“Neredeydin?”

“Neredeydin?”

Özlem Gitmez | Besmeleyle başlanan daha kuvvetli yeminler Silvan’dan Paris’e giden, Paris’ten Suriye’ye çıkan yolları kana buluyor. Daha fazla savaş isteyen temsilciler bizi kurtarmak istemiyor. Ancak barışla başlayan yeminler, barışı dert edinen bir mücadeleyle birleştiğinde bu cinnetin eşiğinden kurtuluruz.

Deniz Baykal besmeleyle başlanan yeminleri kutsuyor tüm laik kemalist mağrur edasıyla. Hollande “savaş” diyor bir Fransız asaletiyle. Tekbir seslerinin silah seslerine karıştığı Silvan’dan tekbir seslerinin silah seslerine karıştığı Paris’e uzun bir yol yok artık. Ancak besmeleyle başlanan yeminler kutsanıyor mecliste. Üstelik aramızdaki en koyu laikin en ulusalcı dudaklarıyla.

Tüm ideolojiler boşa koşuyorken yine yüzlerce insanın ölümüne sevinen ölümlüler, kendi mürailik dolu hayatlarını nefret dolu gözlerinin ardına gizleyip, uluslararası bir ikiyüzlülüğü herkesin yüzüne vuruyor hiç gecikmeden.

Kimse neden bütün bu insanlar ölüyor diye sormuyor (mu)? “Hepimiz insanız” hümanizmi “hepimiz Türk’üz” ırkçılığından bir adım beri olduğundan belki, bu ölümlere isyanım o denli romantik olamıyor.

Rezil oldunuz

Besmeleyle başlanan yeminler değil, besmeleyle başlanan hayatlar da kutsanıyor artık. Kutsalların evrensel olmadığını söylemeye dilim varmıyor. Yunanistan milli marşı okunurken ıslıklarla karşılık veren, en kurtarılası vatanda yaşayan en güzel ırkın en kahramanları, ötekinin en’lerinin kutsallarına saygı duyacak değil elbet. Avrupa’ya rezil olduk histerisinin arasında, en çok da bana rezil oldunuz demek istiyorum. Çünkü muasır medeniyetler seviyesine gelme arzusuyla eğitim sisteminin her aşamasında gıptayla baktığımız Avrupa’ya içten içe duyduğumuz nefretin yankıları bir stadyumda beynime işlerken Nusaybin’de ölüyorlar yine. Belki Silvan’da. Ya da Lice’de. En çok bana, bize, Suruç’ta, Ankara’da, Diyarbakır’da, Bağdat’da, Filistin’de, Nijerya’da ve daha nicesinde ölenlere, yaşayanlara rezil oldunuz. Aziz Güler’e rezil oldunuz. O güzel gülüşlü çocuğun iki ay boyunca sınırda bekletilen cansız bedeni bir cemevine doğru giderken İstanbul’un en “aykırı” mahallesinde, besmeleyle başlanan o yemin aklımın köşesinde.

“Hukukun üstünlüğüne” bağlı kalacak olanlarla, iktidarın her türlü eğip bükebildiği bir amorf haline gelmiş hukuğun altında ezilenler arasındaki bu garip ilişki nasıl bir temsiliyet sağlar ki. En çok temsil edenlere en çok ihanet edenlerle kurulan yeni pazarda kayyum ya da kayyım (“hainlerle” aranızdaki ilişkinin derinliğine göre değişir) popüler bir meslek haline geliyorken, her birimiz bir paralel yapı kurumu kadar boynu bükük hainlere dönüşüyoruz.

Demokrasi olsa ne olur, olmasa ne olur!

Her hain gibi bir dönemin teröristleriyken, bir önceki veya sonraki dönemlerin en statükocu yapıları olabiliyoruz. Hainlik bir gerçeğin etrafında örülen, o gerçeği temel alan bir tanımlama değil. Gerçekler bu dünyanın temelini değil, “kendine kadar” demokrasinin yapı taşları olarak karşımızda. Şimdilerin büyükelçisi Yusuf Ziya Özcan bir Nazi subayının infaz anını belgeleyen ikonik bir fotoğrafı Fransa’nın Cezayir’de uyguladıklarına kanıt olarak twitterda paylaştığında ortak bir ses “bu fotoğrafın doğru olmaması Fransa’nın yaptıklarını yalanlamaz” diyordu. Özünde haklı olan bu serzeniş gerçeğin ne kadar önemsizleştiğini ve gerçeğin ne denli ideolojik olduğunu çarpıyor yüzümüze. MİT tırlarıyla silahların taşındığını haber yapan Can Dündar ve Erdem Gül tutuklanırken, gazeteciliğin ulvi emellerinden dem vurup karşı çıkan, bunu bir hukuk sorunu, bir demokrasi sorunu olarak görenler haklılar elbet.

Gerçekleri yüzümüze vurmakla görevli, ancak asla tarafsız olmayan, doğası gereği olamayacak olan ve gerçekleri aslında çok nadir söyleyen veya söyleyebilen gazetecilerin neredeyse ilahi bir şekilde tarafsız ve objektif olduğu yanılgısını bir kenara koyarsak, aslolan tam da “orada silah olsa ne olur, olmasa ne olur!” muğlaklığıdır. Çünkü duymak istediklerimiz, duyduklarımızla örtüşmediğinde birileri hep vatan hainidir. Devletin özü tam da bu muğlaklığın sağlamlaştırdığı “demokrasi olsa ne olur, olmasa ne olur” algısının içselleşmesidir. Kendi vatandaşlarına her dönem zulmü reva görenler için demokrasi zaten anlamını yitirmiş bir baskı aracıdır artık. Her yanı kanlı topraklarda doğruları söylemek o kanın kapatamadığı pislikleri açığa çıkarıyorken, gerçek, marjinal bir grubun birbirine fısıldadığı sözcükler bütünü oluyordur. Besmeleyle söylenen yalanların bütünümüzü yuttuğu bir dönemde fısıltılar çığlıklara dönmeli işte.

Devletlu’ya Aidiyet Girdabı

Besmeleyle başlanan daha kuvvetli yeminler Silvan’dan Paris’e giden, Paris’ten Suriye’ye çıkan yolları kana buluyor. Daha fazla savaş isteyen temsilciler bizi kurtarmak istemiyor. Ancak barışla başlayan yeminler, barışı dert edinen bir mücadeleyle birleştiğinde bu cinnetin eşiğinden kurtuluruz. Barış da anlamını kaybetmeden demokrasi gibi sahip çıkmak zorundayız var gücümüzle. Gündemin anlık değişimlerine saniyesinde adapte olan düşmanlıklarımıza bir son vermeliyiz. Rusya’nın uçağını düşüren biz değiliz, bu aidiyeti kırmadan barışa adım atamayız. Bir biattan kaçmak adına başka bir koca devletin yanında yer almayı mücadelemizin unsuru yapamayız. Her yeni gün gündeme uygun bir düşmanlıkla gözlerimiz sabaha açarken herkesi “Moskof” köpeği olarak görmeye gönül vermiş bireylerin, uluslararası siyaset, diplomasi, angajman kelimelerinin ardına saklanmış, muğlaklaştırılmış birlikte yaşam mücadelesini enternasyonel bir iddiayla vermek zorundayız. Barış bu toprakların ve nice toprakların sınırlarında güvenli bir hayat ideali değil, sınırların ötesinden bağımsız bir düş değil. Soydaşlarımızla (ne demekse) değil, soyumuzun ötesinde kurabileceğimiz bir bağın temsilidir. “Neredeydin?” sorusu retorik bir saçmalıktan ibaretken barışın ülkesini kurarken hepimiz “orada” olmadan hayaller emperyalist horozlanmaların karmaşasında silinip gidecektir. Putinvari delikanlılıkla, Erdoğansı kabadayılık arasında bir küçük alandaki diplamatik ve siyasi çatışmaların ortasında ölecek, yaralanacak, evsiz kalacak, tecavüze uğrayacak, evinden, toprağından sürülecek binlerce, yüz binlerce insanın çığlıkları kadar kırılgan hayatlarımızı devletlerin eline bırakmayacak kadar onurla sahip çıkmalıyız birbirimize. Her adımını besmeleyle atanlarla, her adımında ana dili için mücadele edenleri, telefonu kapatırken “Hızır yardımcın olsun” diyenleri ve daha nicesini ve hepsini “BARIŞ İÇİN” bir araya getirmek boynumuzun borcudur artık.  

“Onurlu ve kalıcı bir barış umuduyla” – “Bi Hevîya Aşîtî Kî Bi Rûmet Û Mayînde”

 

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr