Katliamdan Sonra: Faillik, Müşterek Akıl ve Örgütlenme

Katliamdan Sonra: Faillik, Müşterek Akıl ve Örgütlenme

YASEMİN ATEŞ & ATIF GÜNEY | Ankara’da ortaya çıkan iradenin failliğini üstlenmek, barış talebini güçlendirmenin yanında ‘halk iktidarının’ somut, gerçekçi, özgün ve müşterek uygulamalarıyla mümkün olacak. Ancak bunun bir güç sınaması olmadığını, politik yatırımın yönlendirilmesi gereken, halkın arzusuyla buluşabileceği bir imkan olduğunu unutmamak gerekir.

katliamdan-sonra-faillik-musterek-akil-ve-orgutlenme
Yasemin Ateş & Atıf Güney

Ankara katliamının ardından devletin bu saldırısına duyduğumuz öfke, yitirdiğimiz yoldaşlarımızın derin acısı soğumamışken başka bir duygulanım ile baş başa bırakılıyoruz: çaresizlik, umutsuzluk. Türkiye’nin başkentinin göbeğinde böylesi bir eylem düzenleniyor, bir yandan halkın önemli bir kısmı tepki göstermiyor, diğer taraftan devlet bürokratları saldırıdan memnunmuşcasına açıklamalarda, jestlerde bulunuyor.

Peki nasıl olacak? Nasıl gidecekler? Daralan siyasal alan seçimlerin yapılıp yapılamayacağını, yapılsa da bir şeylerin değişip değişmeyeceği sorusunu sorduruyor. Erdoğan isterse, sanki seçimler yeniden ve yeniden yapılabilecek, barış her daim askıya alınacak, şiddet kural olarak devam edecek. Oysa bir yandan devletin yönetme kriziyle baş başa olduğunu, Kürt hareketinin de bu krizde çok önemli bir faktör olduğunu görüyoruz. Dağlardan sonra kentlerde ortaya çıkan özsavunma pratikleri devleti sıkıştırıyor. Toplumda huzursuzluk henüz bir infiale dönüşmese de birikiyor. Saray’ın her yanlışı kendi alanını daraltıyor.

Peki, nasıl gidecekler? Soru, genel bir cevabın ötesine geçmeyi zorluyor. “Bu pisliği devrim temizler”; “Halk İktidarı”, her yerde, şimdi! Ancak bunlar, mevcut konjonktüre bir cevap olabilecek somut yanıtlar değil; jenerik cevaplar; aklımızda ve kalbimizde olan; bizi motive edip umut veren; ancak bazen de yanıtsız bıraktığı için umutsuzluğu pekiştiren.

Sol etiğin temel bileşenlerinden biri gerçeği saklamamaktır. Kendisiyle kader birliği içinde olduğunu iddia ettiği topluma (işçi sınfı, ezilenler, ötekiler vb) boş vaatlerden öte mevcut durumu anlatmak, ancak mevcudu değiştirebilecek koşulları yaratmak için örgütlenmektir. Çok güçlü değiliz, toplumun geniş kesimlerini harekete geçiremiyoruz; hatta bazen, toplumu ifade eden ‘devlet-olmama’ müştereğine zarar verecek şekilde birbirimizin önüne geçmeye çalışıyoruz.

Devlet ise solu sürekli olarak ‘solcu’ olmakla işaretleyip, toplumu bu şekilde bölüyor ve yönetiyor. Bu koşulda solun yapması gereken temel şeylerden biri, sıkıştırılmaya çalışıldığı alanı sürekli yararak toplumsallaşması, devletin alanını daraltarak geniş kitleleri devlet-olmayanın müşterek zemininde örgütlemesidir. Bunun dışında yapılacak ‘solculuk’, tekbencilik, teşkilatçılık gibi burjuva karakteristik özellikleri taşıyan, bunun getirdiği pratikler üzerinden topluma boş vaatler yayan bir solun Türkiye’ye bir katkı sağlamayacağı çok açık.

Bunu bir ilke olarak değil, zorunluluk olarak düşünmek gerekir. Bu zorunluluğu, Gezi ile açılmış olan siyasal alanı takip ederek, yolsuzluk operasyonları, Berkin Elvan’ın cenazesi, Soma Katliamı sonrası ortaya çıkan eylemler, HDP’nin siyasal başarısı, ve bugün yine Ankara Katliamı sonrası ortaya çıkan eylemlerdeki müşterek akılda ve müşterek eylem zemininde görebiliriz.

Gezi’yle açılan, forumlarla devam eden ve bir çeşit karşı-kurumsallaşma imkanını ifade eden, seçim süreçleriyle bastırılan ancak zaman zaman kendini tekrar gösteren toplumsal hareket, müşterek bir akıl ve bedenle çalışıyor. Bu hareketin kendini ifade etme kanalları ve karşı-kurumsallaşma girişimleri, devlet karşısında devlet-olmayanın nasıl örgütlenebileceğinin sinyallerini veriyor. Kürt hareketinin ‘demokratik özerklik’ paradigması Batı’da, bambaşka dinamiklerle, bambaşka biçimlerde ve kültürde, başka adlarda, başka ittifaklarda ve dostluklarda, benzer bir şekilde bir müşterek aklı, müşterek bir duygulanımı, anlamı, üretiyor. Bugün yapılacak en temel devrimci pratiklerden biri, bu müşterekliğin gelişmesine ve genişlemesine katkı sunmak, devletin sürekli marjinallştirme saldırısına karşı devlet-olmayanı örgütlemektir.

Devrimciliğin ölçüleceği temel kıstas bu müşterekliktir. Bugün mevcut hareketi hepimiz oluşturuyoruz; hepimiz onun içinde eyliyoruz ve hepimiz onun tarafından oluşuyoruz. Gezi’de beraber yaptık, Ankara’da beraber katledildik. Bu müşterekliği pekiştiren her pratik bizi daha fazla müşterekleştirecek; devletin karşısında toplumun güçlenmesini mümkün kılcaktır.

En başta sorduğumuz soruya geri dönersek, nasıl yapacağız? Öncelikle, toplumda oluşan büyük öfkenin kalıcılaşması için iki temel noktaya odaklanmamız gerekiyor. İlki, Ankara katliamının olmasına sebep veren, Ankara’da katledilen yoldaşlarımızı ‘kurban’ olmaktan çıkarıp bir ‘fail’ olarak görmemizi mümkün kılan ‘barış’ talebidir. Ankara katliamı, barış talebini savunanlara, devletin savaş hamlesine baş kaldıranlara karşı yapılmıştır. Bu açıdan onların ‘kurban’ değil de fail olduğunu bilmek, bunun peşinden gitmek, bu politikayı genişletmek gerekir. Barış talebini toplumsallaştıracak müşterek zeminleri genişletmeye, barışın Türkiye için nasıl bir toplumsal çıkara hizmet ettiğini daha iyi ve daha çok anlatmaya ihtiyacımız var. Barış, en basit haliyle bile bugün en radikal talep olarak gerçekliğini koruyor.

İkincisi, eylemlilik sürecinde yeniden ortaya çıkan, devlet-olmayanın daha güçlü, daha somut inşası için müşterek aklımızı ve eylemimizi genişletmeye devam etmektir. Özellikle üniversitelerde ve mahallelerde görülebileceği gibi öfkenin toplandığı ve örgütlendiği temel politik biçim forumlardır. Bugün forumlar, daha geniş kesimlerin katılabileceği esnekliğe doğru genişlemeli, özörgütlenme deneyimlerinin mekanı olmalıdır.

Yukarıda ‘jenerik’ olarak ifade ettiğimiz yanıtların temel muhattabı dün ve bugün forum biçiminde ortaya çıkan, nasıl yaşamak istediğimiz, nasıl yönetmek/yönetilmek istediğimiz sorusunu yine müşterek olarak cevapladığımız politik alanlardır. Forumlar, dayanışmalar, savunmalar; bugün ‘savunma’ pozisyonundan örgütlenme pozisyonuna geçebilecek deneyim ve imkana sahipler. Bir üniversitede yüzlerce öğrenci, çalışan ve akademisyenin katılabildiği forumlar yapabiliyorsak, üniversitenin nasıl yönetileceğini de pratikte uygulayabiliriz. Boykot olarak başlayan eylemlilik sürecini, üniversitenin özörgütlenmesinin birer denemeleri, uygulanma anları olarak düşünebiliriz. İki gün yapılan boykottan sonra bütün hafta boyunca, bütün üniversite bileşenleriyle beraber üniversiteyi yönetecek aygıtlar kurabilir, veya mevcutta var olan aygıtları kendi müşterek aklımız ile çalıştırabiliriz. Bunun için, forumlarla açılan zemin üzerinden hareket ederek, toplumda umutsuzluğu ve çaresizliğin yerine geçecek alternatif iktidar uygulamalarını hayata geçirebiliriz. Dayanışma pratiklerinden alternatif ekonomilere, toplumsal tramvadan toplumsal yüzleşmeye, neoliberal yönetimle erozyona uğramış her kılcal damarda toplumu yeniden örgütlemeye talip olmamız gerekir.

Nasıl olacak, nasıl gidecekler sorusu, tam da bu moment için reel, pratik bir soru haline gelmiştir. Bu sorunun daha da keskinleşeceği noktayı ıskalamamak için, bugünden gücümüz olduğu yerlerde topluma örnek olabilecek deneyimleri inşa etmemiz, soruya verilecek müşterek cevaba katkı sunmamız gerekiyor. Ankara’da ortaya çıkan iradenin failliğini üstlenmek, barış talebini güçlendirmenin yanında ‘halk iktidarının’ somut, gerçekçi, özgün ve müşterek uygulamalarıyla mümkün olacak. Ancak bunun bir güç sınaması olmadığını, politik yatırımın yönlendirilmesi gereken, halkın arzusuyla buluşabileceği bir imkan olduğunu unutmamak gerekir.

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr