Katliamların Dili Tektir; ‘Devletçe’

Katliamların Dili Tektir; ‘Devletçe’

Katliamın üzerinden 13 yıl geçti. Yaşananlar tüm diriliğiyle duruyor… Biz devletin hiçbir katliamını unutmadık… Tıpkı ölümsüzleşen ölüm orucu savaşçıları gibi… Şimdi, açlığıyla doyuruyorlar bizi. Ve bizler onlar için yeniden sokaklarda ki yerimizi alacağız.

Gökçe Şahin
Gökçe Şahin

 

19 Aralık 2000… Devletin ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ adı altında yaptığı katliamın kanlı tarihi. Devrimci tutsakları teslim almayı amaçlayan planlı saldırının tarihi… Kimyasal silahların kullanıldığı, gaz ve sinir bombalarının atıldığı, 14 saat süren operasyonun izlerini unutmak na’mümkün. Tam 14 saat. Bayrampaşa Cezaevi’nde altısı kadın 12 mahkum diri diri yanarak katledildi.

20 Cezaevi’nde eş zamanlı düzenlenen operasyonların bilançosu ise 32 can oldu ve 600 den fazla insan sakat kaldı. Devrimci tutsakların F tiplerine, işkencelere, DGM’lere karşı, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı talepleriyle başlattıkları ölüm oruçları, tarihte en uzun süren ‘açlık grevi’ olmuştu.

Aralık’ta bir güne silah sesleriyle uyanmak… Sen tutsakken bir savaşın başlaması. Elinde hiçbir şey yokken, silahlı adamlarla mücadele etmek. Düşüncelerinle vurmak onları, duruşunla vurmak…

Gazların içinde ranzalardan barikat yapmak, deliklere çarşafları sıkıştırmak… Askerin tepeden inmesi. Aşağıdan gelen alevlerin sıcaklığını ayaklarında hissetmek… Bağırışlar duymak, tanıdık seslere kapılmak. Tek amaçları seni öldürmek. Seni ve senin gibi olan tüm insanları vahşice öldürmek isteği. Ölümle yaşam arasında ki o ince çizgi de yok olup gitmişti 19 Aralık günü. Ölümle yaşamı aynı anda yaşıyordu tutsaklar. Havalandırmada izledikleri gökyüzü, dumanlar arasında kaybolmuştu. Kızıl bir karanfildi şimdi onları resmeden…

İçeride katliam sürerken, sokakta halk sloganlara vuruyordu öfkesini… Analar ise yine yüreklerini siper belemiş evlatları uğruna… Sokaklarda insan seli, nasıl da yürüyorlar cezaevlerine… Bir düzen, bir katliam, binlerce insan…

İçeride yaşananlar yürekler acısı. Şöyle diyordu bu katliamda sakat kalan yüreği güzel bir insan; ‘’Bir arkadaşımız parmaklıkların önüne geçip, eğer durmazlarsa kendini yakacağını haykırdı. O parmaklıklarda kollarını iki yana açıp zafer işareti yaparken, devlet durmayacağını gösterdi. Ve gözümüzün önünde aynı kararlılıkla kendini yaktı. Küllerini görmüştük hepimiz…’’ Söylerken neler geçiyordu aklından kim bilir, ama eğer düşünceler sese yansıyorsa, ölümsüzleşen yoldaşının hüznü, sisteme olan öfkesi vardı sesinde… Gazeteler ise durumu şöyle manşet geçmişti; ‘’Tutsaklar İsyan Çıkardı, Bir Kişiyi Yaktı’’ Biz bu manşetlere yabancı değiliz. Bu sisteme de yabancı değiliz…

Katliam günü kimsenin anlayamadığı gazlar, derilerini dökmüştü insanların. Saçları tutuşan, yüzleri eriyip giden kadınlar… Hasta tutsakları yerlerde sürükleyerek götüren askerlerin arkasından gelen ‘’Diri diri yanıyoruz!’’ çığlıkları…. Böyle bir vahşete, böyle bir müdahaleye, böyle bir savaşa, ‘’Hayata Dönüş Operasyonu’’ diyen bir hükümet … Tarihin bir yerinde katliamın adı yazıyor. Ama yanıyor yazılanlar. İnsanlar gibi, tarih de yanıyor…

Bir yıl öncesinde operasyon planları hazırlanmış,  kullanılacak binlerce bomba temin edilmişti bile. Bedenlerinden başka silahları olmayan onlarca insan, düşünceleri uğruna ölümü göze almıştı. İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, ölüm oruçlarının sahte olduğunu kamuoyuna duyuruyor,  Sağlık Bakanı Osman Durmuş, hastanelere kaldırılan tutsakların sağlık durumunun iyi olduğunu, vitamin hapları aldıklarını ifade ediyordu. Başbakan Bülent Ecevit ise IMF için hapishaneleri düzeltmek zorunda kaldıklarını ifade ederek, katliamı “teröristleri kendi terörizmlerinden kurtarma operasyonu” olarak değerlendiriyordu.
Bu katliam kesinlikle dönemin iktidarına indirgenemez. Bu bir Devlet Politikası’dır.
Dünyanın neresinde olursa olsun devlet bir katliam yaptığı zaman buna hep tersi olan isimleri vermiştir.

Kolombiya’da askerin himayesi altında insanları öldüren bazı grupların adı ‘’Ortak Yaşam’’;
Şili diktatörlüğündeki toplama kamplarından birinin adı ‘’Haysiyet’’, Uruguay diktatörlüğünün en büyük cezaevinin adı ise ‘’Özgürlük’’;

1995’te Fransa Güney Pasifik’te nükleer denemeler yaparken, Fransız büyükelçisi Yeni Zelanda’da açıkladı: ‘’Bu bomba kelimesi hoşuma gitmiyor. Bomba değil bunlar. Bunlar ‘’patlayan mekanizmalar’’;

1997’de Chiapas’ta Acteal Köyü’nün kilisesinde dua ederken neredeyse tamamı çocuk ve kadın kırk beş köylüyü arkadan makineli tüfekle tarayan yarı askeri örgütün adı ‘’Barış ve Adalet’’ti…

19 Aralık 2000, Hayata Dönüş Operasyonu dedi devlet. Oysa yaşamayı ne kadar çok severdi o insanlar … Yaşam en çok onlara yakışır, en çok onlar hak ederdi yaşamayı… Hepsinin şarkıları, şiirleri, hikayeleri vardı. Hepsinin özlemleri vardı. Denize, gökyüzüne, kırlara, gelecek olan bahara özlemleri vardı… Onlar yaşayınca derinlerde yaşardı her şeyi…

‘’O güzel insanlar atlara binip gitmediler…’’

Katliamın üzerinden 13 yıl geçti. Yaşananlar tüm diriliğiyle duruyor…  Biz devletin hiçbir katliamını unutmadık… Tıpkı ölümsüzleşen ölüm orucu savaşçıları gibi… Şimdi, açlığıyla doyuruyorlar bizi. Ve bizler onlar için yeniden sokaklarda ki yerimizi alacağız. Öfkemizin ateşi, 19 Aralık günü gökyüzünün maviliğini siyaha boyayan ateşten daha az değil! Yanık et kokusunu hangi rüzgar dağıtabilir, bizim yaratacağımız fırtınadan başka?

(…)
Bırak
bırak yüzün şiirle örtülsün
Sen yıldızlara bak
Bırak
dünyanın yükünü
ve zaferin türküsünü
yaşayanlara
yoldaşlarına
Sen hepsinin üzerindesin
tüm gözlerin
çevrildiği yerdesin
denizin ufkunda
gökyüzünün sonsuzluğunda… / Sibel Sürücü – Ölüm Orucu Savaşçısı

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr

Leave a Comment