Gidenlere…

Gidenlere…

MEHMET CABBAR | “Nasıl öfkelenmem gerektiğini anlatmaya çalışanlar var ya, nerde durmam gerektiğini vurgulayanlar, nasıl yürümem gerektiğine karar vermeyen çalışanlar, işte onlar Pirsus’ta ve daha öncesinde olan ne varsa, hepsinden -kelimesiz, amasız, ikirciksiz- sorumlular…”

gidenlere
Mehmet Cabbar

Kelimeler o kadar zor ki!…
Söylem zayıf, hareketin etkisi her vakitten daha az, insan en karanlık zamanlarında ki kadar yoksun.
Soluk yetmiyor artık. Hınç, öfke ve bilinç; bütünlük algısından kopmuş, uzuvlarla beraber saçılıyor ortalığa. Ve hiç bir karede buzlama yok. Her resim açık. Tamamı senin, tamamı benim.
Uyanılmış günün, onun devamının, ve sonra gelecek olanın hepsi ölüyor. Sen yaşatmak istedikçe sürekli dışarıda dolaşan kolcuları var azrailin. Oyuncak arabaların tekerleri kopmuş, artık herkes biliyor.
İnsanlar ölüyor. İnsanlık düşmanları hiç boşluk vermeden insana dair olanı öldürüyor. Sıkışmış, köpek gibi yalnız, soluksuz kalmış, parçalanmış insanların acıları var her yerimde. Gidenler, artık olmayanlar, hepsinin yarası kabuk bağlamayan etimde.
Uzak olanın, sayı olanın, yarından sonra bir çokları için ‘ayrıntı’ -ne kolay değil mi?- kalacak olanın uyutmadığı bu gece, bundan ayrı her şey olabilecekken, yazım sert, kafam net, öfkem billur ama yitirme duygum o kadar büyük ki!..
Ölümler hep kalleş, öldürenler hep katil, ölüp gidenler hep kahraman olacak olsa da, öldüğümüz, topluca katledildiğimiz, o kadar gerçek ki. Parklarda ölüyoruz artık. Binaların önünde kol geziyor canımızı isteyenler.
Canımızı isteyen insanlarla dolu sokaklar. Hükümet yönetip, televizyonlarda konuşan vampirler ülkesinde oturmuş, bizi neden öldürmek istediğini, ne kadar az öldüğümüzü, neden ölmemiz gerektiğini anlatıyor adının önüne bilimsel sıfat koyan puştlar.
İnsanın acısıyla büyüyenler var her yerde. Bilmeden konuşmayı seven, kendini yücelten, yüce olan her şey için insanlığından vazgeçen sülükler. Artık, yeryüzünde kan emen en büyük yaratık insan.
Nasıl öfkelenmem gerektiğini anlatmaya çalışanlar var ya, nerde durmam gerektiğini vurgulayanlar, nasıl yürümem gerektiğine karar vermeyen çalışanlar, işte onlar Pirsus’ta ve daha öncesinde olan ne varsa, hepsinden -kelimesiz, amasız, ikirciksiz- sorumlular.
Tolerans sınırlarıyla öldürüyorlar bizi. Tahammülle yok ediyorlar. İki çekirdek bir dirhem avuntusuyla verdikleri ne varsa, işte ona güvenerek vuruyorlar. O kadar da rahatlar ki! Kürsü arkasında yapılan açıklamalar da konuşan herkesin en büyük mimiği olmuş soğukluk.
Nasıl olsa, parçalanmış insan bedenleri arasında umut arayan çığlıklar kimsenin kulaklarını sağır etmiyor. Acılar demir kızgınlığında yakmıyor acıtanları. Ve öldürene yön gösteren, yordam öğreten o kadar iyi biliyor ki insanlığın baş ucunda yatan hantallığı, o kadar güveniyor ki ona…
Bu coğrafyada ölümün hep kapısında dolaştığını bilen devrimci insanlar, düşmeyen insan iradesinin yanında yer aldıkları, oyuncak topladıkları, güldükleri, sevindikleri, mutlu oldukları için öldürüldüler.
Barbarlık, karanlık, hep başka adlarla anılsa da, hep bir başka yöntemi kullansa da, zihniyetini başka birisi uygulasa da; asıl ip, asıl sahip rahatını zerre bozmadan devam etse de hayatına kaldığı yerden; çomakları, çomak sokmaya niyeti olanları bilin isterim.
Otuz iki kişiye, mücadelelerine, emeklerine, paylaştıklarına sonsuz saygıyla…

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr