Kuş Kanadına Yazılan

Kuş Kanadına Yazılan

ÖZDEMİR DEMİRBİLEK | “Değil midir o kent, o meydan, o cadde hücre hücre o ev, sûkutu inşa eden, sesleri bölen, yüzümüzü ‘dağılmış pazar yerlerine’ benzeten. Değil midir ki kenti mezarlıklar ile başlatan tarih, o ‘ilk el koyuş’ ile ‘topos’u mezarlık vesikasına dönüştüren zaman, çepeçevre sarmışken varlığı.”

Unutmamak marazımızdır. Marazlıdır hatırlayışımız.

Çarpıp duruyoruz zamana, haykırışlarımızla. Yeminlerimizle, öfkemizin ısrarında sloganlarımızla. Çarpıp duruyoruz meydana, anıta, sokağa, barikata marazlıca. Her gün yol aldığımız caddeye, birer kütle gibi sürüklendiğimiz fabrikaya, ofise, okula. Yığın yığın tıkıldığımız odaya, göz göz bölünmüş eve, parça parça edilmiş ormana, nehre, göle, yaylaya, denize… Çarpıp yankılanıyor, çarpıp azalıyor sesimiz; duyulmaz oluyor tarihin ve coğrafyanın kaderinde. ‘Coğrafya kaderdir’ deyişimizdeki boyun eğişimiz bir kedere dönüştürüyor o coğrafyayı. Kentiyle, meydanıyla, sokağıyla, ‘vaka’sıyla bir anıt olarak karşımıza dikiliyor; hatırlatmayı daha da marazlı kılmak istercesine.

Hatırla!

Miray dört aylıkken öldürüldü. Morgda başka bir ölü bedenin göğsüne konuldu. Bizim coğrafyamız o göğüstür artık; Aylan’ın uzanıp yattığı kumsal gibi…

‘Zamanı siper edinen’ hatırlamadır bu. (…) Geçmişe ilişkin, ama henüz bilinç düzeyine varamamış bir bilmenin uyandırılmasına yol açan hatırlatma… Artık susmuş olanların yankısını duymak için. Değil midir o kent, o meydan, o cadde hücre hücre o ev, sûkutu inşa eden, sesleri bölen, yüzümüzü ‘dağılmış pazar yerlerine’ benzeten. Değil midir ki kenti mezarlıklar ile başlatan tarih, o ‘ilk el koyuş’ ile ‘topos’u mezarlık vesikasına dönüştüren zaman, çepeçevre sarmışken varlığı. Şimdi, tüfek çatar gibi, ‘ellerinde sümbülteberler’ ile kırlardan gelir gibi, hakikate onuru geri verir gibi, al kara bayrağı vücuda getirir gibi; tarihin, zamanın ve yeryüzünün lanetlilerinin elinde hafıza, unutmamak, hatırlamak…

Hatırla!

Bir kent ayağa kalkıp yürüdüğünde, 1990 yılının son günlerinde, başka bir kenti korumak için doğrultuldu namlular yürüyenlerin üzerine. Kömür karasına yeraltı karanlığına bulanmıştı yürüyüş. ‘Tas tas ışık’ dökünerek yürüdüler, ‘tel tel aklık’ için yürüdüler. Kadını, erkeği, çocuğu ile başka bir karanlığı yırtarak. Ah! İhanete uğradılar. Ah! İhanete uğradılar ve geri döndüler. Yeraltına, kara’ya, karanlığa… Yıllar sonra, başka bir kentte 301 ölü olarak çıktılar o karanlıktan.
Kenti kazıyın altından sömürü çıkacaktır. Kentin parlak yüzünü sıyırın Auschwitz’i göreceğiz, ‘Arbeit Macht Frei’ yazdığını, tabelalarda. Kentin zamanı çalışmanın da zamanıdır, el koyuşun, zindan zindan edilmiş ‘parçalı’ hayatın. Kentin ‘uzam’ı ‘aklın’ sınırıdır. Planlar, imarlar, kadastrolar, paftalar ve parseller ile oluşturulur o sınır. Yılanların Öcü’nü erteleten bir müdahale ile. Zihinlerimizin ve varlığımızın ve geleceğimizin işgali müşterek ne varsa el koyma ile başlar. İrade beyanımızdır: hafıza ile muhafaza ederek varlığın hakkını, çitleri yıkarak, sınırın ötesindeki bozkıra, sınırın hükmünü yok sayan dağa ve ‘bütün sokakların’ çıktığı denize ulaşmak. Yürüyüşümüz bunun içindir, dağlıdır, bozkıridir, deniz iledir, deniz görmeyen çocuklar içindir. Kentte yürümenin, kente yürümenin, kentle yürümenin manasıdır bu irade. Bu irade isyanın yatağıdır; kente dağı, bozkırı, yaylayı ve sokaklara denizi geri vermek için.

Hatırla!

İşçi kadının, işçi erkeğin, işçi gencin toplandığını, o meydanı. Zincirlerini kıran isyancının gölgesinde, sayı değil ‘sabahın sahibi’ olmayı arzulamayı hatırla. Kente girişimizin ilk durağı olan meydanı, kenti ‘uzam’dan ‘zaman’dan koparıp özgürlüğün ilk durağı yapmak için, vücud olmak için vaka olmak için. Tarihin elinde hırpalanmış çocuklar gibi, yaylım ateşine tutulduk, kurşun sağanağı altında panzerlere ezdirdiler bizi. Hatırla, kenti mezarlıklar ardına inşa eden o tarih, tam ortasına kurdu bu sefer mezarlığı ve başucumuzdaki taşa 1977 yazdırdı. Ta ki başka bir kentin bir başka mevsiminde tütün sarısının ayazın beyazıyla buluştuğu vakte dek. O tütün sarısı meydanların yaratıcısı ve sabahın sahibi olarak, ülkenin başkentini bir kez daha ‘hatıra’ inşa etmek için zapt etti. Çadırlar, çay dolu demlikler, sobalar, sohbetler, sloganlar ve vücud ile. Bozkır ayazının, Kızılay’ın havuzuyla, Konur’un ‘mekanları’yla, Yüksel’in heykelleriyle, Sakarya’da hiç sönmeyen ateş ile birleştiğini hatırla. 2010 Ocak ayını. Zamanın başlangıcını, hızını bu ‘zapt’ etmeye ayarlayan, hatırayı ‘an’la birleştiren neyse, bozkırı kente ulaştıran oydu. ‘Bilinçsiz süreçlerin bilinçli yürütücüleri’nin de yokluğuyla, Tarih bir kez daha kendini ‘düzeltti’: Tarla, bozkır, fabrika kentten ve meydandan bir kez daha kovuldu.

Kent bir dağ ölüsüdür. İnşa etmek ve üretmek için koparıp bağrını dağın, parça parça taşıdılar kente. Birer onar yüzer ve binlerce defa gelip başka bir dağdan, kentin tepelerine yerleştiler. Çevre oldular, çeper oldular gecekondu halleriyle kent merkezine. Kenti kuşatan ‘yeni dağ’ ayrılıp geldikleri dağın özlemiydi. Düze inmenin bedelini yoksulluk ve açlıkla ve ‘ötekileşme’ olarak ödediler. Her sabah ve her akşam bu bedeli ödemenin yolculuğuyla aktılar kentin kalbine, fabrikalara, okullara. Bir taş atımı uzağındaki kente, her gün yüreklerinde bir bıçak darbesiyle yürüdüler. O taş gerçekliğin yıktığıdır. O taş bir gün o kente atılacaktı.

Hatırla!

Ulrike Meinhof, “Devletin bize attığı taşları, gidip ayağına dökmeye karar verdik” dediğinde, kentte isyanın ilk fişeği yakılmıştı. Emperyalist şiddetin, canavarın kalbine, metropollere yöneltildiği o an’da. ‘Söz konusu olan biziz, biziz devrimci özne; mücadele etmeye ve direnmeye başlayan bizden biri olur’ dediklerinden çok sonra, 1996 1 Mayıs’ına varmıştık biz. Yoksulluğa, yok edilmişliğe ve yok edilmek istenmişliğe karşı isyanı kentin merkezine indirerek tarihi elimize almaya niyetlendik, bir kez daha. ‘Politik eylem olarak araba yakmak’ olarak somutlaşan isyan, bir kez daha yürürlüktedir. Dağ kente giden yolu bulmuştur, dağ isyanidir, isyan dağın özcesidir, dağ artık kendin sokaklarındadır.
Getirin, yığın, biriktirin, birleştirin kentin ortasında. Ahmet’in çatıdan düşürüldüğü sokak, Çiftehavuzlar’da Saboların direndiği sokaktır. Ali İsmail’in girdiği sokak arası, Mehmet Akif Dalcı‘nın polise fırlattığı taşın ardındadır. Berkin’imizin vurulduğu sokak, Kobani‘de elde kalan son sokaktı. O sokaktan bir geleceği inşa ettiler. Özgürlüğü sokak sokak meydan meydan dağ dağ ele geçirdiler. Getirin, yığın, biriktirin, birleştirin bozkırın kıyısına. Ulrike’nin beyaz hücresi Arin’in son mevzisidir, Dilek’in vurulup düştüğü ev içidir. Beritan’ı uçuruma emanet eden o irade “Sokaklar bizim geceler de” diyen kadınların işaret ettiğidir: “Vardık, varız, var olacağız.”

Getirin, yığın, biriktirin, birleştirin barikatın başında. Metal işçilerinin Bursa’da başlattığı fırtına, 31 Aralık 1961’de İstanbul Saraçhane Meydanında toplanan yüz bin işçinin başlattığı rüzgarın evladıdır. Kavel’i Netaş’a bağlayan bu yığmadır bu biriktirmedir bu barikattır. Yığdık ve biriktirdik ki 28 Temmuz 1950’de Koreye asker gönderilmesine karşı çıkanlar, 1 Mart 2003’de Ankara’daydı. Barikata bir tuğlayı da Yeni Çeltek Maden işçilerinin Nisan 1980’de işgal edip 33 gün sürdürdükleri özyönetimlerini, Sur ardında direnen direnişçiler ile hatırlayarak koyacağız.

İlk ateşi hatırlayın. Prometheus’un insanlaşmasındaki, insanın vücuda gelmesindeki anı. O ateşi getirin, yığın, biriktirin ve birleştirin 1993 2 Temmuz’uyla. Ateşi geri alacağız ellerinden, bir ülkeyi boydan boya yanık et kokusuna ve dumana boğanlardan, şaire ‘kimse temizim demesin’ dedirtenlerin elinden. Taybet Ana’nın yedi gün boyunca kurumuş kanı donmuş saçı ile yattığı sokakta yaktığımız ateşler ile, ‘Ben devrime güzelliğimi verdim’ diyen Hacer’in yüzünü aydınlatacağız. Yerde boylu boyunca uzanan Tahir Abi‘yi, Kızılay’dan Ethem’i, direndiği binadan Sibel’i, Paris’ten Ahmet Kaya’yı, Mahir’in Ulaş’ı mahkemede kucakladığı gibi, kucaklayıp getirin. Dört ayak üzerine dikin minareyi, gömmek için kıyısına. Toprağa emanettir artık hatıramız.

Tuzluçayır’dan Çubuk Barajı’na oradan da Fis köyüne giden caddeden Şafak ile Bahtiyar geçti, hesap sormaya. Düzenlensin, tesis edilsin, vuku bulsun bu kesişme.Tarihimiz bu kesişmededir, Medeni Yıldırım asker mermisiyle öldürüldüğünde Kadıköy sokaklarında yankılanan ‘Katil Devlet’ sloganlarımızdadır. Birikmiştir ve ‘tarih bizi doğrulamakla mesuldür.’

1996 üniversite gençliğinin isyanını Serhıldanlarla, 1 Mayıs Mahallesi’ni inşa edenlerle Suruç mazlumlarını, Dersim Katliamının sürgün çocuklarıyla Festus Okey’i bir araya getirmektir ‘unutmak utanmaktır, siz bilirsiniz’ demek. “Her alanda asıl yenilgi, unutmaktır” diye söze başlayandır, 1915 Ermeni Katliamını 2010’da Afyon Selendi’yle, 6-7 Eylül’ü Sulukule’nin yıkımıyla, 1994’de Şırnak köylerinde bombalarla öldürülen 45 köylüyü 2008 yılında Davutpaşa’da öldürülen 21 işçiyle yan yana yazar. Neşet’in bozkırını, Yaşar Kemal’in Çukurovası’na, Bedrettin’in Serez’ini Mustafa Suphilerin kayığına, 33 kurşunu Ermenek madenine bağlayan ‘durma, kendini hatırlat’tır.

Yargısız infazlarda, kuşatmalarda yankılanan “Cesaretiniz varsa gelin” haykırışı, 2005 Aralık’ında Bursa’da fabrikada çıkan yangında can veren 5 kadın işçinin çığlıklarına karışır da, Yokuş yol’da güllerin bedeninden koparılan dikenlerin kanaması 1995’de Gazi Mahallesi’ne ulaşır da, ‘diş değil tırnak değil bir mendil’ 1996’da hücre hücre ölüm oruçlarında dile gelir de, an gelir ‘adalet bizim sokağa çıktığımızdır’ dediğimizde; hatırlamayı adımlarımız ezber kıldığı içindir.
Darağacına ‘ben size boyun eğmedim’ diyen Seyid’i, önüne konan teşhir masasını tekmeleyen Remzi Basalak bilir en iyi. 15-16 Haziran’ı sorun, 4-5 Mart 2001’de Kızılay’da destan yazan KESK’liler yanıtlar bizi. Tariş der Greif işçileri fabrika çatısına çıktıklarında.

“Ölümüne bağırıyorum: Gelecek İsyan! Gelecek İsyan!” diyen şair, Haki’yi Laz Kemal’i Paramaz Kızılbaş’a bağlar. O bağ 12 yaşında Nihat’ı polis kurşunuyla öldüren tarihle, Sevcan’ı 7 yaşında panzer altında ezdirerek başlayan tarihle hesaplaşma çağrısıdır. Uğur Kaymaz’ı, 2013 yılında press makinasında öldürülen 13 yaşındaki Ahmet Yıldız’la yaşıt kılan bu tarih, Ceylan’ımızı, ölü bedeni çuvalla sırtta taşınan Muharrem’le, erk’in katlettiği Özgecan’ı sınırların ardında özgürlüğü arayan Ayşe Deniz’e bağlayan bu tarih: ‘Sıkı Düşçülerin’ hatırladığı ‘devrim’ düşünün zinciridir. Bu zincire iyi bakın, şairin öğüdü gömülüdür: “Acılarınıza iyi bakın sevinçlerinize iyi bakın.”

Hatırlamak yeniden kurmanın sancısıdır, bu zincirin ilk halkasıdır. Ve o ilk halka tereddüt etmeden yola düşenlerin zulasında sakladığıdır. O zuladır ki Roboski 34’lerinin katır sırtında taşıdığıdır. O zulada Maraş’ı yaratan karanlığı ve örgütsüzlüğü görürürüz. Zulada saklanılan Kürdistan’da kurşunlanan cenindir, Metin’in çantasındaki son haberdir. Zulada sakladığımız Ahparig’in altı delik ayakkabısıdır. An geldi, zulada Mahir’in Kızıldere cüreti, Deniz’in durmak bilmeyen ısrarı ve İbo’nun kasketi, çıkartın, biriktirin, yığın, birleştirin Ankara’da katledilen yoldaşlarımızın ‘gökyüzüne kansız bakma özlemiyle’.

“Hatırlamak” der bilge, “Kelimenin tam manasıyla, bir vakit birlikte hareket edenlere, hareketlerini ve birliklerini yeniden tesis etme imkanı vermektir.”

“Polislere söyleyin şehre geri döndük” diyen irade, ‘İnsan unutmaktan mamüldür’ diyene inat; coğrafyada kentte, sokakta, bozkırda, dağda ve denizde varoluşun kesintisizliğini taçlandırıyor.

Hatırlayın!
Unutmayın!
Getirin!
Yığın!
Biriktirin!

Sözü yazıyla, havar’ı sessizlikle, öfkeyi umutsuzlukla, neşeyi kederle; Coğrafya’dan kent’ten sokak’tan bozkır’dan dağ’dan ve deniz‘den gelip Haziran Direnişi ile birleşin, evladının suretini yıllarca acıyla dik tutan Cumartesi Annelerinin kalbinde.

Özdemir Demirbilek’in Diğer Yazıları İçin

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr