İktidarlara karşı zırhlanmak: Sınıflarötesi bir mücadelede depresyonun yeri

İktidarlara karşı zırhlanmak: Sınıflarötesi bir mücadelede depresyonun yeri

CANAN COŞKAN | Umudu yüksek olanın depresyonu az olur evet; fakat o umudun içeriği tıngırdıyorsa göçmez mi o zırh? Gerçekçi hedefler koyarak, özgürlüğümüzden kaybettiğimiz alanları, eşitliğimizden kaybettiğimiz hakları talep ederken örgütlendikçe zırhımız daha kalınlaşmayacak mı? Kalınlaşan zırh beraber daha kolay taşınmaz mı? Özgürlük için savaşanlar hiç mi depresif dönemlerden geçmiyor?

iktidarlara-karsi- zirhlanmak-siniflarotesi-bir- mucadelede- depresyonun yeri
Canan Coşkan

“Ancak depresyona karşı savaşta yenilirseniz bir pesimiste dönüşürsünüz!” – Cioran

Psikolojik tanıların hem bireysel hem de toplumsal düzlemde sisteme ait döngülerin devamında nasıl kullanıldığını, psikolojik yaftalama (etiketleme) süreçlerinin diğer bütün ötekileştirme süreçleri gibi iktidarı her gün yeniden üretmekten başka bir işe yaramadığını artık az çok biliyoruz. Bundan 5-6 sene öncesine kadar bu yaftalamanın bir parçası olan psikolojik sıkıntılardan depresyonun durumu ise son yıllarda biraz daha farklılaştı. İlginç bir sınıflararası geçişkenlik örneği yaşanıyor depresyonda: İnşaat işçisiyle pres işçisi “depresyondaymışım, ondan böyle isteksizmişim, dinlenmeye ihtiyacım varmış, uyku ilacı yazdılar” diye “makul” bir açıklama getirebiliyor durumuna; cebindeki karttan başka güvencesi olmayan plaza çalışanıysa “uygun fiyatlı bir terapiste ihtiyacım var, bu ilaçla çözülecek iş değil” diyebiliyor. Ağır depresyonda olduğu belirtilen Andreas Lubitz’in Germanwings uçağını düşürdüğü iddiasından sonra  Franco Bifo Berardi şöyle demişti: “İntihar eğiliminde yaşanan bu inanılmaz büyük artış ile rekabete yönelik neoliberal baskının zaferi arasında bir ilişki söz konusu. Ve tabii ruhsal güçsüzlüğün yaygınlığı ile ancak birbirine bağlı ekranlar aracılığıyla bir araya gelebilen bir neslin yalnızlığı arasında da bir bağlantı mevcut”. Haliyle depresyona yaklaşımlarımız alkol ‘terapileri’nden, dost kucaklarına, deneyim değişikliklerinden antidepresan kullanımlarına, alternatif iyi-leş-me yöntemlerinden ücretini kaldırabileceğimiz terapi seanslarına kadar değişiklik gösteriyor.

Toplumsal Olarak Depresyon Nedir?

Şöyle hızlı bir başlangıç yapalım: Çaresizlik ve içe kapanıklık depresyonun sonuçlarıdır, sebepleri değil. Depresyon sosyo-psiko-biyolojik bir süreçtir ve özellikle majör depresonun ne yazık ki çevreyle etkileşim halinde gücünü gösteren genetik kökeni de mevcuttur (Risch vd., 2009’a rağmen Cai vd., 2015). Bazı insanlar diğerlerine göre aynı yaşam şartları altında farklı oranlarda depresif belirtiler veya depresyonlar gösterebilirler. Farklı yaşam koşullarında olan insanların depresyon seyrinin farklılaşması ve gözlenebilir semptomların değişiklikler göstermesi hatta zaman zaman belirgin semptomlar gözlemlenmeyecek kadar sıra dışı seyretmesi mümkündür. Fakat depresyon sıklıkla neoliberal emek ve duygu sömürüsüne ve neoliberal sistemden de bağımsız olabilen her tür güç ve faşizm kökenli yaşamsal eşitsizliklere karşı uzun süreli (sosyal veya bireysel) direncin sonuç alamamasıyla ve hatta bu dirence iktidar tarafından şiddetle karşılık verilmesiyle vuku bulur (örn., Uysal, Alıcıoğlu, & Tosun, 2015). Tabii bunun haricinde yas, kronik hastalıklar ve benzeri sebeplerle de ortaya çıkabilir.

Psikolojik tanı (bir danışana psikolojik bir rahatsızlık yaftası yapıştırılması) temelde anormal olanı tanımlamak, uyumsuzluğu ve işlevsizliği keşfedip tanılamak ve en sonunda doğalı dönüştürmek suretiyle sisteme yarayacak uygun bireyler yaratmak üzerine kurgulanıyor. Böylece depresyon ana akım psikolojilerde bir duygu durum bozukluğu, iç veya dış kaynaklı bir işlev yetersizliği olarak adlandırılıyor. Örneğin tedavi, beyindeki bloklanmış reseptörlerin daha fazla seratonin salgısı yapabilmesini sağlayan kimyasal müdahaleleri içerirken, terapi bilişsel süreçlerin sağaltımını kalıpçı biçimde yaparken bir yandan da kişinin zihnini, temelde kişiyi bir otomaton olarak görüp ödevlerle ‘besleme’yi sağlayabiliyor. Bu bireyin özneleşme ve özne sökümü yapma imkânı bulamadan sistem mekanizmaları tarafından toplumca ve toplumsal kurumlarca kodlanılmış düşünsel, duygusal ve davranışsal öğeler temelinde dönüştürülmesi riskini taşıyabiliyor.

Özellikle kişinin toplumdan, haliyle toplumdaki sorunlardan kopuk ele alındığı, özerk bireyliğinin aktif bir özne olmaktan çıkarılıp pasif bir kukla olarak algılandığı yaklaşımların sorunları artık fazlasıyla tartışılmaya, sorgulanmaya başlanmıştır: “İlacını al ki işine gidebilesin – yeni buzdolabının ikinci taksidi bitmedi daha; hafifini al ki iş yerinde salya akıtmayasın – diğer çalışanların gözünü açmayasın”, “Dünya böyle, düşünce tarzını,  sürekli tekrarladığın hatalı şemayı değiştir ki yarın AVM’den yeni bir tüketim nesnesi edinerek ya da bir hobi kursuna katılarak gündelik hayat işlevlerine devam edebilesin”. Halbuki depresif haller illa tedavi edilmesi gereken  psikolojik süreçler değildir; daha doğrusu depresyonun tek tedavisi ilaç değildir. Çoğu zaman, hafif düzeyli depresif semptomlar, olağan tepkilerin dışına taşan (ve kişi dışında insanların psikolojik ve fiziksel bütünlüğüne zarar vermeyen) birçok duygu, düşünce, davranış gibi topluma uyumsuzluk ve yaratıcılık açısından güçlü bir silah olabilir. [1]

Depresyon tezahürleri sınıfsaldır elbet fakat depresyon aslında beklendiği gibi, tahmin edilen yönde sınıfsal değildir. Bu son nokta bizim barutumuz. Psikolojide, hele klinik psikolojide sınıf tanımı öyle Bourdieu’nün habitus’unu, Bakunin’in halk-devlet ilişkisini, Foucault’nun etnik katmanlaşma gözlemlerini ve daha nice yerli yerinde tespiti içermez. Kapitalin sonuçlarına odaklanarak sınıfı tanımlar: Kişinin eğitimine, gelirine ve temel ihtiyaçlara erişimine göre toplumu kafadan üçe, bilemedin dörde ayırır (halbuki toplum hallaç pamuğu gibi ayrım ayrımdır; hatta iktidar vurdukça ayrılır). Hal böyleyken depresyonun sınıfla ilişkisinden bahsim sınırlı kalacak ama bize temel bir fikir de verecektir diye umuyorum.

2003’te yapılan bir meta-analiz[2] çalışmasına göre, gerçekten de depresyonda “sınıf” eşitsizlikleri var: Depresyonun “düşük sosyo-ekonomik sınıf”ta daha fazla görüldüğünü belirtiyor çalışma (Lorant, Deliège, Eaton, vd., 2003). Detayına inince görüyoruz ki bu sosyo-ekonomik sınıf tanımının içine eğitim dahil edilse de edilmese de sonuçlar aynı: Geliri düşük olanın depresyon tanısı alma ihtimali daha yüksek. Başka bir derleme makaledeyse sosyo-ekonomik orta hattın altında kalanların üstünde kalanlara oranla 2.4 kat daha fazla majör depresyon tanısı alma riski olduğundan bahsediliyor (Saraceno, Levav, & Kohn, 2005).  Diğer bir deyişle  depresyon yaftalaması solun sürekli tahmin ettiği yönün tersinde çalışıyor. Ve son olarak nesiller arası boylamsal bir çalışmada ebeveynin eğitim ve gelir seviyesinin çocukta depresyon riskini arttırdığı fakat ebeveyn depresyonunun çocukta eğitim ve gelir düzeyini azaltmadığı; diğer bir deyişle depresyonun sosyal seçilime değil, sosyal sebep-sonuç ilişkine dayandığı bulunmuş (Ritsher, Warner, Johnson, & Dohrenwend, 2001). Bunlar, depresyonun bir burjuva hastalığı değil,  tam aksine bir proleter tahakküm mekanizması olduğunu destekler nitelikte en kuvvetli üç örnek (ilgili yazındaki diğer örnekler saymakla bitmez).

Evet, bu lanet şey var, varlığını inkar etmenin ötesine nasıl geçelim peki?  Bu soruyu sorarak başladım, şimdi de depresyonu bir direniş silahına dönüştürüp dönüştüremeyeceğimiz hakkındaki düşünce kasılmalarıyla sürdürüyorum.

Öldürmeyen depresyon kuvvetlendirir mi?

Yukarıda bahsettiğim araştırmalarda da birçok sorun var elbet. Örneğin, depresyon tanılamasında hangi kriterler kullanılmış, örneklemler antidepresan kullanan danışanlar mıymış? Bunlar gerçekten de ana akım bilim tacirlerinin elinde oyuncak olan konular ve sorular. Daha eleştirel bakış açısından ise depresyonun psikolojik bir rahatsızlık olup olmadığını bile tartışabilir, tedavi ve terapi süreçlerinin tahakküm mekanizmalarının sağaltım işleminden başka bir şey olmadığını kabul edebilir ve hatta intiharın savunusunu bile yapabiliriz. Yapmalıyız da zaten. Toplumsal sağlığı bireyin sağlığına indirgemekle bireyin sağlığını toplumsal normlara göre belirlemek arasında gidip gelen iktidar yanlısı anlayışlardan etno-kültürel ve eşitlikçi yaklaşımlarla sıyrılmalıyız bizi hasta eden düzene çomak sokmak için. Fakat bütün bu eleştirel bakış içeriği iki durumu değiştirmeye yetmiyor: 1) Sistem dediğimiz tahakküm mekanizmaları -adı depresyon veya başka bir şey olsun- insanın beyninde nörokimyasal değişimler yaratmayı başarmış yani bir beyin mikseri görevi görmüştür ve görmektedir; 2) Depresyondan rahatsız olan ve buna kendi kendilerine veya farklı desteklerle çözüm üretmek isteyen insanlar vardır, diğer bir deyişle “iyileşme” biçimini seçme hakkı vardır. Bu anlamda depresyon olarak tanımlanan veya tanımlanmayan, kısaca yaşamdan memnuniyetsizlik ve kendini tatmin, doygun hissedememe, boşluk hissi ve hareketsizliğe meyil ve benzeri şeklinde tanımlayabildiğimiz her şeyi dahil edelim buna.

Toplumu sınıflara ayıran tahakküm aygıtları yarattığı depresyonun sirayetlerini de sınıflara ayırır. Bir işçinin yaşadığı depresyonla bir plaza çalışanının yaşadığı depresyon bir değildir fakat ikisi de depresyondur (Hill, 2015). İşsiz de intihar eder, sığınmacı da. Fakat mesela toplumun psikolojik normlarından kendilerini tamamen soyutlamış olanların intiharlarına sık rastlamayız, çünkü psikolojik örüntüleri farklıdır, başka türden, daha soyutlanmaya yatkın bir koruyucu kalkanları vardır. Konur’un Yaşar Abi’si güzel örnek oldu son dönemde buna. Hatırlayalım sözünü, sözümüzü: “Biz direnenler elbet taş atacağız, bir elimiz hep taşta”. Muzaffer Sarısülük ayrı güzel bir örnektir; onu da hatırlayalım: “Maddi tıp şeytandır”. Koruyucu kalkanların gerçekliğini görüyoruz burada. Ve işte sınıftanımazlardır! Hiyerarşi algıları yoktur, ya da var olanı tamamen reddederler. Mesela 10 yaşında bir çocuk, 20 yaşında bir züppe ve 50 yaşında bir profesör onlar için birdir (ama çocukları daha çok severler hep).

Ana akım tanı, tedavi ve terapi süreçlerini takip ettiğimizde, depresif dalgalanmaları veya orta düzeyli depresyon sıkıntısı olan bireyi bulduğumuz yer uyuşma, toplumu bulduğumuz yer ise eylemsizleşme olarak karşımıza çıkıyor. Eşitlik ve özgürlük için mücadele eden bizlerin, tahakkümden çıldıran bizlerin ihtiyacı olmayan her şey demektir bu. Ne Yaşar Abi gibi elimiz taş tutar ne de Muzaffer Abi gibi ilaçtan uzak dururuz bu durumda. Kaç kere taş attığımızı, kaç kere kendimizi tüm insanlardan uzaklaştırdığımızı hayal ederiz fakat gözümüzü açtığımızda ellerimiz bağlı, avcumuzda bir hap.

İnkar bir intihar türüdür: Depresyon yok demek kolaya kaçmak ve hatta sadece kaçmaktır. Depresyon, en azından ana akımcıların tanımladığı haliyle var. Bilimsel metodolojiyi sorgulasak bile ölçülen ve etki-tepki mekanizması tanımlanmış “bir şey” var. Bu bir şey, isterseniz adı depresyon olmasın, sistem eliyle getirilmiş, komünal topluluklarda ortaya çıkmayan, “modern ve postmodern” bireyci insanı rahatsız eden bir şey (Ratner, 2011). Suçlusu belli, hedefi belli. Tahakküm sistemlerini ateş altında bırakmalı. Peki neyle? Sistemin yarattığı, ardından sistem ajanlarının tanımladığı bir sıkıntı hali yine sistemin sunduğu koşullarda bu ajanlar tarafından çözülemez bir hale girmiş durumda. Uyuşturan ve eylemsizleştiren ilaç da terapi de çoğunlukla yeniden depresyona dönüşlerle sonuçlanıyor. Ya da kişinin özerkliğini ihlal eden türden fikirsel tecavüzlerle düşünce deviniminde anaforlar oluşturarak yeni gerçeklikler veya illüzyonlar kurgulanıyor. Bundan mağdur olmayıp hayatından keyif alan için sorun “yok” belki ama bizim gibi arafta kalmış hissedenler için ciddi bir sıkıntı var. Ölecek kadar yılmamış, devam edecek kadar güçlü hissetmeyenler için belki bir cevap olur bir sonraki paragraf.

Sır olmayanı paylaşalım o zaman: Bütün o hissettiklerimiz, o değersizlik, çözümsüzlük, bunalım, çaresizlik… Tamamı gerçek. Burada işte, toplumla bizim aramızda; öylesine tutulur hisler. Bugüne kadar gördüğümüz direnişlerde en kuvvetli zırh hep gerçeklik zırhı oldu.  Neden depresif duygularımız kuvvetli bir zırha dönüşmesin? Rahatsız oluşumuzun sisteme ait ismini, sistemi vurmak için kullanmak, bunu bizim gibi hissedenlerle paylaşmak neden zor olsun? Bahsettiğim basitçe “Ben depresyondayım yoldaş!” demek değil, depresyonda değilmiş gibi üzerimize çöken tahakküm mekanizmalarını bir silkinmeyle atmaktan da bahsetmiyorum. Bunca şahit olduğumuz baskıya, yıldırmaya gündelik hayat dahilinde müdahilliklerle ufak delikler açmaktan söz ediyorum.

Depresyon bu çağın hastalığıysa bunu üreten sebepler için kimin sorumlu olduğunu, sürdüren müdahale yöntemlerini kimin pazarladığını biliyoruz. Kaynağı belliyken, neden kaynağa sağlam bir yansıtma yapmayalım? Değersizlik hissini alıp patronun karşısında “Sensin ulan bunun sebebi!” demek zor belki kredi kartındaki borçlarla. Fakat bunu bizim gibi hissedenlerle paylaşsak belki de biz dedikten sonra dillendirecek 10 kişi daha çıkar. Çok tahammül edenlerin tahammülü tükenir bu değersizleştirmelere. Çözümsüzlük mü? Neden ortada çözülememiş bir şey yokmuş gibi davranalım? Gezi’den sonra forumlarda yaşanan çözümsüzlüklerle az eylemler düzenlenmedi… Bunalım? Parktaki bankta oturan asık suratlının derdi de aynıdır belki, neden konuşmayalım? Fabrika önünde grev yapan işçilerden biri evine dönerken iktidarın kanlı elinin de tehdidiyle kendi canından caymayı düşünmemiş midir hiç? Onun grevindeki “yeter” ile plaza eylemindeki “yeter” birbirine yetişir mi? Şimdilerde sokağa çıkıp “yeter ulan” diye bağırmaktan daha tehlikeli bir aktivite düşünebiliyor musunuz? Dilek kapısının önünde katledilirken…

Umudu yüksek olanın depresyonu az olur evet; fakat o umudun içeriği tıngırdıyorsa göçmez mi o zırh? Gerçekçi hedefler koyarak, özgürlüğümüzden kaybettiğimiz alanları, eşitliğimizden kaybettiğimiz hakları talep ederken örgütlendikçe zırhımız daha kalınlaşmayacak mı? Kalınlaşan zırh beraber daha kolay taşınmaz mı? Özgürlük için savaşanlar hiç mi depresif dönemlerden geçmiyor? Bunları şu sıralar büyük bir eyleme dönüştürmek hiçbirimize mümkün gözükmüyor ama dayanışmayı her zamankinden daha fazla öğrendik. Dış tanımlamalarla etiketlenmekten rahatsız olmanın ötesinde, içine düşürüldüğümüz döngüden rahatsızsak yapabileceğimiz ilk şey en sade haliyle rahatsızlığı ifade etmek. Ardından rahatsızlıklarımızda birleştiğimiz noktalarda örgütlenmek. Bizi yeniden döngünün içine sokanlar her zaman sistemin kurucuları olmuyor; aksine çoğunlukla sistemi besleyenler itiyor bizi kendileriyle birlikte sömürülmeye, ezilmeye. Kimse değişmez değildir, en sistem yanlısı bile doğru şartlar, uygun anlarda değişime açıktır çünkü iktidarı elinde tutanlar dışında kimse içinde bulunduğu tahakküm sisteminden tam olarak mutlu değildir. Gerçeklere gözünü kapatanların gözünü açmak için en bizden olmayanla ilişkilenmeyi henüz keşfettik. Gündelik hayata en basit soruları sorarak müdahil olmak, kaçınanları sorgulara dahil etmek zırhımızı kalınlaştırmanın bir yolu gibi görünüyor. Varsan, deneyelim.

Kaynakça:

Cai, N., Bigdeli, T. B., Kretzschmar, W., Li, Y., Liang, J., Song, L., & Yang, L. (2015). Sparse whole-genome sequencing identifies two loci for major depressive disorder. Nature, 523, 588-591.

Hill, D. W. (2015). The Pathology of Communicative Capitalism. Palgrave Pivot.

Lorant, V., Deliège, D., Eaton, W., Robert, A., Philippot, P., & Ansseau, M. (2003). Socioeconomic inequalities in depression: a meta-analysis. American journal of epidemiology, 157(2), 98-112.

Ratner, C. (2011). Macro cultural psychology: A political philosophy of mind. pp.236-237. Oxford University Press

Risch, N., Herrell, R., Lehner, T., Liang, K. Y., Eaves, L., Hoh, J., & Merikangas, K. R. (2009). Interaction between the serotonin transporter gene (5-HTTLPR), stressful life events, and risk of depression: a meta-analysis. Jama, 301(23), 2462-2471.

Ritsher, J. E., Warner, V., Johnson, J. G., & Dohrenwend, B. P. (2001). Inter-generational longitudinal study of social class and depression: a test of social causation and social selection models. The British Journal of Psychiatry, 178(40), s84-s90.

Saraceno, B., Levav, I., & Kohn, R. (2005). The public mental health significance of research on socio-economic factors in schizophrenia and major depression. World Psychiatry, 4(3), 181.

Uysal, M. S., Alıcıoğlu, Ö., & Tosun, U. (2015). Depresyon Etiyolojisinde Etnik Köken ve Arkadaşlık Örüntülerinin Etkisi. Eleştirel Psikoloji Bülteni, 6, 145-157.

Konuyla ilgili Fraksiyon.org’daki diğer yazılar:
http://fraksiyon.network/depresyon-ile-devrimcilik-arasinda-kadikoy/

http://fraksiyon.network/bir-beyaz-yakali-masali-yol-parasi-veya-lutfen-intihar-etmeyelim/

http://fraksiyon.network/yaklasan-isyan-o-halde-bir-on-kosul-ve-deney-olarak-komunizm/

[1] Buna karşı, majör depresyon, özellikle 1 yılı geçkin devam ediyorsa intiharla sonuçlanabilir (evet, depresyonu tanımlayan ana-akım tahakkümdür ama bu depresyonun bir gerçeklik teşkil ettiğini değiştirmez). Metinde bir dirence dönüştürülebileceği savunulan hafif bunalımlar ve kendine zarar verme, intihar düşüncelerine varmayan veya birkaç aydan sonra duygusal şiddeti artarak devam etmeyen depresif süreçlerdir. Uzun süreli ve kendini tekrar eden depresif süreçler ile intihar düşüncesi içeren bunalımların dirence dönüştürülebilmesi için öncelikle psiko-fizyolojik etkilerin kontrollü ilaç kullanımı ve/veya kişinin dünya/hayat/politik görüşüyle zıtlaşmayacak bir uzman desteğiyle stabilize edilmesi mutlaka tavsiye edilir.

[2] Meta-analiz çalışması aynı konuda (aynı veya çok benzer değişkenleri içerip aynı veya benzer etkilere bakan), birbirinden bağımsız olarak yapılmış farklı bilimsel çalışmaların sonuçlarının niceliksel gözden geçirilmesi ve söz konusu değişkenlerin dahil edilen çalışmalar genelinde etki katsayılarının hesaplanmasıyla elde edilen bir “sentez” çalışmadır.

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr