İslam-Türk Diktatörlüğü’nde Yeni Çelişkiler

İslam-Türk Diktatörlüğü’nde Yeni Çelişkiler

Muzaffer Beken | “İslam Türk Diktatörlüğü’nün, daha doğrusu savaş kliğinin iç çelişkileri görünür olmaya başladı. Hayat böyledir, değişik amaçlar ile bir araya gelmiş olanlar başarı elde edildikçe çelişkiler görünmez olur. Ufak tefek başarısızlıklarda bu önceden çok fazla fark edilmez ama başarısızlıklar süreklilik kazandığında görünür olmaya başlar…”

Önce kısaca felsefi yaklaşım

Toplumsal gelişmelerin olası çatışma ve çelişkilerini fark edebilmek için her zaman somut deliller, olgular bulamayız. Yakın geleceğin gündemini anlayıp politik taktikler geliştirmek için önsellikte bulunmak gerekir. Olacaklara hazırlıksızlık yakalanmamak, anlamak ve anlamlandırmak zorunludur. Eğer sınıf mücadelesini ilerletmek, kazanımların artırılması isteniliyorsa gündemi etkileyen olmak gerekir. Bu çok zor bir süreçtir ama imkansız değildir. Sınıf mücadelesi zorluklar içermeseydi, görünen somut her şeyi anlatan olsaydı devrimcilere gerek kalmazdı. Çünkü işçi ve emekçiler görünen somutu kolaylıkla anlarlar. Somut olan elle tutulan gözle görülendir.

Bizim çok sağlam felsefi yöntemimiz var. Burjuva felsefesinin yetmediğini anlayabilme ve çözümleyebilme gücüne sahibiz. Onu doğru kullandığımız sürece ileriye doğru gidilmesini kimsenin engellemeye gücü yetmez. Yeter ki doğru kullanmasını bilelim.

Eğer bugün genel anlamda sol, özel olarak sosyalistler etkisizse, Marx ve Engels tarafından sağlam temeller üzerine inşa edilmiş ve Lenin tarafından geliştirilmiş olan felsefi yöntemimizi doğru kullanamamaktandır. Bu durumda olmamız ne burjuva felsefe ve ideolojisinin üstünlüğü ne de Marksist felsefe yöntemin yetersizliğidir. Bu durumda olmamızın birinci sorumlusu, bizim beceriksizliğimizdir.

Devrimci hareket, sınıf mücadelesini adım adım başarıya götürebilmesi için kendi özgüveni ile bir yandan örgütsel ve ideolojik donanımını geliştirirken, bir yandan da diktatörlüğün politik taktiklerini çözümlemesi gerekir. Mücadele edilen gücün ne bok yediği ve ne yapacağı bilinmezse başarısızlık kaçınılmazdır.

Sorumlular şeflerdir

İşçi ve emekçi sınıfının mücadelesini geliştirip ileri kazanımlara taşımanın yolu geçmişi ve bugünü doğru anlamaktan geçtiğinde sanırım herkes hem fikirdir. Eğer bugün sınıf mücadelesi dibe vurmuş ise bunun esas sorumluları kendi dışımızda değil, içimizdedir. Aslında “önümüzdedir” demek daha doğrudur. Neredeyse 50 yıldır kendilerini “lider” mevkiinde tutmakta ısrar eden, sözüm ona “önderlerin” ideolojisi iflas etmiştir. Bugün bu “önderlerin” neredeyse tamamı 12 Eylül 1980 öncesi ideolojilerini dahi savunamaz duruma gelmişlerdir. Ve bugün hiç biri 12 Eylül 1980 öncesi, çalışma, mücadele ve örgüt anlayışına uygun hareket etmemektedirler. Ancak bugünkü durumlarını da açıklayamamaktadırlar. Bu durum “şef ideolojisinin” iflasının en basit kanıtıdır.

Bütün şefler ’68 devrimcilerinin bıraktığı o dev mirası çarçur etmişlerdir. Kısacası 12 Mart örgütsel yenilgi olurken, 12 Eylül örgütsel ve ideolojik yenilgi olmuştur. Ama yenilen asla Marksizm değildir, yenilen şeflerin örgütsel ve ideolojik anlayışıdır.

Yenilen pehlivan görüşe doymaz misali bu şefler ısrarla “önder” olmaya devam etmektedirler. Devrimci hareket bu şeflerden kurtulmadığı sürece diktatörlük tüm toplumu lime lime ezerek, sömürmeye devam edecektir.

Bu girişi yapmak zorunda hissettiğim için yazı biraz uzamış oldu. Okunması kolay olsun diye yinede kısa tutmaya gayret edeceğim.

İslam-Türk Diktatörlüğü’nün, daha doğrusu savaş kliğinin iç çelişkileri görünür olmaya başladı. Hayat böyledir, değişik amaçlar ile bir araya gelmiş olanlar başarı elde edildikçe çelişkiler görünmez olur. Ufak tefek başarısızlıklarda bu önceden çok fazla fark edilmez ama başarısızlıklar süreklilik kazandığında görünür olmaya başlar.

Eski Osmanlı coğrafyası üzerinde Yeni Osmanlıcılık politikası uygulamaya konulduğunda savaş ve yeni fetih politikaları kaçınılmazdı. Ortadoğu bölgesinde özellikle Arap Baharı ile birlikte savaş politikaları görünür olmaya başladı. Önceleri “ılımlı İslam” diye yutturulan, hatta bizim soytarı liberallerimiz, kitlelere asla güveni olmayan bazı Marksistlerimizin bunu İslam’ın sekülerleşmesi olarak kabul eden ve kabul ettirmeye çalışanlar bile artık Yeni Osmanlıcılığın savaş politikası olduğunu yaşayarak idrak ettiler.

Hayat en büyük öğretmendir, insana acı ve kayıplar vererek öğretir.

Suudi Arabistan’daki İdamlar

Suriye savaşındaki başarısızlık İslam Türk Diktatörlüğünün Ortadoğu’da lider ülke olma hayallerine büyük bir darbe vurdu.

Başını şeriatçı Suudi Krallığının çekti Sünni İslam cephesinin, mezhepsel görünümlü, Ortadoğu enerji, pazar ve ticaret geçiş yolları hakimiyet savaşında saf tutuş İslam Türk Diktatörlüğü içindeki çelişkiyi derinleştirince görünür oldu.

Suudi krallığı Şii’leri idam edince Diktatör başka telden, AKP hükümeti başka telden çalıp söyledi.

Hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş “Siyasi idam cezalarının uygulanmasının hiçbir şekilde bölge barışına bir katkısı olmayacaktır. Biz siyasi idam cezalarının hepsine karşıyız” açıklamasını yaptı.

Ertesi günü Erdoğan yanlısı fanatik Sünni İslamcı gazeteler bundan rahatsız oldu. Ve Erdoğan’ın bu açıklamayı düzelteceği beklentisine girdiler.Nihayet Erdoğan, periyoda bağladığı propaganda amaçlı muhtarlar toplantısında “şu anda Suudi Arabistan’da yapılan iç hukuk meselesidir” diyerek, hem Krala destek verdi, hem de AKP hükümetinden farklı düşündüğünü açığa vurdu.

Kürt Kıyımı

İkinci çelişki iç politikada kendini gösterdi.Kürtler ile savaşta diktatör ile hükümetin çelişki içinde olduğu görüldü.

Hiç bir devlet korkuyu yenmiş halkı yenemez. Top yekun imha etmediği sürece bu savaşı kazanamaz. İçinde bulunduğumuz koşullarda Kürtleri top yekun imha etmekte mümkün olmadığına göre İslam Türk Diktatörlüğünün bu savaşı kazanmasının olanağı yoktur. O zaman savaşı bir şekilde sonlandırmak gerekiyor.

Kürtlerle savaş hem ekonomiyi vuruyor, hem de siyasi “istikrar” beklentisini zaafa uğratıyor.

Önce Kürt patronların ağırlıkta olduğu “sivil toplum” örgütleri Ankara yollarına düşüyor. Hükümet ve muhalefet partileriyle savaşın bitmesi için meclisin devreye girmesini istiyor. Sonra aydınlardan oluşan başka bir heyet de Ankara yollarına düşüyor. Hükümet ve muhalefet ile görüşüyor. Bir an önce barış olsun istiyorlar.

Dış baskılar ise çabası oluyor. ABD, AB, hatta Rusya’da “Kürtler ile tekrar çözüm masasına dönün” diyor.

Gerek diktatörün, gerekse başbakanın “galibiyet” görünümlü “çare” arayışı içinde olduğu görülüyor. Yandaş medya haberleri bu algıyı yaratmak için oluşturuyor. İliştirilmiş gazetecilik hortluyor. Devletin “güvenlik kuvvetleri” ile birlikte görüntü alıp haber geçiyorlar. HDP’de sanırım hendeklerin kapatılmasını istiyor, tahminen hendeklerin kapatılarak iktidarın hendek temelli propagandasının önüne geçileceğe benziyor ama onlar da çaresiz. Çünkü, sanki hendekler kapatılırsa savaşı iktidar kazandı görüntüsü oluşacağı için zorlandıklarını düşünüyorum.

“Çarenin” yöntemi aranıyor. İpuçları daha önce yapılan açıklamalarda görülmüştü. HDP, dolayısı ile PKK dıştalanarak görüşmelerin yapılacağı, Kürtleri temsil eden yeni bir oluşuma gidilmesi. Bu konuda hükümet ve diktatörün hem fikir olduğu anlaşılıyor.  Farklılık, masanın ne zaman kurulacağı ve masanın etrafında kimlerin oturacağında.

Buradaki ipucunu da 2015 yılının sonuna doğru Davutoğlu’nun yeni anayasa görüşmeleri için meclisteki partilerden randevu istemesinde buluyoruz. Biliniyor, Davutoğlu önce CHP, MHP ve HDP’ten görüşmek için randevu talep etti. Kısa bir süre sonra Davutoğlu “hikaye” bir gerekçe ile HDP ile görüşmeyeceğini ve randevu talebini geri çektiğini açıkladı. Selahattin Demirtaş da bu iptalin “saraydan” kaynaklandığını duyurdu. Şimdi buradan masanın etrafında kimler olacağına geliyoruz.

Davutoğlu, Gülen Cemaati’ne karşı iktidar kavgasında Erdoğan gibi generaller ile ittifak içinde olmadığından masa etrafında kimlerin olacağı daha esnek görülüyor. HDP’yi temsilen birilerinde yer almasını istiyor. Belki bunda Kürt olan danışmanı Muhsin Kızılkaya ile bir dönem Mazlum-Der Başkanlığı yapmış Davutoğlu’nun Başdanışmanı Yılmaz Ensaroğlu’nun etkisi bulunuyor. Erdoğan ise HDP’yi temsilen bir kişinin dahi o masada oturmasını istemiyor. Malum generaller ile ilişkisinin devamı şimdilik buna engel oluşturuyor. Aynı zamanda Erdoğan her şeyi başkanlık sistemini anayasal güvenceye kavuşturmaya göre saptadığından Kürtler ile savaşı hemen sonlandırma tarafı da değil. Belki de ordunun savaşa ağır silahlar ile katılmasıyla PKK’yi yeneceği umudunu devam ettiriyor. Israrla da meclis ve yargıya baskı yaparak HDP milletvekilleri, belediye başkanları, parti yöneticilerin tutuklanmasını istiyor. Hükümet, özellikle milletvekillerinin tutuklanması konusunda isteksiz görülüyor.

Bu arada bir yanda başkanlık, bir yanda da özyönetim tartışmaları gündemi işgal etmeye devam ediyor.

Diktatörlük, başkanlık sistemini kabul ettirmek için çok değişik propaganda araçlarını kullanıyor. Elinde bulundurduğu medya ile sürekli, başkanlığın bütün sorunları çözen, Türkiye’yi çağ atlatacak model olduğunu kabul ettirmeye çalışırken, “Türk usulü” -ne demekse- diyerek, milliciliğe vurgu yapmayı da ihmal etmiyor.

Kürt burjuva hareketi emperyalistlerin istediği şekilde küreselleşmeye eklemle modeli içinde özyönetimi gerçekleştirmek için kitlesel eylemlilikleri mitingler ile güçlendirerek sürekli gündemde tutma faaliyetlerini örgütlüyor.

Gerek diktatörlük, gerekse de Kürt burjuva hareketi memleketi hiçte iyi olmayan bir sürece doğru hızla götürüyorlar. Her iki gücünde ülkenin geleceği, işçi ve emekçilerin “hayrına” bir şey yapmadıkları gün gibi ortada dururken “şeflerimiz” halinden memnun görülüyor.

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr