayat. Bir solukta üflenen sesin çağırdığı mecaza da sığmaz: “Hayata Dönüş” dediğinde, yaşatmaya değil öldürmeye ve imha etmeye yeminli bir akladır itirazımız. Onun hayat dediği, “döndürmek” istediği için ölmektir oysa. Kelimeye indirgenenin silinmesi de, yazılması da, kayıt altına alınması da çalakalemdir çünkü. Kalem sahibinin ceberrutluğu ölçüsüzlüğünden, ölçüsüzlüğü kininden yol bulur. Üstelik, keyfe keder bir okur, yazması da olmayandır devlet.

Hayatı, devletin ulaşamayacağı yerde tutmaktır, ölüm orucuna yatanların tercihi. Bunu bilir ve dönmeye zorlayarak cezalandırdığı da, bu meydan okumadır.

Hayat, devletin eksiltilmiş gramerinde, eksiltildiği anlamdan ötürü ölüdür en çok ve derin aklın, yaşamı tanımladığı her yerde isimlerimiz, mezar taşlarının ve esirliğin dökümünden öte değildir.

Özne ihtimali korkutucudur ve aklın rahmine düştüğünde kazınıp imha edilmelidir. 19 Aralık “Hayata Dönüş” katliamı, toplumsalın ihtimalini rahimden söküp atmaktır bir anlamda. Steril raflara dizilmek istemeyenlerin, kategorize edilmeye gelmeyenlerin, uyumsuzların, toplumun yeniden dokunmaya durulmuş kumaşında, kalıcı leke olarak işaretlenenlerin, hafızadan, görünürlükten ve yaşamdan sökülüp atılmak istendiği büyük devletçi kürtajdır.

Operasyonelliği en zalim yerinden okuyan kapitalizmin, 1980’lerde işe koştuğu büyük saldırının, memleket topraklarında 2000’lerde yazdığı “diriliş” destanı, rasyonalizasyon ve büyük ıssızlaştırma harekatının genişletildiği bir dönemim kavşağı olarak okunabilir. Devletin kendisi kuralsızlaştırılırken, yaşamın tüm hücrelerini “yasa” sopasıyla çitlediği ceberrutluğunun, yeni ve yoğunlaşarak serpildiği bir dönemin şafağıdır 2000’li yıllar.  Mülksüzleştirme, vasfsızlaştırma ve yoksunlaştırma  stratejisi olarak tecritin, giderek gettolaştırmanın önünü açan yeniden dizayn politikaları, kolektifin lanetlendiği, sentetik ve kimyasal yeni hayatların ambalajlanıp hijyenleştirildiği,  güç yoğunlaşması sürecidir. Sistemin bütünleştirici zorbalığı, kolektifin dokusunu parçalama işlemini sistematik hale getirir.

Mahallelerden sitelere, bütünlemelerden yaz okullarına, bilgiden çan eğrisine, koğuş sisteminden F tipine, meslekten kariyere, meydanlardan AVM’lere, kamusalın, hiçbir zaman kamuya bırakılmamış devletçi parsellerinin, piyasaya terk edildiği büyük de-regilasyon-düzensizleştirme projesinin, üzerimize boca edilmesinin adımlarını görenler, yeryüzünün lanetlenmişleridir.

 

Devlet düzensizleşir ve zoraki üstlendiği kamusal görevlerinden arındırılırken, sopası her zamankinden daha kalın olacaktır. Yaşama dair tanımlanmış yegane sorumluluğumuz; “unutmak”, “uzlaşmak” ve ceset taklidi yapamıyorsak, devletin bizi cesede dönüştürmesinin her biçim ve yöntemine razı olmaktır.   Hayatlarımız kışla örgütlenmesine dönüştürülür ve F tipi yaşamdır “büyük resmin” çizdiği ufuk.

Düşünmek, konuşmak ve ifade etmek, yasağın kutsal üç emridir. Tanrı ölmüştür ve “yaşasın şirket devlet”tir gaibin yeni sesi ve tiz sesiyle: “ Gözlerinle sev dünyayı ve gördüğünü senin için kodlayan bir akla itaat et!” der utanmadan.

Dışarda mevsim bahar gibidir ve baharın artık görülemediği otobanlarda herkes “Seni arabandan bilirim” bakışlarıyla süzer birbirini. Biz Türkçe’ye “seni hapishanenden bilirim” olarak tercüme ettik bundan sonrası için. Biz sizi, ruh standartları enstitüsünün F tipi acentalarında “standartlaştırılmaya” yatkınlığınızdan bileceğiz.  Ama biz, birbirimizi böyle bilmeye yatmışken, direnenler en dolayımsız haliyle tecriti yaşamaktadırlar ve biz “onları” pek bilmeyiz nedense.

F tipi hapisanelerin tek tipleştirmeye dayalı rasyonalitesi, mutlak biçimde yalıtılmış ve hijyenleştirilmiş, “boşaltılmış” alanları ve tarihsizleştirmeyi hedeflerken, benlik yıkımını olağanlaştırır. “İçeri ve dışarı nerede başlar, nerede biter?” sorusu cezaevi gerçeğini hafifletmez, aksine, dışarda olanın “uzlaşması”nı yüzüne çarpmak için sorulması gereken bir sorudur. Sorulmalıdır çünkü “orta sınıflaştırılan” toplumun, yalancı ve gerçekleşmesi olanaksız “birey” tahayyülü ile tecrit genelleşmiştir.   Öyle ki, kendimizden dahi tecrit edildiğimiz yaşamlarımızdan ve kapatılmışlığımızın yıkımından kaçan taşıyıcılar olarak, hapisanelerden habersiz, korkak ve uzağızdır. Komiğizdir, ama halimize gülecek idrakten de yoksunuzdur. Ve  Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz’ın derin koalisyonunun yeraltında örgütlediği büyük tecritin, dışardan çok içerde büyük bir dirençle karşılaşma sebebini de idrak edemeyiz. Uzaktır bize, gözden ıraktır ve gönül de hayli meşguldür. Devletin gazla boğmaya çalıştığı, kimyasalla ve ateşle yakıp kül etmekten geri duramadığı gerçeklik ise bireysellik hülyamızın, dolayımlandığı için görmeye üşendiği tecritin, içerdeki çıplak gerçekliğidir. Direnişte katledilenler için “zaiyat umduğumuzdan az oldu” cümlesini kurabilen, “düzen ve istikrar” sevicilerinin, savunmasız insanları topluca imha etmekte gösterdikleri kararlılığın arkasında, suçüstü yakalanmışlığın getirdiği öfke vardır. Oysa ölümleri “zaiyat” olarak niteleyen zimmetçi akla suç üstü yapacak bir idrak de ortalıkta görünmemiştir. Bu haksız öfkeye ve sistematik kine dur demeyen biz “dışardakiler”, F tipi hücrelerin olağanlaştığı bir sistemde çoktan teslim alındığımız ve çoktan iç yıkımı gerçekleşmiş bir toplu ölümü yaşadığımız gerçeği ile yüzleşebilecek miyiz?

Oya Yağcı’nın Diğer Yazıları…

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr