Güleç Bir Yiğidin Rutin Kahramanlık Hikayesi

Güleç Bir Yiğidin Rutin Kahramanlık Hikayesi

Zeynep Karaoğlu | Anısı kavga gerekçemiz; özgürlük düşü, onurumuzdur. Aydın ise insan olma derdini taşıyan bir güzel ruh olarak, hiç kuşkusuz ölümsüzdür.

1
Zeynep Karaoğlan

Aydın Erdem, Amed’de, Dicle Üniversitesi’nde Matematik bölümü öğrencisi yurtsever bir gençti. 23 yaşındaydı. 6 Aralık 2009’da, kent merkezindeki bir eylemde, polis tarafından yakın mesafeden, hedef gözetilerek katledildi. Şu sıralar katlinin 5. yıldönümü.

Yazının sonunu beklemeden söyleyelim: Anısı kavga gerekçemiz; özgürlük düşü, onurumuzdur. Aydın ise insan olma derdini taşıyan bir güzel ruh olarak, hiç kuşkusuz ölümsüzdür.
Aydın Erdem’in hikayesi, 23 yıllık ömründen taşar, üniversite öğrencileri başta olmak üzere Kürt gençliğinin hikayesinden önemli izler taşır.
Hikaye, yoksul bir Kürt evinde başlar. Aydın, ailenin ilk çocuğudur. Onun ardından 9 çocuk daha sıralanır. 9 kişinin abisidir Aydın.

Hikayenin bu kısmındaki büyüme evresini anlatmaya lüzum görmüyoruz. Hele 7 yaşında Türkçe öğretilmesinin, okulda Kürtlüğünü inkar etmek isteyişinin bahsini hiç etmeyeceğiz. Bildiğinizi varsayıyor; bilmiyorsanız ise artık anlatmayı zul görüyoruz.

Aydın, hepimizin bildiği bu çocukluk hikayesinin ardından çoğumuz gibi üniversiteye gitmek, adının hakkını verecek bir aydınlığı taşımak ve taşırmak istedi. Kimbilir, belki de daha o zamandan biliyordu üniversitelerin “insan törpüleme aracından” başka bir şey olmadığını da tek derdi 10 kardeşin en büyüğünün omzundaki yükümlülükleri yerine getirmekti. Nihayetinde, adına “kahraman” iliştirilmiş Maraş’ın Sütçü İmam Üniversitesi’nde Matematik okumaya yollandı. Hikayenin burasında Kürtlük, sakınılan, gizlenip saklanan, dayatmalara boyun eğip öğretilen “dili” öğrenen bir şey olmaktan çıkıyor; tamı tamına bir kavga alanına dönüşüyor. Maraş’ta Aydın’ın hayatının bütünü, eline, yüzüne, konuşmasına, reflekslerine sinmiş Kürtlüğünü savunmaya adanmıştır. Zira okuduğu kent ve üniversite, Kürt düşmanlığıyla meşhurdur. Öyle ki burada Kürtlüğü değil savunmak sadece yaşamak bile türlü zulümlere göğüs germeyi gerektirir. Aydın ise yaşamak ve savunmakla kalmaz; kimlik kazanma, iradeleşme mücadelesine böyle bir kentte yaşamasına rağmen omuz verir. Bu üniversitedeki yıllarını, katledilmesi ardından bir sosyal paylaşım sitesinde paylaşılan yazıdan öğreniyoruz. Şöyle diyor, ekşisözlük’ün “exaggerate” takma adlı, belli ki hayatında irade sahibi hiçbir Kürt’le karşılaşmamış bir kullanıcısı:

“Yalnızca bir yıllığına kaldığım ve ardından okumayı bıraktığım ilim irfan yuvası olan Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi’nden arkadaşımdı. O zamanlar, henüz kendimle başbaşa kalmamış ve hayata dair değerleri sorgulamamış bir insan olarak gitmiştim İstanbul’dan 1045 kilometre uzağa. Kaldığımız yurtta tanıştım onunla. Belki de konuşabileceğiniz en düzgün, kibar, esprili ve ismi gibi ‘aydın’ bir adamdı. Kimseye zararı dokunamazdı, inanamazdım buna. İnanmadım da. 2. dönem Dicle Üniversitesi’ne yatay geçiş yaptığını çevreden duyunca bir insan hakkında onun insani niteliklerinden önce “Kürtçü, pekaka” diyerek yanındayken yüzüne gülen ve arkasından konuşabilen insanların var olduğuna şahit oldum.(…) Bir akşam haberleri izliyordum. Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Kürtler ile anılmaması neredeyse günah olan bir şey daha: Olaylar, olaylar, olaylar… Ardından bir insanın vefat ettiğini duydum; ‘Kürtçülük propagandası’ yapan bir göstericinin değil. Görüntülerde adam tam kaçarken çok yakınından silah ateşleniyor ve adam yerde. Resmini gösterdiklerinde ise beynimden vurulmuşa döndüm. (…) Yurtta konuşurken cep telefonunun ekranında sarı, kırmızı, yeşili görünce biraz da kibarlıkla anlamını sorduğumu hatırlıyorum. Sanki bilmiyormuşum gibi, o zamanki yarım aklımla! O kadar kibar bir adamdı ki, ‘Öyle işte’ deyip tatlı bir gülümseyişle geçmişti. Dostluğumuz baki kaldı. Rahat uyu tanıdığım en kibar arkadaş.”

Aydın, Dicle Üniversitesi’ne gelip de bizim türlü adrenalinlerle sürüp giden kavgamıza el verdiği anda dikkatleri üzerine topladı. Yiğit bir adamdı; ama yiğitliği, at üstünde dik omuzları, çatık kaşlarıyla poz veren birinin yiğitliğine benzemiyordu. Güleç bir yiğitlikti bu. Gözünü budaktan esirgemiyordu. Eylem organizasyonu için toplandığımızda bütün işler için gönüllü oluyor; arkadaşlarının yapmakta gönülsüzlük ettiklerini de hemen üstleniyordu. Aydın, bayrakları taşıyordu, pankartı boyuyordu, döviz hazırlıyordu, stand kurup gazete satıyordu, ötede biriyle volta atıp “paradigmayı” anlatıyordu, kent merkezindeki bir kafede Ankaralı bir okul arkadaşının önyargılarıyla kibarca dövüşüyordu, eylemin en önünde megafonla slogan attırıyordu, basın açıklamasını okuyordu, polise dikleniyordu. Ve bu sırada her nasılsa, çoğumuzun yapmayı bir türlü beceremediğini de pek güzel yapıyor, sınavlardan birer birer geçiyordu.

Öne çıkan bir başka özelliği, diyalog kurmakta gösterdiği müthiş beceriydi. Maraş gibi bir kentten, türlü hakaretlerle dövüşten çıkmış bir gencin hiç değilse bir miktar fevri davranması, karşıtlığını, anlaşılır bir refleksle, sadece devlete değil bir miktar da Türk halkına çevirmesi, vakayı adiyeden sayılır. Fakat Aydın, tam tersine, üniversitede Kürtlere, Kürt Özgürlük Hareketi’ne önyargılı yaklaşan kim varsa özel ilgi gösteriyor; bunlardan bazılarınıysa gerçekten “kazanıyordu.”

Velhasıl…

Bizim dikkatimizi üzerine toplayan bu genç adam, polisin de dikkatinden kaçmadı elbette. En fazla bir ay daha yaşasaydı, büyük ihtimalle Dicle öğrencilerinin rutini onu da bulacak; önce sabaha doğru kapısı çalınıp paldır küldür “şubeye”; oradan tek sıra halinde, kelepçeli kollarla mahkemeye; oradan mavi bir ring aracında, tel örgüler ardından daha da kuvvetli bir çağrıya dönüşen zafer işaretleriyle hapishaneye…
6 Aralık 2009’da, “Serez’in esnaf çarşısı” gibi yağmur çiseleyen Amed’in sokaklarında bir polis, yakın mesafeden, hedef gözeterek katletti Aydın’ı. Önce görgü tanıkları, ardından kamera kayıtları gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Aydın, sadece insan olduğu için değil, sadece devrimci olduğu için değil, sadece Kürt olduğu için de değil; ayrıca Aydın Erdem olduğu, o müthiş anlatıcılığı, yaratıcılığı, üretkenliği ve çalışkanlığından dolayı katledilmişti.
(Bu kısmı uzatmaya gerek yok, iki cümle yeter malumun ilanına) Katliam soruşturulmadı; kimse ceza almadı.
Aydın’ın ardından, onun da mesken tuttuğu Fen Edebiyat Fakültesi önündeki Dicle Üniversitesi Öğrenci Derneği standında Ankaralı bir arkadaş, “Onunla bugün randevumuz vardı; bana mücadelesini anlatacaktı; şimdi ölümüyle anlattı” diyordu. O arkadaş o günden sonra eylemlerin tanıdık bir yüzüne dönüştü.
Aydın’ın ardından Dicle Üniversitesi öğrencileri, binler olup ayağa kalktı. Cenazesi de, ardından yapılan eylemler de müthiş bir kalabalığa sahne oldu. Bu, yalnızca bir üniversite öğrencisinin katledilmesinin yarattığı infialin ürünü değildi; yüzlerce kişiyle durmaksızın sohbet eden devrim anlatıcısı Aydın Erdem’in anısına gösterilen teveccühün, katline duyulan öfkenin sonucuydu.

Ve elbet, katlinin gerekçesi…

Kürdistan’ın gayrimeşru mukimleri polisler ve amirleri de boş durmadı elbet. Aydın’ın ardından yapılan cenaze törenine ve eylemlere katılan öğrenciler, “arkadaşının cenazesine katılmak” ve “arkadaşının katilinin bulunmasını istemek” suçlarından onlarca yıl hapis cezalarına çarptırıldı. Rutin. Emniyet Müdürlüğü’nün sitesinin ‘hack’lenmesiyle ortaya çıktı ki, Dicle öğrencileri bir program yardımıyla tek tek fişlendi, haklarında notlar düşüldü. Rutin. Bu programda Aydın Erdem ve ondan 8 ay sonra katledilen Mahsum Karaoğlu’nun yanında “***GEBERTİLDİ***” notu düşüldü. Evet, bu da rutin!

Zulmün, baskının rutinleştiği, alışılageldik uygulamalarla sürdüğü diyarda, bir tek şey rutinleş(tirile)medi, rutinleşmeyecek: Öfkemiz. Yaptığımız bütün işlere bulaşacak; hayatımızın her anına eşlik edecek. Aydın’ın hikayesinden edinip diğerlerine eklediğimiz öfkemiz de… Öyle ya, Kürdistan’da devrimin ateşini canlı tutan en temel gıda, bu öfkeden başkası değil. Aydın’ı anarken de “üzgün olmaktan çok öfkeli”, bitkin olmaktan çok inatçı olacağız. Belki Aydın gelip de güleç yüzüyle slogan attırmayacak bize; ama biz, ondan edindiğimiz güleçlikte, çalışkanlıkta ve yaratıcılıkta yaşatacağız hatırasını. O hatıra ki, insan kalma çağrısıdır, bu dünyanın ortasında.

Yazının sonunda da aynısını tekrar edelim: Anısı kavga gerekçemiz; özgürlük düşü, onurumuzdur. Aydın ise insan olma derdini taşıyan bir güzel ruh olarak, hiç kuşkusuz ölümsüzdür.

 

Yeni Özgür Politika gazetesinin eki PolitikART’ın 155. sayısında yayınlanmıştır.

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr

Leave a Comment