Hayvanların Sessizliği

Hayvanların Sessizliği

JEAN BAUDRILLARD | “Hayvanlar ne zaman ki kendileri için tasarlanan ölüme uyum gösteremez olurlar, insan o zaman, sanki önünde yepyeni, el değmemiş bir bilimsel alan açılmış gibi, hayvanın ruhsal yaşamını keşfeder.”

Jean Baudrillard, Çeviri: Derya Yılmaz

Aşağıdaki pasajlar, Baudrillard’ın Simulacres et simulation (Paris: Galiée, 1981) adlı kitabının “Les bêtes: Territoire et métamorphoses” başlıklı bölümünden seçilmiştir, s. 187-204. Çeviride metnin İngilizce çevirisi kullanıldı, tamamı için bkz. Animals: Territory and Metamorphoses

Hayvanların günümüzde gördükleri muamele, hayvan deneylerinden endüstriyel çiftliklere kadar tüm boyutlarıyla, insanları güdümleyerek yönetme süreçlerinin bir tekrarıdır.
Lyons’da düzenlenen bir konferansta biraraya gelen Avrupalı veteriner hekimler, endüstriyel çiftliklerde gelişen hastalıklar ve ruhsal rahatsızlıklar konusunda endişe duyuyor (Science et avenir[Bilim ve Gelecek] dergisi, Temmuz 1973)

 

Tavşanlarda marazi bir kaygı hali ortaya çıktı, dışkı yemeye başladılar ve kısırlık baş gösterdi. Anlaşılan o ki tavşanlar, doğuştan “kaygılı”, “koşullara uyumsuz” hale geldiler. Enfeksiyonlara ve parazitlere karşı hassasiyetleri arttı. Antikorlar etkisini yitirdiğinden dişi tavşanlarda kısırlık görülüyor. Sanki ortada hiçbir sebep yokken, ölüm oranları artmaya başladı.

Tavuklarda histeri, grubun tamamını etkiliyor, topluca yaşanan “ruhsal” gerginlik kritik bir eşiğe varabiliyor: tavukların hepsi birden çığlık çığlığa dört bir tarafa uçuşuyorlar. Kriz sona erdiğindeyse, bir çöküntü, genel bir korku hali egemen oluyor, tavuklar kuytu köşelere sığınıyor, felç olmuş gibi kıpırdamadan ve sessiz duruyorlar.
Sonra, ilk şok ânında kriz yeniden baş gösteriyor, birkaç hafta sürebiliyor. Buna karşılık tavuklara sakinleştirici vermek deneniyor…

Domuzlarda yamyamlık görülüyor. Kendi kendilerini ısırıyorlar. Danalardaysa, etraflarındaki her şeyi –bazen ölene kadar– yalama huyu baş gösterdi. Çiftlik hayvanlarının ruhsal olarak acı çektiklerini kabul etmek şart … Bir zoo-psikiyatriye ihtiyaç var…
Bastırılma ve gerginlik üzerine kurulu bir ruhsal yaşam, normal gelişim önünde bir engeldir.
Karartma, kırmızı ışık, cihazlar, sakinleştiriciler… hiçbiri işe yaramaz. Tavuklarda, yemeğe erişimde hiyerarşi vardır – kıdem düzeni. Endüstriyel çiftliklerin aşırı kalabalık koşullarında, kıdem sıralamasının en sonunda yer alan tavuklar hiçbir zaman yemeğe ulaşamazlar. O zaman, kıdem düzenini bozup, farklı bir yem dağıtım sistemiyle yemeğe erişimi demokratikleştirme yoluna gidilir. Sonuç, fiyasko: Sembolik hiyerarşi düzeni ortadan kaldırılınca, tavukların düzeni tümden bozulur ve kronik bir dengesizlik baş gösterir. Saçmalığa iyi bir örnektir bu: Kabile toplumlarında buna benzer iyicil demokratik girişimlerin nasıl felaketlere yol açtığı malum.

Demek hayvanların çektiği ruhsal acı bedenlerine vuruyormuş! Ne müthiş keşif! Farelerde, domuzlarda, tavuklarda kanser, ülser, kalp krizi!

Makalenin yazarı, tek çarenin alanları genişletmek olduğu sonucuna varıyor: “[Endüstriyel çiftliklerde] alanlar azıcık daha genişletilse, gözlenen sorunların büyük kısmı ortadan kalkar” . Sorunlar işletmelerin kâr oranlarını düşürecek kadar ağırlaştığı için, çiftlik sahipleri hayvanların yaşam koşullarını daha normal standartlara döndürme yoluna gidebilir. “Hayvanların sağlıklı yetişmesi için, zihinsel dengelerinin de dikkate alınması şarttır.” Nitekim yazar, ilerde hayvanların da, tıpkı insanlar gibi, zihinsel dengelerine kavuşsunlar diye kırlara gönderileceğini öngörmektedir. 

“İnsancıllık”, “normallik” ve “yaşam kalitesi”nin, kârı artırmaya yönelik detaylar olduğu bundan daha iyi ifade edilemezdi herhalde. Artı-değerden hasta düşen bu hayvanlar ile, endüstriyel yoğunlaşmadan, çalışmanın bilimsel ilkelere göre örgütlenişinden ve montaj hattından hasta düşen insanlar arasındaki koşutluk açıktır. İnsanların durumunda, “insan” bilimlerini ve fabrikanın “psiko-sosyolojik” boyutunu keşfeden ‘çiftlik sahipleri’, sömürü tarzını yürek parçalayacak kadar sarsan iyileştirmelere başvurmak zorunda kalmış, “çalışma hayatının kalitesi”, “görevlerin iyileştirilmesi” gibi icatlar getirmişlerdir. Çiftlik hayvanları örneğini, montaj hattındaki insanların durumundan daha da çarpıcı kılan tek şey, ölümün kaçınılmazlığıdır.

Ölümün endüstriyel örgütlenişi karşısında hayvanların tek çaresi, yegâne başkaldırı olanakları, intihardır. Yukarda tanımlanan bütün anomaliler, intihar eğilimine işaret ediyor. Bu direnişler, endüstriyel aklın iflasına (kâr oranının azalması) işaret etmekle kalmıyor, uzmanların mantıki akıl yürütmelerine de ters düşüyor. Rasyonel mantık, reflekse dayalı davranışlar ve makine-hayvan anlayışına dayalı mantık, bu anomalileri açıklayamaz. Onun için hayvanlara da bir ruhsal yaşam –akıldışı ve yolundan çıkmış bir ruhsal yaşam– bahşetmek, onları da liberal ve hümanist terapiye emanet etmek gerekmiştir; ama nihai hedef asla değişmeden: ölüm.

İşte, hayvanlar ne zaman ki kendileri için tasarlanan ölüme uyum gösteremez olurlar, insan o zaman, sanki önünde yepyeni, el değmemiş bir bilimsel alan açılmış gibi, hayvanın  ruhsal yaşamını keşfeder. Tıpkı mahkûmları dosdoğru ve tam anlamıyla kapatmak imkânsız olduğunda, tutuklu psikolojisinin, sosyolojisinin ve cinselliğinin keşfedilmiş olması gibi. Mahkûmların hapishaneye katlanabilmeleri için özgürlüğe, cinselliğe ve “normalliğe” ihtiyaç duydukları keşfedilir – tıpkı  endüstriyel çiftliklerde yetiştirilen hayvanların, norma uygun şekilde ölmek için belli bir “yaşam standardına” ihtiyaç duymaları gibi. Burada hiçbir çelişki de yoktur. İşçinin de, üretkenlik buyruğuna daha iyi cevap vermek için sorumluluk almaya, bir nebze özyönetime ihtiyacı vardır. Herkesin, uyum göstermek için bir ruhsal yaşama ihtiyacı vardır.
Ruhsal yaşamın –bilinçli ya da bilinçdışı olsun– doğuşunun başka hiçbir sebebi yoktur. Bu mefhumun altın çağı, ki hâlâ devam ediyor, hayatın bütün alanlarında rasyonel bir toplumsallaşmanın imkânsız olduğunun anlaşılmasıyla aynı döneme denk gelir. İnsanı sihirli bir değnekle “rasyonel” davranışlara indirgemek mümkün olabilseydi, ne insan bilimleri ne de psikanaliz var olurdu. Karmaşıklığı sonsuza kadar gidebilen bir ruhsallık keşfedildiyse, bunun tek sebebi, ölene kadar sömürmenin (işçi), ölene kadar kapatmanın (mahkûm), ölene kadar yedirmenin (hayvanlar) imkânsız olduğunun görülmesidir.

Sonuçta, hayvanların izlediği yol, delilerin ve çocukların, cinselliğin veya zencilerin izlediğinden farklı değildir. Dışlama, tecrit, ayrım ve nihayetinde kaçınılmaz geri dönüş mantığı – toplumun tamamının, sonunda delilik, çocukluk, cinsellik, aşağı ırklar aksiyomları üzerinden hizalandığı o geri dönebilir şiddet. Hayvanlar, tıpkı ölüler ve diğer pek çokları gibi, imha yoluyla içe alma yönündeki bu kesintisiz süreci izlemişlerdir: önce tasfiye, ardından yok olmuş türleri konuşturma, kendi yok oluşlarını itiraf ettirme süreci. Vaktiyle delilerin, çocukların, cinselliğin konuşturulduğu gibi (Foucault), hayvanları konuşturmak. Hayvanlar söz konusu olduğunda bu durum büsbütün inanılmazdır, zira insanlarla aralarındaki ittifak bozulalı beri insana dert olan kestirilmezlikleri, tam da konuşmamaları olgusuna dayanır.

Vaktiyle suskun olan deliler, şimdi herkes tarafından işitiliyor; saçma ve anlaşılmaz mesajlarını çözecek sistemi keşfettik. İlkellerin sesi de duyuluyor artık; saklandıkları yerde bulunuyorlar, seslerine kulak veriliyor – artık hayvan değiller. Levi-Strauss, ilkellerin zihinsel yapılarının bizimkiyle aynı olduğunu gösterdi; psikanaliz Oeidipus’un ve libidonun peşine onları da kattı – kodlarımızın hepsi onlarda işledi, onlar da bu kodlara cevap verdiler. Bir zamanlar onları sessizliğe gömmüştük, şimdi konuşmaya gömüyoruz. Elbette “farklı” bir konuşma söz konusu, ama bu bizi yanıltmasın: Yeni düzen de eskisinin aynısı. Aklın emperyalizmi gitti, farklılığın neo-emperyalizmi geldi.

Aslolan, anlam imparatorluğundan, anlam paylaşımından hiçbir şeyin kaçamaması. Kuşkusuz, bütün bunların gerisinde, aslında ne deliler, ne çocuklar, ne ilkeller bizimle konuşuyor – onlar hakkında esasen bir şey bilmiyoruz. Ama yeter ki Akıl zevahiri kurtarsın ve hiçbir şey sessizliğe yakalanmasın.

Onlar, hayvanlar, konuşmazlar. Konuşmanın gittikçe arttığı, itiraf etme ve konuşma zorlamasının damgasını vurduğu bir dünyada, sadece onlar dilsizliklerini koruyor; bu yüzden bizden gittikçe uzaklaşmakta, hakikat ufkunun gerisine çekilmektedirler. Ama bizi onlara yakınlaştıran da budur. Önemli olan, hayatta kalmaları yönündeki ekolojik problem değil, daima ve hep, sessizlikleridir. Herkesi konuşturmaya azmetmiş, göstergelerin ve söylemin egemenliğine girmiş bir dünyada, hayvanların sessizliği anlam düzenimize giderek daha fazla musallat olmaktadır.

Tabii, her türlü yola başvurarak onları konuşturmaktan geri kalmıyoruz – bu yolların kimileri diğerlerine göre daha masumane. Fabllarda konuşturulduklarında, insanın ahlak söylemini dillendirirler. Totemizm kuramında, yapısal söyleme dayanak oluştururlar. Her gün, laboratuvarlarda konuşturularak, “nesnel” –anatomik, fizyolojik, genetik– mesajlarını iletirler. Kâh erdemin kâh günahın metaforu olur, enerji ve ekoloji modeli işlevi görür,  biyonikte mekanik ve biçimsel bir model olur, bilinçdışının fantazmatik kaydı rolü oynar, ve nihayet Deleuze’ün “hayvan oluş”unda arzunun mutlak teritoryasızlaşmasının modeli haline gelirler (paradoks: teritoryal canlıların en hası olan hayvanı, teritoryasızlaşmanın modeli haline getirmek).

[Hayvanların gelişigüzel gezindiği fikri efsaneden ibarettir; nitekim, bilinçdışını ve arzuyu başıboş ve göçebe olarak tasvir eden güncel kuramlar için de aynı şey geçerlidir. Hayvanlar hiçbir zaman gelişigüzel gezinmemiş, teritoryalarından hiçbir zaman kopmamışlardır. Modern toplumun kısıtlamalarına karşı, özgürleştirici bir fantazma âlemi resmedilir: doğanın ve hayvanların yabanıllıkla, “bütün ihtiyaçları karşılama” özgürlüğüyle tanımlandığı bir temsil – ki bu sonuncusu, günümüzde “bütün arzuları gerçekleştirme” özgürlüğü biçimini almıştır, çünkü Rousseau’culuk, günümüzde güdülerin belirsizliğine, arzunun başıboşluğuna ve sınırsızlığın göçebeliğine dönüşmüştür. Ama alttaki esrarlı hikâye değişmez: kendi patlamaları dışında hiçbir ereği olmayan, dizgininden boşanmış, kodlanmamış kuvvetler. İmdi, içinde herkesin istediği gibi gezindiği, sınırları veya teritoryaları olmayan, özgür ve bakir bir doğa hiçbir zaman var olmadı – böyle bir doğanın ayna işlevi gördüğü egemen düzenin hayal gücü dışında, hiçbir yerde. Tam da ekonomik sistemin ve sermayenin teritoryasızlaşma düzeni olan şeyi, ideal yabanıllık (doğa, arzu, hayvanlık, rizom vs.) olarak yansıtıyoruz.  Ne hayvanlar, ne de vahşiler, bizim düşündüğümüz anlamda bir “doğa” tanırlar; onlar için sadece teritoryalar vardır: sınırlı, işaretlenmiş, karşılıklılığın esas olduğu alanlar.][1]

Hayvanların bilinçdışı yoktur, çünkü bir teritoryaları vardır. İnsan, bilinçdışına, ancak teritoryasını kaybettiğinde sahip olmuştur. İnsanın teritoryaları ve başkalaşımları aynı anda elinden alınmıştır – bilinçdışı, bu kaybın durmadan, umutsuzca yeniden sahnelendiği bireysel yas yapısıdır, hayvanlar da ona duyulan özlemin ifadesidir. Dolayısıyla, hayvanların önümüze koyduğu soru şudur: Zaten nicedir, aklın çizgiselliğinin ve birikiminin etkilerinin ötesinde,  bilincin ve bilinçdışının etkilerinin ötesinde, bu yaban, sembolik tarza göre yaşamıyor muyuz – sınırlı bir alan üzerinde sınırsız bir devir ve geri dönüş? Kültürümüzün, belki de her türlü kültürün ideal düzeninin ötesinde, güç birikiminin, nihai özgürleşmenin ötesinde, patlamadan ziyade içe patlamayı, güçten ziyade başkalaşımı, özgürlükten ziyade yükümlülüğü ve ritüel başkaldırıyı, teritoryal döngüyü… hayal etmiyor muyuz?

Ama hayvanlar soru sormuyor. Onlar sessiz.

 

[1] Köşeli parantez içinde verilen kısım özgün metinde dipnot olarak yazılmıştır – ç.n.

Kaynak: http://www.e-skop.com/skopbulten/hayvanlarin-sessizligi/2622

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr