Kanatlarında Kaldı Bahar

Kanatlarında Kaldı Bahar

ÖZGÜR YILMAZ| Şehir denilen bir iskeletin, kırmızıya boyanmış etlerini çiğnerken gövermiş dudaklarımız, barbarlıkla yıkılan şehirden bozma hanelerdeki çocukların bedenini örtüyor kuş kanatları, kuş kanatları rüyamızı zorluyor yatağımızın uzağında bir dünyada.

Özgür Yılmaz

“-ölürsek bir partizan gibi ölmeliydik-
yürüsem parçalanmış bir ceset tazeliğinde
yürüsem beynimde kıpkızıl bir serinlik
sonra denizler devirebilirim dudaklarımdan
sonra aşk, sonra dirlik: partizan”

Bir avcıya kuş, uçuşunu sonlandırmaya yürüyen nefes gelir, bir aşığa kuş, uçuşuna öykündüğü kanadın çarpıntısı olur. İçinde titrer kuş aşığın, avcının tüfeğinde titrer kuş. soranı olsa kuşa, ne gelir altına alıp üstünde süzüldüğü insan; doğumundan ölümüne uzanan bir yürüyüş, üşüyüş, bir soğukluk ve donukluk silüeti. Yani ölümdür kalan kuşa.

Kuşlar göçünde kaba yüzleriyle uzananların, kırılan kanatlardan kurdukları şatolarına doğru ağrıyoruz. “ağrı kaçınılmazdır, acı tercih edilebilir”. Acıyı tercihimizi elimizden alanların kurdukları acıpazarında, payımıza düşen yangınların küllerine sarılıyor gözüyaşlı annelerimiz. Mevsimlerin buharlaşarak yutkunuşlarımızı tıkayan soğukluğu, canımız bildiğimiz tertemiz yüzlerimizi alıyor göğsümüzden, onları kucakladığımız göğsümüzde, çocuk iskeletlerinden bir veranda çatıyor kanlı eller.

Çocuk, sorar dedesine; dede dünya büyük müdür, – evet yavrum, hayal edemeyeceğin kadar büyüktür. Çocuk tekrar sorar, şu güneş kadar büyük müdür dede. Hayır kızım, güneş hep tependedir, seni takip eder, ve bak küçücük bir yuvarlaktır. Oysa dünya senin ayaklarının altında, göremediğin bir sonsuzluktur. Ama dede der çocuk, güneş gözümü kamaştırıyor bakamıyorum, dünyadan küçük de olsa, dünyaya baktığım kadar bakamaz mıyım ona?

Bizim çocuk bedenlerimizin göremediği o büyük dünyanın, ücrasında yaşayan bir kuşa atarken yüreğimiz, bir güneş yakar gözlerimizin gümleyen kalbini. Çünkü alacalı bir pervane gibi gözünün görmediğinin hatrına, güneşin yakıcılığına bakmaya çalışır bir çocuk gibi çocukluğumuz. Gözlerinin yanmasına aldırmadan, sevgili bir heyecanla, boynu öpülesi güzel kokulu çocuklar, yürürler göğün merdivenlerinden güneşe. Sonsuzunu dünyanın, adımlasın diye sabi gözler.

Her gün arşınlanan sokaklarımızda, evlerin rutubetli odalarını sınırlayan eşyalara tapınarak, balkonlara abanarak dilimizi, uzun ince bardakların beyazlığında incelen serimizin dalgınlığıyla, kadehlerden yataklara sızan dokunuşlarla, bacaklara sırnaşırken eller, bankalara sırnaşırken cepler’imiz, kanlarımız doğrulurken enselerimizde, hırslarımız paylaşılırken meylerimizde, bir ezberi doğrultuyorken okulumuzda, bir ihaneti yunarken sabunlu ellerimiz, kuyruklarda, kasalarda, bankamatikler ve ecza dolaplarında, yalanda, borsada, bu yazının uzantılandığı sanallıkta, tükürükte yerde, kirlenmiş dilimizi yalandığımız ayakyolundan bozma ilişkilerimizde, bizde, güneşe bir kez bakmamış bizde, güneşi bir çocuk kadar izlememiş, dünyayı ayaklarımızın altındaki taşa yakıştıramayan bir çocuktan devşirme katl’eşmiş olan bizde, gövdemizde, tenimizde göneniyor avcılar. Ve gönenen tüfenkler geriye, kuş cesetlerini andıran oğullarımızı, kızlarımızı bırakıyor dört köşe tahtada.

Küçük çalı parçalarıyla yuvalarını ören kuşlarımız, kanatlarını açarak kendinin uzadığında bir dünyanın yuvasını koruyor titrek taze yürekleriyle. Şehir denilen bir iskeletin, kırmızıya boyanmış etlerini çiğnerken gövermiş dudaklarımız, barbarlıkla yıkılan şehirden bozma hanelerdeki çocukların bedenini örtüyor kuş kanatları, kuş kanatları rüyamızı zorluyor yatağımızın uzağında bir dünyada. Aziz bir sevgili oluyor öptüğümüz dudak. Kader bildiğimize itiraz eden bir fedaya dönüşüyor Kader. Mahir bir yürek çarpıntısıyla okşuyor unutulmuş alınlarımızı, Bedrettin yürüyor bizim ham ve nasırlı yüreğimizde, canım şeyhim. Cebrail, üflüyor kıyameti rüzgarın göğüne, niceleriyle göç sürüsünde, bizim maviliğimizi süsleyen kuşlar, ey canım kuşlar, ey dalları cehennemimize tutuşturan zarif kuşlar, uçuyor uzaklara…

Bize avcıların barınağında, gam kalıyor, hüzün kalıyor, ve hınç kalıyor çırpınarak.  Kaldıysa pütürlü sevişlerde bir parmak, kaldıysa içimizde bir rüzgar, kaldıysa bir tutam aşk doğumumuzdan bir parça, ve yaşanılacak bir bahar kaldıysa dalında hayatın, tüfenk kırılır da boğulur avcı göğün serinliğinde, gidilmedik bir uzak dünyaya çöker ölü kuş cesetleriyle kurulan hasret. Hürlüğün hasreti, aşkın hasreti, sevginin ve yaşanmamışlığın yarım bıraktığı düşler cennetinin hasreti, kuş sürüleri uçar güneş altında genç, körpe ve diri.

Aziz, aziz sevgilim, bunu da yaz gülüşüne.

 

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr