Öcalan’ın demokratik konfederalizm ve komünalizmi üzerine

Öcalan’ın demokratik konfederalizm ve komünalizmi üzerine

“Proudhon’a haksızlık etmemiş olmak için, demokratik konfederalizmin Proudhon’u da hayli -geriye doğru- aştığını, bir küçük ve orta burjuva liberal ezilenci demokratizm teorisi olduğunu, Kürdistan’da neoliberal kapitalizm hakimiyeti artıp sınıf çelişkileri derinleştikçe de, daha gerilere gittiğini belirtmek durumundayız…”

PKK’nin demokratik konfederalizm temelinde son ray değiştirmesi, Öcalan’ın Bookchin’in kitaplarını okumasıyla başlar. Öcalan henüz 2004’te Kürt Yurtseverlerine Bookchin’in kitaplarını okuma ve belediyelerde pratikleştirme talimatı veriyordu. Demokratik konfederalizm ve komünalizm anlayışı, özü itibarıyla neredeyse olduğu gibi Murray Bookchin’den alınmadır, onun biraz Laclau ve Mouffe’nin postmodern radikal demokrasisi, Negri ve Hardt’ın “çokluk”u vb ile harmanlanmış bir versiyonudur. Meksika’da Zapatist yerli hareketi (Subcomandante Marcos, yine Bookchin’den ve post-anarşist teorilerden önemli ölçüde etkilenmişti) ve Veneuzalla’da Bolivarcı rejim (Chavez’in “katılımcı parlamento” ve “komün konseyleri hareketi” uygulamaları, Bookchin’den, Katılımcı Ekonomi’den ve Mao’nun halk/köy komünleri ve kültür devrimi’nden kimi esintiler taşır) gibi pratik referanslar da sayılabilir. Yerel köy, kasaba, mahalle, topluluk ve belediye meclisleri federasyonlarının oluşturulmasına dayalı, katılımcı demokratik yurttaş yönetim örgütlenmesi olarak tanımlanan KCK (Koma Civaken Kürdistan) organizasyon ve sözleşmesi de, DTK da (Demokratik Toplum Kongresi), ilk başlarda DTP de, başta Bookchin olmak üzere, konfederalizm, komünalizm ve özgürlükçü belediyecilik fikirlerinin Öcalan versiyonuna dayanır. Bookchin, Kürt Yurtsever aydınları ve kurumlarının günümüzde halen ve artan ölçüde -Öcalan’dan sonraki- en temel referansıdır.

Bookchin’in konfederalizm ve komünalizmi
Murray Bookchin gençliğinde komünistti. Daha sonra troçkist, sonra Kropotkin çizgisinden anarşist, sonra ekolojist-anarşist, sonra liberter sosyalist oldu. 1980’lerin başında ondan da ayrılıp “Anarşizm ve Marksizmin en iyi yanlarını alıp birleştirdiğini”, “kapitalizm ve sosyalizmden daha gelişkin politik bir sistem kurarak” her ikisini aştığını iddia etti: “Ekolojik konfederalizm”, “Komünalizm” ve “Liberter (özgürlükçü) belediyecilik” kavramlarıyla tanımladığı bir akım geliştirdi.
Bookchin, konfederalizmi, “üyelerinin veya delegelerinin çeşitli köyler, kasabalar ve hatta büyük şehirlerin semtlerindeki popüler yüz-yüze demokratik topluluklardan seçildiği bir yönetici meclisler ve konseyler ağıdır” diye tanımlar. Proudhoncu “yerel özerk belediye komünleri federasyonu” fikrinin, “katılımcı demokrasiyle dönüştürülmüş” belediye meclisleri çevresinde köy, kasaba, mahalle, semt, kadın, gençlik, topluluk, stk meclisleri ağlarıyla genişletilmiş, ve belli bir organizasyon ve liderliğin de eklendiği bir versiyonudur.

Komünalizm kavramını “özgürlükçü belediyecilik ve diyalektik doğalcılığın anarşizm ve sosyalizmden daha kapsayıcı bir sistemini oluşturan politik bir kategoridir” diye tanımlar. Paris Komünü’nde kendisini “ben ne anarşist ne sosyalistim, komünalistim” diye tanımlayan Gustave Lefrancais’ye referans verir. O dönem de bu kavram, feodalizm altında egemen toprak senyörleri ile mücadele içinde ortaya çıkan köy komünlerinin ve kentlerde özerk beledi yurttaş meclislerinin gönüllü ve gevşek birliği anlamında kullanılıyordu. Bookchin’in de Paris Komünü’nden ileriye değil, geriye giderek esas aldığı komünalizm, prekapitalist komün ve yurttaş meclisleridir. Referansları antik Yunan kent demokrasisine kadar geri gider.

Liberter belediyecilik ise, toplumun devrimsiz, sınıfların inkar edildiği belediyeler ve yurttaş meclisleri temelinden dönüştürüleceğini varsayan, bir tür (belediye sosyalizmi değil ama) belediye liberter-demokratizmidir.
Bookchin, her devrimin “Robespierre, Stalin gibi yeni tiranlar yarattığı” bayat iddiasıyla, devrimi, büyük modern sanayiyi, işçi sınıfı ve ezilen ulus hareketlerini, iktidar mücadelesini reddeder. Ekonominin ve yönetimin ulusallaştırılmasını, kamulaştırılmasını, toplumsallaştırılmasını reddeder. Ekonominin ve yönetimin bir tür (yurttaş meclisleri ve konseyleri yoluyla) belediyeleştirilmesiyle dünyanın değiştirilebileceğini iddia eder.

Marksizmde reddettiği tarihsel-diyalektik materyalizm, kapitalist sistemin içindeki uzlaşmaz sınıfsal-toplumsal çelişkilerinin tarihsel gelişim sürecinin örgütlü ve bilinçli hale getirilmesiyle yıkılacak ve sosyalist devrimci işçi konseyleri demokrasisi yoluyla komünizme geçilecek olması bilimsel görüşüdür. Marksizmden aldığı ise bir miktar liderlik, deneyimli kadro, organizasyon gereğidir. Sosyalizmde reddettiği kolektivizm ve proletarya diktatörlüğü, aldığı ise Sovyetler’de en geri mülkiyet ve organizasyon biçimi olan kolhoz (kooperatif köylü mülkiyeti), Çin’de daha geri “köy komünleri”, Yugoslavya’da facia ötesi özerk grup mülkiyetine dayalı “öz yönetim” gibi uygulamalardır. Hemen bu noktada, Bookchin’in teorisinin bir Anarşizm/Marksizm ya da kapitalizm/sosyalizm eklektizmi bile olmadığını, burjuva liberal yerel yönetim demokrasisi ile küçük burjuva halkçı demokratizmin geriye doğru bir liberal-halkçı reformist bileşimi olduğunu görebiliriz.

Bookchin, teorilerinin batıda revaçta olduğu 80’li-90’lı yıllarda işçilerin büyük ölçüde orta sınıfa dönüştüğünü sanır, halk meclislerini çalışanlar ile orta sınıfların ağırlıklı olduğu bir bileşim olarak kurgular. İşçilerin işçi olarak katılmasını ise yasaklar. Ona göre işçi sınıfının veya diyelim ki bir yerelde maden veya inşaat işçilerinin kendi çıkarlarını savunması, “toplumun genel çıkarına karşı özel çıkarın savunulması” anlamına gelir ve kabul edilemez. İşçiler köy, mahalle vd meclislerine, ancak sınıfsallıklarından soyuldukları yerel topluluğun ve demokratik toplumun genel çıkarlarını savunabilecekleri “yurttaşlar” olarak girebilirler. Bookchin’e göre yereller, sınıf çatışmalarının yine olacağı ama yerel halk meclisleri ve komünalist organizasyon tarafından yumuşatılıp ortadan kaldırılacağı alanlardır. Aynı kefeye konulan kapitalizm ve sosyalizm ile sınıf mefhumları, etik-politik beledi “yeni yurttaşlığın” ortaya çıkmasıyla “aşılmaya başlanır”.
Özel mülkiyet, kamulaştırma, kolektivizasyon, tümüne karşı çıkar. Sınıfların, devletin, üretim tarzı ve iktidar belirlenimciliğinin olmadığı, bunlardan arındırılmış olacağını varsaydığı “liberter belediyeciliği” esas alır ve “ekonominin belediyeleştirilmesini” öngörür. Bu sınırlar içinde, mikro yerel komün ve meclislerin ve meclis federasyon ve konfederasyonlarının olabildiğince “kendine yeterli” hale gelmesini sağlamaya, kooperatif ve sermaye ortaklığı girişimlerini geliştirmeye çalışır.

Komünalistler seçimlerle belediye meclislerine girip belediyeleri halk meclisleri kurmaya, bunların katılımına açmaya, yerel meclis ağlarının bu gibi girişimlerini desteklemek ve yaygınlaştırmak “zorunda bırakmaya” çalışırlar. Köy, kasaba ve mahalle meclislerinden başlayarak, ikna, özendirme, olmuyorsa yüzyüze ilişkilerden tecrit etme ve meclis girişimlerinden yararlandırmama gibi barışçıl yöntemlerle, giderek bütün üretim araçlarını meclisler ağının söz, karar ve yönetimi altında toplayabileceklerini hayal ederler. Burjuva mülkiyet ve iktidarına karşı zor alım ve saldırı kesinlikle yoktur, yalnız kendi girişimlerine karşı baskı ve saldırı olduğunda öz savunma için güç kullanımı vardır. Komün’den anladıkları ortak mülkiyet bile değildir, sermaye ve özel mülkiyet egemenliği koşullarında, onların “yanısıra”, “herkesin katılımı”yla yürütülen faaliyet, girişimler ve yönetim’dir!

Bookchin bunun (büyük burjuvazi, tekeller ve devlet iktidarı ve kurumları ile yerel halk meclisleri ağları ve federasyonları arasında) bir “ikili iktidar” durumu olduğunu, yerel halk meclislerinin ancak kendilerini engellemeye ve bastırmaya çalışan büyük güçlerle sürekli bir gerilim ilişkisi içinde varolabileceğini söyler. Sonuçta ya halk/yurttaş meclisleri tepesindeki güçlerle uzlaşarak çözülecek, ya da onların yanısıra varolan belediyeleri “liberter belediyeciliğe” dönüştürmekten başlayıp alanını giderek genişleterek, onların egemenliğini giderek sınırlayarak, meşruluklarını ortadan kaldırarak, onları da soğurarak “dünyayı değiştirecek”tir!

1- Değer yasası
“İmparatorluk yazarları değer teorisini ele alıyorlar, değer ölçülemez diyorlar. Bazı sonuçlara ulaşıyorlar. Marx’ın değer teorisi yanlış. Aslında Kapital’i de çok iyi inceleyemedim, ama son tahlilde işçi sınıfı ile burjuva sınıfının birleşip pay alma savaşıdır. Rosa Luxemburg Marx’ı eleştiriyor, pre-kapitalist toplum olmadan işçi sınıfı yaşayamaz diyor. Roza’nınki daha doğrudur. İşçi sınıfı ile burjuvazi birleşip sonra toplumu sömürüyorlar. Değer teorisinin özü budur. İşçi sınıfının bu eksenli devrimciliği safsatadır.” (Öcalan, Demokratik Konfederalizm)

Marx’ın bu kadar dehşetengiz bir çarpıtılması, burjuva liberal iktisat profesörlerinde bile zor bulunur! Öcalan, Marx’ın Kapital’ini incelemediğini söylüyor, ama İmpartorluk yazarları Hardt ve Negri’nin değer yasası konusundaki metafizik idealist (“maddi olmayan emek”, “değerin kadının ev emeği nedeniyle ölçülemez olması”, vb) safsatalarının üzerine kat çıkmakta bir beis görmüyor. Marksist teori konusunda, en temel yapıtını incelemeye bile zahmet etmeden, en düşkün post-modernizm profesörlerinin safsataları üzerinden kulaktan dolma hüküm kesmek, en hafif deyişle ciddiyetsizliktir. Öcalan’ın Marx’a atfettiği “değer teorisi”nin özü, “işçi sınıfı ile burjuva sınıfın birleşip pay alma savaşı, sonra da toplumu birlikte sömürmeleri” imiş! Bir görüşü/teoriyi eleştirmek adı altında çarpıtmak, sonra da kendi yarattığı bu karikatürü bir vuruşta yere serip zafer edasıyla böbürlenmek, solda çok yaygın bir hileli polemik tarzıdır. Ne var ki bunun adı “eleştiri” değil, demogojidir. Neresinden tutsa, insanın elinde kalır.

Marx’ın bir “ekonomi-politik teorisi” yoktur. Ekonomi-politiğin kökten devrimci eleştirisinin teorisi vardır. Nitekim Marx’ın Kapital’i dahil, kapitalizmin ekonomi-politiği üzerine tüm çalışmaları, “ekonomi-politiğin eleştirisi” alt başlığını taşır. Aynı şekilde Marx’ın bir “değeri savunma teorisi” de yoktur. Kapitalist değer, değişim değeri ve artı değerin tarihsel-diyalektik materyalist devrimci eleştirel teorisi ve pratiği vardır. Marx, değer yasasından başlayarak tüm ekonomi-politik kategorilerin sınıfsal-toplumsal eşitsizlik, sömürü ve tahakküm ilişkileri olarak iç yüzünü deşifre eder. Bir toplumsal ekonominin meta örgütlenmesi temelinde nasıl değiştiğinin, bunun kapitalist meta ve artı-değer üretimi ekonomisine nasıl dönüştüğünün, bu temelde uzlaşmaz karşıt sınıflar olarak burjuvazi ve proletaryayı nasıl ortaya çıkardığının, toplumsal emek üretkenliğini nasıl artırdığının ve böylece üretim ve emeğin toplumsal niteliğini geliştirerek kapitalist ekonomik, toplumsal, siyasal örgütlenmenin temelleriyle uzlaşmaz biçimde karşıtlaşan bir toplumsal sınıf gücünü nasıl oluşturduğunu, bilimsel olarak ortaya koyar. (Lenin, “’Halkın Dostları’ Kimlerdir”) İşçi sınıfının sınıf savaşımını tarihsel-mantıki sonucuna, burjuva mülkiyet ve devletini yıkmaktan başlayarak, kapitalizmin tüm kategori, kurum ve yasalarıyla birlikte ortadan kaldırıncaya kadar sonuna kadar götürmesi, ancak böylelikle değer yasası ve toplumsal işbölümüyle birlikte kendisini de sınıf olarak ortadan kaldırarak tam özgür ve tam gelişmiş bireylerin komünist toplumuna doğru ilerleneceğini, bilimsel olarak ortaya koyar.

Demek ki neymiş? Marx’ın Öcalan’ın çarpıttığı gibi değer yasasını savunan ve işçi sınıfıyla paylaşılmasını isteyen değil, tam tersine değer yasasını kökten eleştiren ve devrimci sınıf savaşımı ve sosyalist devrimci işçi demokrasisi yoluyla sönümlendirilmesini amaçlayan bir teorisi varmış! Marx’ı böylesine tahrif etmekle yetinmeyen Öcalan, Rosa Luxemburg’u da çarpıtıyor, Rosa’nın işçi sınıfının prekapitalist tarım ve köylülüğün sırtından yaşadığını/sömürdüğünü söylediğini ima ediyor! Oysa Rosa’nın söylediği kapitalizmin prekapitalist üretim biçimleri olmadan ayakta kalamayacağıydı, ki tarihsel olarak zaten yanlışlanmıştır. Öcalan, adeta, kapitalist ekonominin gelişiminin daha geri olduğu yerlerdeki emekçi sınıf ve kesimleri, işçi sınıfına düşman etmeye çalışıyor! Marx’ın bilimsel olarak kesinkes çürüttüğü şu eski Proudhoncu anarşist lapayı ısıtıp ısıtıp servis ediyor: İşçi sınıfı burjuva devlet iktidarını yıkmak için mücadele ederse devletçi olur; işçi sınıfı siyasal mücadele verirse otoriterist olur, işçi sınıfı ücret artışı isterse değer yasası savunucusu olur! Eh Proudhon da bu aynı zihniyetle, işçilere zanaatçılar ve küçük patronlarla “üretici birlikleri” kurup “karşılıklı yardımlaşma” dışında siyaset yapmayı, grev yapmayı, ücret artışı istemeyi yasaklamaya kalkışmamış mıydı? Demokratik Komünalizmin Proudhon’a derin katkıları: İşçi sınıfı burjuvaziye karşı mücadele ederse sömürüden pay almış olur, işçi sınıfı burjuvaziye karşı devrim yaparsa burjuvaziyle birleşip sömürücü olur!!

2-Kapitalist sömürüyü bulanıklaştırma
“Ananın yaptığı gibi ücretsiz işçiliği nereye koyacağız? Çocuğu büyütmesi, ona bakması, ev içinde verdiği emek ölçülemez. Genelde insan nasıl büyüdü? İnsan yüzbin yıllık tarihin ürünüdür. İlkel komünal toplumdan kültürler mücadelesine kadar her şeyi katarsak, tüm insanlık tarihi birikimlerini, bilgi birikimini nasıl küçük burjuva ücret talebine indirgersin? Değeri bunları yok sayarak ölçemezsin. Neolitik toplum, köleci toplum, feodal toplum, hepsini içine koyarsak işçi sınıfı olur. Marks’ın sosyal bilime katkıları var, ama muazzam yetersizliği var, topluma anlamlı bir şey getirememiştir. Sonuçta değer teorisi ile işçi sınıfının ücreti artırıldı.” (Öcalan)

Demokratik Komünalizm, sanki değer yasası işçi sınıfının lehineymiş, sanki işçi sınıfı değer yasası sayesinde insanlığın çağlar boyunca yarattığı tüm zenginlik ve birikimi (burjuvazi ile birlikte) yiyormuş, sanki işçi sınıfı değer yasasının dışında tutarak ücretsiz aile işçilerini ve prekapitalist toplum kesimlerini sömürüyormuş, vb gibi demogojik bir izlenim yaratmaya çalışır. İşçi sınıfını “kapitalist modernite”den (Öcalan bu kavramı; “kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus devlet” üçlüsü anlamında kullanır) çıkar sağlayan, tüm tarihsel ve doğal zenginlik birikiminin, dahası emekgüçleri doğrudan meta olmayan toplum kesimlerinin sömürüsü ve yağmasından “değer teorisi” ile pay alan, bir sınıf olarak lanse etmektedir. İşçi sınıfı dışında tanımladığı “demokratik toplum güçleri”ni Marksizm ve işçi sınıfını baskılamaya yönlendirmeye çalışmaktadır.
İşçi sınıfının bir dönem kazanabildiği ücret artışları ve sosyal haklar, “değer teorisi” sayesinde değil, ücretli kölelik sistemini yıkmakla tehdit ettiği devrimci sınıf mücadeleleriyle, tam da o değer yasasına karşın, onun bir nebze sınırlandırılmasıyla gerçekleştirilebildi. Hiçbir ücret artışı işçi sınıfı üzerindeki sömürüyü ortadan kaldırmaz. Bir dönemki ücret artışları ve sosyal haklar, artan göreli artı-değer sömürüsü yanında kırıntı bile değildi. Bugün o “ücret artışları” ve “sosyal haklar”dan da eser kalmaması ise, tam da kapitalist değer/artı-değer/azami kar yasalarının, dizginsiz, sınırsız, despotik (neoliberal) işleyişinin ifadesidir. Marx, hiçbir zaman sınıf mücadelesini “ücret talebine” indirgemedi, tam tersine bunu yapan ekonomist, sendikalist, reformistlerle en uzlaşmaz biçimde mücadele etti; işçi sınıfının (bunu yapmadan bir sefiller yığınına düşeceği) ücret, çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi mücadelesini, ücret sisteminin devrimci temelde kaldırılması mücadelesine bağladı.

İşçi sınıfının kapitalizm ve kapitalist değer yasasından elde edebildiği biricik bir yarar varsa, o da bunlar tarafından en ağır biçimde sömürülen ve ezilen, dolayısıyla bunlarla uzlaşmaz karşıt sınıf olarak ortaya çıkmasıdır. Kapitalist değer ve artı-değer yasalarından biricik çıkarı kapitalizmi bu köklerinden yıkmak olan ve yıkabilecek tek sınıf olarak gücünün bunlara karşı yoğunlaşmasıdır. İşte demokratik komünalizmin asıl korkusu budur. Tüm çabası, kapitalist meta üretim ve egemenlik ilişkilerinin hakimiyetiyle birlikte onun bağrında, ona uzlaşmaz karşıtlığıyla ortaya çıkan ve gücü yoğunlaşan işçi sınıfını perdelemek ve liberal halkçılığa gömerek uzlaştırmaya çalışmaktadır.

Öcalan’ın K. Kürdistan’da neoliberal kapitalizmin derinleştirilmesi ve sağlamlaştırılmasından, küçük ve orta “halk” burjuvalarını geliştirip palazlandırmaktan başka bir işe yaramayacak tüm o liberal-halkçı ekonomi kurguları bir yana, işçilerin ücret artışı mücadelesinden bile korkusu, tek başına, bu “teori”nin liberal-narodnik karakterini ele verir. Rusya’da da liberalleşen narodnikler, liberal-halkçı ekonomi fantazilerinin kapitalizm ve büyük sermaye ile mücadelesinin “en güçlü mücadele araçlarından biri olarak ücretleri düşürmeyi” koymuşlardı! Lenin, kapitalizm ve tekellere karşı ücretlerin düşürülmesiyle mücadele edilmesini tasarlayan bu gibi “halkın dostları”ndan burjuvazinin hiç korkmasına gerek olmadığını, onları seve seve maliye bakanı yapabileceklerini, söyler! (Lenin, “Halkın Dostları Kimlerdir”)

Kürt Ulusal Hareketi ve parti ve örgütlerinin, Kürt işçilerin en yoğun, ücretlerin en düşük, işçi katliamlarının en yüksek olduğu en ağır ve tehlikeli işkollarında taşeronluğun kaldırılması dahi niye gündemleştiremiyor? HDP’li Belediyeler belediye işçiliğinden taşeronluğu bile niye kaldırmıyor? Van’da belediye işçileri HDP’li belediye tarafından verilen sendikalaşma sözü tutulmayınca greve gitti: Bizzat HDP milletvekillerinin organize ettiği HDP’liler çöpleri toplayarak grev kırıcılığı yaptı. Demokratik komünalizm çizgisi, işçilerin sınıf olarak mücadele istemlerini “demokratik toplumun genel çıkarlarına karşı özel çıkar” olarak lanse edip reddeder. Burjuvazi ve devletinin “kamu güvenliği/kamu sağlığı” bahanesiyle grev yasakçılığından farkı nedir? Ezeli ve ebedi bir demokratizm teorisi olarak demokratik konfederalizm neden sınıf mücadelesi demokrasisine gelince bitivermektedir? Demokratik Komünalizm şovalyeleri, “değer teorisi”ne karşı onca kahramanca hücumlarına karşın, işçi sınıfına karşı neoliberal kapitalist değer yasası ve demokrasisinin perdelenmiş utangaç teorisini yapmaktadır.

Anarşizmde tipik olan sömürüye karşı genel ve muğlak sözlerden başka bir şey ortaya koymamasıdır. Sömürünün tarihsel olarak ortaya çıkmış kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerindeki köklerine inmekten, bunların tarihsel gelişim yönünü ele almaktan özenle kaçınır. (Bkz. Lenin, Anarşizm Üzerine Tezler) Kapitalist meta üretim ilişkilerinin egemen olduğu bir toplumda, bu temelden bilimsel bir inceleme bir kez yapıldı mı, uzlaşmaz çelişkinin hangi sınıflar arasında olduğu; geleneksel küçük üretimin hızlanan çözülmesi; kırlarda da mülksüzleşme ve sınıf çelişkisi, üretim ve emeğin toplumsallaşma süreçleri; toplumun sosyalizme doğru götüren tarihsel gelişmesi ve bunun yaratıcı gücü olarak sınıf savaşımının kavranması hemen belirginleşir. Anarşizm, işte tam da bu yüzden, bunu pek güzel sezdiğinden, üretim, mülkiyet, sömürü ilişkilerinin ve tarihsel gelişme yönünün ciddi-bilimsel bir tahlilinden kaçınır, sınıf/sömürü ilişkisini muğlaklaştırır. Öcalan da, Kürdistan’da kapitalist sömürü/sınıf ilişkilerinin somut tahlilini yapacağı yerde, kapitalist değer yasasını tahrif edip belirsizleştirmekte, anlaşılmaz hale getirmektedir. Post-modern idealist belirsizlik felsefesi temelinde “değer yasası ölçülemez” demek, gerçekte uzlaşmaz toplumsal-maddi sınıf çelişkilerinin zeminini bir bütün olarak kaydırmak, sisler içine gömmek demektir.

En kritik nokta: Demokratik Komünalizmin Kürdistan’da kapitalist meta ve artı-değer üretim ekonomisinin hakimiyetinin üzerini örtmesidir. Buradan küçük mülk, küçük üretim ve altı boşalmış geleneksel üretim biçimlerinin savunuculuğuyla, ama yalnız büyük/tekelci burjuvaziye karşı değil, asıl işçileşmeye, mülksüzleşmiş ve işçileşen dev çaplı kitlelerin (işçiler, yarı işçi kent ve kır yoksulları) bir işçi sınıfı bilinç ve gücü oluşturmasına karşı, sınıf savaşımın örtülmesinin ve uzlaştırılmasının savunuculuğuyla; küçük mülkiyetçi küçük patroncu özlemlerinin canlı tutulması ve liberal-halkçı ideoloji içine çekilmesidir.

Demokratik komünalizm, hiçbir biçimde devrimci sınıf ve kesimleri, işçi sınıfı ve kent ve kır yoksullarını temsil etmez; küçük üretim ve mülkü borç harç içinde yarı proleterleşmiş, bu koşullardan kurtulmak için çıkarlarını kentlerde yoğunlaşan işçi sınıfıyla birleştirerek ve sıkı güç birliği yaparak eski toplumu devirmek isteyen geniş kır yoksulu, ve küçük burjuvazinin sömürücü olmayan kesimlerini temsil etmez; bunları yedeğine alarak küçük mülk, küçük üretim, küçük ve orta boy patron ve statülerini korumak, restore etmek ve yükseltmek için, işçi sınıfı ve kent ve kır yoksullarına karşı kayırılmayı isteyen sömürücü sınıf ve kesimleri temsil eder.

3-Halkçılıktan liberal-halkçılığa
“Ekonomi sistemi kar ve metalaşmaya dayalı olmayan, kullanım değeri ve demokratik paylaşıma dayalı sistemi temsil eder. Özgür Toplum Meclislerine dayalı alanlarda üretimin ve mülkiyetin meclis yerleşim yerlerine bağlı olmasını benimser. Köy, kasaba ve şehirlerde kamu yararına olan, ihtiyaçların üretimini artan bir verimlilikle yaratan sanayi ve ticaret rejimi ile tarım ve hayvancılık sistemi uygular. Ayrıca Kürdistan şartlarında orta ölçekli işletmeciliğe önem verdiği kadar, yerelde de yaygın kooperatifleşme, atelyeleşme, döner sermaye işletmeciliğini geliştirmeye çalışır.” (KCK Sözleşmesi)

Rusya’da Narodnizmin ilk dönemi, köy komünlerinden doğrudan sosyalizme geçilebileceğini düşünüyordu. “Demokratizm ile sosyalizmin birbirinden ayrılmaz olduğu bir dönemde”, yalnız işçi sınıfı-burjuvazi çelişkisini değil, kırlarda da burjuva liberalizmi ile büyük toprak sahiplerinin uzlaşarak köylülüğe karşıtlığını görüyor, demokratizmini, liberalizmden ayrışan, ütopik de olsa sosyalizme eğilim gösteren halkçı devrimci demokratizm çerçevesinde ifade ediyordu. Bu, yalnızca otokrasiye karşı değil, kapitalist meta ekonomisiyle birlikte gelişen toplumdaki/kırlardaki yeni sınıf çelişkilerini farkettikleri ölçüde, (proletarya-burjuvazi çelişkisinin uzlaşmaz karşıt karakterini tam kavrayamamış olsalar bile) burjuva liberalizm ve demokratizmine karşı da mücadele eden küçük burjuva halkçı devrimci demokratizmdi. Çernişevski, Herzen gibi küçük burjuva halkçı sosyalizmden proleter sosyalizmine sonraki geçiş sürecinin de öncülleri olan büyük devrimci önderler çıkardı. (Lenin, “’Halkın Dostları’ Kimlerdir”)

Lenin demokrasi sorunu üzerine bir çok başka yazısında da Çernişevski’ye atıfta bulunarak, demokratizmin liberalizmden, yani küçük burjuvazinin burjuvaziden, halkçı demokrasinin burjuva liberalizmin hegemonyasından ayrıştırılmasını, işçi sınıfına yakınlaştırılmasını, demokratik devrimin (sosyalist işçi sınıfı önderliğinde işçi-köylü devrimci demokrasisi) bile zorunlu koşulu olarak gördü. İşte devrimin en kritik sorunlarından biri buydu: Küçük burjuva halkçı demokratizm, burjuva liberalizm ve demokratizmine karşı işçi sınıfıyla mı ittifak yapacak, yoksa işçi sınıfı sosyalizm ve demokrasisine karşı burjuva liberalizmiyle mi ittifak yapacak? Kuşkusuz bu sorunun yanıtı, kapitalist meta ekonomisinin giderek hakim hale geldiği kırların/köylülüğün sınıflara doğru çözülmesinin hızlanmasıyla, hangi sınıf ve kesimlerin temel alınacağı sorusuna bağlıdır: Tarım işçileri, mülksüzleşen kır yoksulları, küçük üreticilerin emekçi ve yarı-proleterleşen kesimleri mi, yoksa kırlarda da hızla dal budak saran küçük patron ve tüccarlar, küçük mülk sahiplerinin sömürücü, kapitalistleşen büyük toprak sahipleriyle de uzlaşmaya çalışan, liberalizme doğru yozlaşan kesimleri mi?

Kapitalist meta ekonomisinin kırlarda da hakim olup sınıf çelişkilerini derinleştirmesi, klasik biçimiyle Narodnizmin (halkçılığın) bitişi demektir. Bundan sonra ya tarım işçileri, kır yoksulları, yarı-proleter ve emekçi kesimlerin çıkarlarının işçi sınıfına giderek yakınlaşması ve belli kesimlerinin birleşmesi temelinde tutum alacak, ya da kırlarda da küçük kapitalist, yarı-kapitalist ve sömürücü kesimlerin burjuvaziye giderek yakınlaşması ve artan kesiminin birleşmesi temelinde tutum alacaktır. Demokratizminin az çok tutarlı bir devrimci demokrasi olarak kalması bile, ancak işçi sınıfı sosyalizm ve demokrasisine yaklaştığı ölçüde mümkündür. Diğer durumda ise küçük burjuva demokratizminin liberal reformizme doğru yozlaşması, burjuvazinin hegemonyasına girmesi kaçınılmazdır. Artık “ortası yoktur”. Bu noktadan (kapitalist meta ekonomisinin hakimiyeti) sonra, küçük mülk temelinde genel bir halk demokrasisi veya genel bir halk demokrasisi temelinde küçük mülk savunuculuğu, kaçınılmaz olarak devrimci demokrasiden liberal halkçı reformizme doğru yozlaşır. Sınıf çelişkilerini yumuşatma ve uzlaştırma dilek ve önlemleriyle, tarım işçilerini, mülksüzleşen kır yoksul ve emekçilerini küçük ve orta liberal-halkçı kapitalistlerin peşine takmak, ve bunların büyük burjuvazi ve liberal demokrasi ile uzlaşmasının, giderek iç içe geçmesinin altlığı yapmak anlamına gelir.

İkisi arasındaki önemli bir fark da şudur: Devrimci demokratik halkçılık kapitalizm öncesi ekonomik, siyasal, kültürel kalıntıların kaldırılmasını isterken, liberal reformist halkçılık kapitalist meta ekonomisinin gelişimini ve bunun yol açtığı sınıf çelişkilerinin derinleşmesini, prekapitalist ekonomik, siyasal, kültürel kalıntı ve geleneklerle harmanlayarak gözlerden gizlemeye ve “uzlaştırmaya” çalışır. Devrimci demokratik halkçılık eski rejim devletini yıkmak isterken, liberal halkçılık eski rejim devletini belli bir liberal halkçı reformizmle “sınıflar üstünde” duran ve böylelikle sömürülen ve ezilen sınıf ve kesimlere yardımda bulunmaya uygun ve yetenekli bir şey olduğu/olabileceğine inanır. Narodnizm orta çağ döneminin ve toprak köleliliğinin her türlü kalıntısına karşı mücadele ettiği ölçüde ilericidir. Fakat küçük burjuva ve kapitalistleşen kesimlerinin çıkarları için mücadele ettiği ve toplumun uzlaşmaz karşıt sınıflara ayrıştıran kapitalist gelişimini (prekapitalist gelenekler ve küçük mülkiyete sarılarak) durdurma ve geriye çevirmeye çalıştığı ölçüde gericidir. Kapitalizmi ortadan kaldırmanın tek yolunu (bizzat kapitalizmin içindeki uzlaşmaz sınıfsal-toplumsal çelişkilerin tarihsel gelişimi temelinde, yani işçi sınıfını sosyalist devrimci bilinç ve örgütlü önderliği yolunu) engellemeye ve geri çevirmeye çalıştığı ölçüde gericidir.

Liberal-halkçı program, özünde liberal (içi boşaltılmış halkçı demokratizmin reformist bir basınç ve eklenti faktörü olduğu) burjuva demokrasisi programıdır. Liberal halkçılığın anlamı, kapitalist meta ekonomisinin yaygınlaşıp derinleşmesiyle tam da bu halkın içinden çıkan küçük burjuvazinin sömürücü kesimlerinin ve küçük ve orta boy kapitalistlerin, halen büyük/tekelci burjuvazi ile belli bir çelişkisinin olması; Onlarla mücadele ve uzlaşma reformizmi içinde kendi konum ve payını korumak ve artırabilmek için, içinden çıktığı halkın desteğine ihtiyaç duyması; Fakat bu halk içinde artık çoğunluğu oluşturan ve çıkarları kendisiyle bağdaşmayan işçi sınıfı ve kent ve kır yoksullarını “sınıflar üstü halk/demokratik toplum çıkarları” adı altında, yani kendi hegemonyasında ve yedeğinde tutabilmek için, aslen liberalizm hegemonyası altında halen bir miktar halkçılık/halkçı demokratizm söylem ve tedbirlerine başvurmak durumunda olmasıdır.

Rusya’da halkçı demokratizmin liberal halkçılığa doğru çözüldüğü ikinci dönemi tam da bu çerçevededir. Kapitalizmin kaçınılmaz sonuçlarına ve aslen de bir kutupta mülksüzleşme ve sefalet birikimi diğer kutupta sermaye ve iktidar yoğunlaşması ve merkezileşmesine karşı çıkar, fakat bunların kaçınılmaz gelişimini açıklayamaz. En fazla gözlerden gizleyen ve uzlaştırmaya çalışan “halkçı iktisat ve yönetim” tedbirleri de, bunları uzaktan yakından ortadan kaldırmadığı gibi, sermayenin emek üzerindeki sömürü ve boyunduruğunu şekere bulayarak pekiştirmeye ve hızlandırmaya yarar. Liberal narodniklerin programı da kırdan göçün ve toprak kiralamanın düzenlenmesi, ucuz kredi, müzeler, depolar, teknik iyileştirmeler, arteller ve komünal tarlalar gibi küçük üretim desteklerinden ibaretti. Burjuva liberalizmi ve Zemstvo’ların (Çarlık altındaki liberal burjuva belediye meclisleri) kırda kapitalizmi geliştirme programından bile ayrışmıyordu. Liberal narodniklerin, köylerde komünal ve kooperatif küçük üretim ve tüketim işletmelerinin yaygınlaştırmasını isterken ki temel argumanları, “kapitalizmin halka yakınlaştırılması”, “kapitalizmin halk yaşamına sokulması” idi! Yani gerçek kapitalizme “alternatif” bir tür “ideal halk kapitalizmi”, “kapitalist olmayan kapitalizm” fantazisi. (Günümüze kadar, “tekelci olmayan tekelci kapitalizm”, “neoliberal kapitalist olmayan neoliberal kapitalizm” fantazileriyle süregelir!)

Gerçekte ise tüm bunlar, kapitalizmi bir “halk kapitalizmi” haline getirme anlamında “halka yakınlaştır”maz ama, işçi sınıfının, kent ve kır yoksullarının, yarı-proleterleşen küçük üreticilerin kapitalist egemenlik ve sömürüye karşı direncini kırmaya, boyun eğmeye sevkedilmesine yarar. Kapitalist egemenlik ve sömürünün gelenekçilik ve halkçılık kılıfları altında genişleyip derinleştirmesini kolaylaştırır ve hızlandırır. Liberal halkçılığın programı, eski küçük burjuva mülkiyet ve halkçı demokratizmin kalıntılarıyla, kapitalizmin ve liberal burjuva demokrasisinin (ve tabii ki burjuva devletin) utangaç kabulünü biraraya getirir. Kapitalist ekonomi temelinde küçük mülkiyet/üretim ekonomisini geliştirmeye ve restore etmeye dönük, umutsuz, işçi sınıfını, mülksüzleşen kent ve kır yoksullarını, küçük mülkleri borç içine batmış ara sınıf kesimlerini aldatıcı bir çabadır. Liberal halkçılığın “kapitalizmi halka yakınlaştırma” ya da “halk dostu, kapitalist olmayan kapitalizm” veya “kapitalist olmayan yoldan kalkınma/yükselme” programları, ister köy ve belediye işletmeleri, ister yerel özerk “komünler federasyonu” (Proudhon) vb biçiminde olsun, “halkın” (kapitalist gelişimi görece daha geri bir ekonomideki) geniş atıl kesimlerini kapitalist sermaye birikimi ve karlarını yükseltmek için aktifleştirmekten başka bir anlama gelmez.

Kooperatif, döner sermaye ortaklığı, atelye, merdiven altı üretim, vd küçük işletmeler, mahalle aralarına, köylerine kadar yaygınlaştıkça, bunun tek sonucu, karşı olunduğu söylenen tekelci kapitalizm ve mali sermayesinin fason tabanının genişlemesi olacaktır. Türkiye’de 80’li-90’lı yıllarda merdivanaltlarına kadar yayılan konfeksiyon ve diğer emek yoğun atelyeler cehennemini hatırlamak yeterli olacaktır. Keza fason, taşeron KOBİ’ler deryasını… Sermaye birikiminin kaçınılmaz yasası yoğunlaşma ve merkezileşmedir. Bir kısmı orta burjuvaziye, daha da küçük bir kısmı tekelci burjuvaziye çıkacak; küresel mali oligarşiden Türkiye tekelci burjuvazisi ve mali sermayesi, Kürt tekelci burjuvazisi, “halka daha yakın” orta burjuvazi, “halkın içindeki” küçük patronlar… ile çok katmanlı bir kapitalist mali oligarşik azami sömürü ve egemenlik sistemidir bu. Öcalan’ın demokratik konfederalizmi benzettiği, aşağıdan yukarıya yukarıdan aşağıya “piramit tarzı örgütlenme”nin gerçek sosyo-ekonomik ruhu ve sonucu bundan ibarettir. Ulus devletin, devlet kapitalizminin reddedilmesi, kapitalizm ve burjuvazinin (ulus devlet, devlet kapitalizmi vb ile) “yukarıdan” geliştirilmesi yerine, (“ekonominin belediyeleştirilmesi” vb ile) “aşağıdan” genişlemesine ve derinlemesine geliştirilmesidir. Demokratik konfederalizm/komünalizmin liberal-halkçı sosyo-ekonomik sisteminin özü bundan ibarettir: “Aşağıdan neoliberal kapitalizm”in genişletilmesi ve derinleştirilmesi”

Güney Afrika’da anti-apartheid hareket içinden bir siyah burjuvazi böyle doğdu ve tekelci burjuvaziye katıldı. Önce anti-faşist anti-emperyalist ulusalcı-halkçı devrimci demokrat, sonra liberal-halkçı, sonra neoliberal demokrat. Brezilya’da gerilla hareketleri, sendika ve topraksız köylü hareketleri içinden yeni bir burjuvazi böyle doğdu. Önce halkçı devrimci demokrasi, sonra liberal-halkçı, sonra sosyal neoliberal demokrat. Türkiye’de AKP’yi de ortaya çıkaran islami kılıklı bir burjuvazi böyle palazlandı. Önce radikal dinci muhalefet, sonra liberal-halkçı dincilik (“adil düzen” vb teorileri), sonra neoliberal demokrat, en sonu neomuhazakar demokrat. Venezuella’da Chavez yönetimi altında bir “Boli(varcı)-burjuvazi” böyle palazlandı. Yunanistan’da da Syriza’yı ortaya çıkartan tüm o radikal kitle hareketleri örgütleri koalisyonu içinden, bir Syro-burjuvazi palazlanmakta gecikmeyecektir. Önce halkçı devrimci demokratik, sonra liberal-halkçı, sonra sosyal neoliberal demokrat…

Bu hareketlerin geçirdiği ideolojik-siyasal metamorfozların hepsinde, konumuz açısından iki şeye dikkat edilmelidir: 1- Söz konusu ülkelerdeki kapitalizmin içsel-neoliberal dönüşüm süreci, 2- Sözkonusu hareketlerin, bu temelde, bir kısmı kendi içinden çıkardığı, bir kısmı hareketlerin büyümesi ve güçlenmesi ile liberal muhalif küçük ve orta burjuvazinin desteği ve katılımıyla sınıfsal, ideolojik-siyasal hegemonya transformasyonu. Bu hareketlerin tabanı eskisinden de fazla işçiler, kent ve kır yoksullarından oluşsa da, küçük burjuvazinin sömürücü kesimleri, küçük ve orta boy burjuvazi bağlamında önce halkçılığın kalıntıları liberalizmle sentezlenmekte, sonra liberal-halkçılık neoliberalizmle sentezlenmekte, ve böyle gitmektedir.

Kürt ulusal hareketinin yukarıda değindiğimiz şu veya bu biçimde iktidar veya hükümete gelmiş hareketlerden farkı, ulus devlet iktidarını reddetmesidir. Bookchin’in demokratik konfederalizm, komünalizm ve liberter belediyecilik teorilerine dayanarak, yerel belediye, halk, köy vd meclisleri konfederasyonlarına dayalı, aşağıdan, devlet olmayan, sınırlı bir özerk-demokratik (liberal) halk otoritesi geliştirmeyi tasarlamasıdır. Bu kapitalizm ve burjuvaziyi “aşağıdan” derinleştirip genişletme, büyütme teorisidir. Öcalan, sosyalizmi “devlet kapitalizmi” diye kodlayıp saldırırken, tam da revizyonizmin “kapitalist olmayan yoldan kalkınma” safsatasının, farklı bir versiyonunun teorisini yapmaya çalışıyor. Tek fark şu ki, birincisi kapitalizm ve burjuvazinin yukarıdan (devlet tarafından) desteklenip geliştirilmesinin teorisiyken, ikincisi, kapitalizm ve burjuvazinin “aşağıdan” (belediyeler ve “halk” tarafından) desteklenip derinleştirilmesinin teorisidir. İkisinde ortak olan, toplumun ortak çıkarları adı altında, fakat kitlelerin sefalet birikimi temelinde “kalkınanın”, “yükselenin”, “demokrasiden yararlananın” burjuvazi olmasıdır. “Aşağıdan demokrasi”, “doğrudan demokrasi”, “katılımcı demokrasi”nin ilk ve son tahlilde ki sınıfsal anlamı da budur; bunun gerektirdiği kadar liberal-halkçı demokratizmdir. Ki Öcalan demokratik konfederalizmi, en üstte AB hukuku, sonra üniter devlet (anayasal vatandaşlık devleti) hukuku, yani yukarıdan küresel mali sermaye ve Türkiye tekelci kapitalizmi ile de demokratik özerklik çerçevesinde bir arada olan “liberal-halk kapitalizmi” olarak idealize etmektedir.

Bu tür bir program, günümüzde de, istediği kadar neoliberalizme ve metalaşmaya karşı görünsün, neoliberalizmin “işgücü piyasasasını etkinleşme programı”ndan, kitlelerin emekgücünü işsizi, kadını, çocuğu ile daha geniş ölçekli ve despotik biçimlerde metalaştırmaktan ayrışmaz. En fazla gözlerden gizler. Bu gibi liberal-halkçı teoriler, emekçilerin çıkarlarını temsil iddiasıyla ortaya çıktıklarında doğrudan gericidirler. Hakim sosyo-ekonomik ilişkiler içindeki uzlaşmaz sınıfsal-toplumsal karşıtlıkları örtbas ederler ve meseleyi sanki genel olarak herkesin yararına olan “kalkınma, yükselme, demokrasi” vs önlemleriyle gerçekleşecekmiş gibi, sömüren ile sömürülen, ezen ile ezilen arasında uzlaşma ve birleşme sağlanacakmış gibi görür ve gösterirler. (Bkz, Lenin, age)

4- Kürt ulusal hareketinde ulusal halkçı demokratizmden liberal ezilenci demokratik toplumculuğa
“Demokratik konfederasyonun temel aldığı toplum, ekonomik ve ekolojiktir. Ekonomik olması pazarı tanıması ve tekelciliği reddetmesi anlamına gelir. Tekelcilik her türlü sömürü ve baskıyla bağlantılı olduğu için reddedilir. Toplumsal bir pazar mümkündür. Tekellerin hakimiyetine girmiş bir pazarın topluma hizmeti olmaz.” (Öcalan)

“Her ekonomik faaliyet alanında azami verimlilik ve yararlılık karşılığında toprak ve araç üzerindeki komünal tasarruf ideal olmalıdır. Ekonomiden dışlanan kadın, özünde ekonominin gerçek yaratıcısıdır. Kadın ve ekonomi et ve tırnak gibi birbirlerine bağlı öğelerdir. Ekonomik temel ihtiyaçlar için ürettiğinden dolayı ne bunalım tanır, ne çevreyi kirletir, ne de iklimi tehdit eder. Kar amacıyla üretime son verildiğinde, dünyanın kurtuluşu gerçekten başlamış demektir. Bu da insanın ve yaşamın kurtuluşudur.” (Öcalan)

Fransa ve Rusya’da 19. yüzyılda halkçı demokratizmin liberal halkçılığa doğru geçirdiği bir evrimin, kimi yönleriyle bir benzeri, son 20 yılda, Kürt Ulusal Hareketinde, ulusal devrimci demokratizmden “demokratik ulus” liberal halkçılığına evrimle yaşandı. Bunun Rusya’da kapitalist meta ekonomisinin kırlarda da hakim olup, Avrupa ve Rusya’da tekelci/emperyalist aşamaya geçiş sürecinde ortaya çıkan liberal-narodnizmden farkı, dünya çapında olduğu gibi Türkiye’de ve artan ölçüde Kürdistan’da da neoliberal kapitalizmin hakim olduğu süreçte ortaya çıkan bir liberal-halkçılık türevi, dolayısıyla bir tür liberal post-halkçılığa (liberal ezilenci toplumculuğa) doğru evrimleşmesi, post-modern neoliberal demokratizm ile sentezlenmeye başlamasıdır. Keza benzer bir evrim, Türkiye’deki antifaşist halkçı demokratik örgüt ve akımların kendi içlerinde geçirdikleri evrim ve Kürt hareketinin ideolojik-siyasal hegemonyası altında toplanması veya dirsek temasıyla hızlandı; liberal ezilenci demokratik toplumculuk küçük burjuva demokratizminde de hegemon akım haline geldi. Demokratik konfederalizm ve komünalizm, nasıl ki neoliberal kapitalizm hakimiyeti ve içindeki uzlaşmaz sınıfsal-toplumsal karşıtlığın tarihsel gelişmesini örtüyorsa, onun çevresinde toplanmış veya yörüngesindeki eski küçük burjuva devrimcileri, şimdinin küçük burjuva liberal halkçı reformistleri de, onda giderek baskın hale gelen orta burjuva liberalizminin üstünü örtmeye çalışıyorlar.

Öcalan’ın Bookchin ve “çokluk yazarları”ndan el alarak kapitalist değer yasasını tahrif edip belirsizleştirmesi, neoliberal kapitalizmin Kürdistan’daki hakimiyeti ve içindeki uzlaşmaz sınıfsal-toplumsal çelişki ve mücadelelerin tarihsel gelişim zorunluluğunun perdelenmesidir. Yukarıdan tahammül edilmez neoliberal kapitalizmin yıkıcı ve yoğun birikim süreçlerinin, (aslında daha az vahşi olmayacak) içerden ve aşağıdan (“komünal ekonomi”, “özgür demokratik toplum ekonomisi” adı altında) dağınık ağ tarzı gevşek bir koordinasyonla yaygın sermaye birikim süreçleriyle birleştirilmesidir.
Tekellere, mali sermayeye, neoliberalizme karşı olduğunu söyleyen demokratik komünalizm, Kürdistan’da da bunların hakimiyetini, “ekonominin belediyeleştirilmesi”(Bookchin) ya da aynı anlama gelmek üzere liberter belediye meclisleri ile konfedere olmuş köy ve mahalle meclis kooperatif ve girişimlerinin dağınık ağlarının “gevşek birliği” (Öcalan, age) ile mi karşı çıkılabileceğini, sınırlanıp geriletilebileceğini sanıyor?! Kooperatif, atelye, döner sermaye ortaklığı benzeri KOBİ’ler ağının bırakalım kolektivizmi, her türlü sıkı ekonomik entegrasyon ve örgütlenmesinin bile yadsınması, anarşizmin karakteristiğidir. Bu “tabandan kapitalizm”, başlangıçta istediği kadar “halkın dostu”, “halkın ortaklığı” gibi görünsün, zaten kaçınılmaz olarak sermayenin giderek azalan elde merkezileşmesi ve yoğunlaşmasına yol açacaktır; “demokratik ulus” adı altında sıkı bir örgütlenme ve merkezileştirmeden bile kaçınılması, sadece o tekeller ve mali sermayesinin “halk dostu” görünümlü uzantıları olmasını büsbütün kolaylaştıracaktır. Hakkari Yüksekova’nın bir dizi köyündeki “demokratik komünalist” işletme girişimi şimdiden bankalara ve girdi aldıkları büyük işletmelere icralık olmuş durumdadır! Bu anarşizmde tipik olan, işçi sınıfının ve kitlelerin gücünün parçalanması, liberal halkçılıkta tipik olan gümüş tepsi içinde neoliberal sermaye birikimine sunulmasıdır.

Neoliberal kapitalizme karşı sınıf savaşımını tümüyle gömüp, “kapitalist olmayan”, “kara dayalı olmayan”, “özel mülkiyet olmayan”, “metalaşmayan” bir “demokratik toplum” ekonomisinin geliştirilip hakim kılınabileceği düşüncesi, neoliberalizme liberal-halkçı bir yama, hatta aktarma kayışıdır. Kürdistan’daki işçilerin, kent ve kır yoksullarının neoliberal kapitalizme karşı gücünün onun içinde parçalanması ve eritilmesidir. Lenin, liberalizmle yakın akraba olan anarşizmin (işçi sınıfı ve sosyalizm mücadelesinin henüz yeterince gelişmediği, ya da geçici yenilgi dönemlerinin) umutsuzluğunun felsefesi olarak tanımlarken haksız mıydı?

Demokratik komünalist ekonomide, pazarın olacağını ama değişim değeri ve metalaşmanın olmayacağını iddia ediliyor. Bu tamamen gerici bir ütopizmdir. Bu ancak, eski çağ Asyatik tarzındaki, tarım ve zanaatın birbirinden ayrışmadığı, mutlak olarak kendine yeterli, aynı anlama gelmek üzere ekonominin geri kalanından tümüyle yalıtılmış, dolayısıyla ticaret ve paranın da olmadığı, köy komünlerinde mümkündü. Bugün kapitalizmi yıkmadan, diyelim bir köy veya mahallenin değişim değeri ve metalaşmayı ortadan kaldırması, o köy ya da mahalle dışından hiçbir girdi, ürün alıp vermemesi, yaşayacağı her şeyi kendisinin üretip tüketmesi, ve başta elektrik, cep telefonu, uydu anten, ulaşım araçları, traktör ve kendi başına yapamayacağı ne varsa, karasaban, tahta dokuma tezgahları ve kerpiç evler dışında her türlü araç gereç ve teknolojiyi toprağa gömmesi gerekir. Günümüz kapitalist meta ekonomisi entegrasyonu, Kürdistan’da dahi cep telefonsuz, uydu antensiz köy kalmadığı, ekmeğini bile kendi evinde yapmayıp bakkaldan alan köylerin sayısın arttığı koşullarda, ancak nostaljik bir fantezi olabilir. Öcalan’ın uygarlık ve teknolojiye anarşizan inkarcı yaklaşımı bilinir de, gerillanın kullandığı kaleşnikoflar, Öcalan’ın hücresine konulması için mücadele ettiği televizyon, ağaçta mı yetişiyor?

“Temel ihtiyaçlar için üretim” kavramı da sosyalist değil anarşist anlamda kullanılıyor. Yani artı-ürün, artı-emeğin olmadığı olabildiğince kendine yeterli üretim anlamında. Dolayısıyla ekonomik-toplumsal, kültürel gelişimin, maddi ve kültürel refah artışının olmadığı eski çağ kanaatkarlığı anlamında. Dolayısıyla üretim ve emeğin toplumsallaşma niteliğinin olmadığı en geri düzeyde tutulan bir ekonomi anlamında. Öcalan artı-ürün ve artı-emeğin sınıfları ortaya çıkarttığını bir yerlerden okumuş, ama kapitalist egemenlik sistemini yıkıp o toplumsal artı-ürün ve artı-emeği toplumsal üreticilerin kendisine mal olacağı bir yeni ve daha yüksek toplum amacı yerine, tüm anarşistler gibi, neoliberal kapitalizm koşullarında, artı-ürün ve artı-emeğin olmadığı bir ekonomiyi yaygınlaştırma fantazisiyle, sınıfları ortadan kaldırılabileceğini sanıyor. Fakat işin ilginç yanı, demokratik toplum ekonomisinde, mülksüzleştirilmekten imtina edilen tekeller, orta ölçekli işletmeler çatır çatır kar ederken, Kürt köylülerine “temel ihtiyaçları dışında” üretimin yasaklanarak, böylece küçük mülk ve üretimin kaçınılmaz sınıflara ayrışmasının engellenilebileceğinin sanılması!

Bugün kapitalizmin en geri olduğu bölgeler, köy ve kasabalarda bile “kendine yeterlilik”, “salt kendi ihtiyaçları için üretmek” diye bir şey yoktur. Herkes, her yerel topluluk (köy, vd) kendi verili ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bile, kendi ihtiyaç duyduğundan fazlasını üretmek, emekgücünü veya emek ürünlerini satmak zorundadır. Bu üretimin toplumsallaşmasının ifadesidir. Ve kapitalizm ne kadar gelişirse, insanların kendi başlarına karşılayabilecekleri ihtiyaçları göreli o kadar daralır, toplumsal olarak üretilen ve karşılanan ihtiyaçları o kadar artar. Bu sosyalizmin de tarihsel ön koşul ve zorunluluğunu oluşturur. Anarşizm, kapitalizmin gelişiminde uzlaşmaz iç çelişkilerinin de gelişimini, asıl olarak da üretim ve emeğin toplumsal niteliğinin gelişimini göremez. Tam tersine asıl bundan korkar ve üretim ve emeğin toplumsallaşmasını durdurmaya, mevcut üretici güçlerin en geri olduğu yerler ve yerellerdeki üretim ilişkileriyle sınırlamaya, geri götürmeye çalışır. Ama şu “azami verimlilik” kavramı da, tüm bu anarşist fantazileri silmeye yetiyor; Öcalan tüm ayak direme, yandan dolanma, üstünü örtme çabalarına karşın, kapıdan kovduğu üretimin ve emeğin toplumsallaşması gerçeğini, bacadan geri alıyor.

Pazar varsa, bu isterse iki “komünal” köy işletmesi arasında ürün değiştokuşu, isterse bir semt pazarı olsun, isterse takas pazarı olsun, değişim değeri ve metalaşma var demektir. Çünkü kapitalizmde, emek ürünlerinin birbiriyle değişiminin emek-zamandan başka hiçbir ölçütü yoktur. Bunu ortadan kaldırabilecek olan, burjuva özel mülkiyet ve devlet iktidarının kaldırılmasından başlayarak, tüm işletmeler arasında yüksek entegrasyon, kolektivizasyon ve merkezileşme, bunlar da yetmez, toplumsal işbölümünün kaldırılmasıdır. Öcalan hiçbirini öngörmediği, demokratik toplum işletmeleri isterse kooperatif isterse döner sermaye ortaklığı vb işletmeciliği olsun, zaten en iyi durumda bile özel küçük grup mülkiyeti ve sermaye, aralarında en fazla gevşek koordinasyon, dahası giderek de derinleşecek işbölümü olduğu için, ürünlerinin tamamının meta olduğu/olacağı yüzde 1500’tür. Bir şeyin adını değiştirerek kendisi değişmiş olmaz. Kapitalist Piyasaya da, en eski halk pazarlarını çağrıştıracak biçimde “pazar” diyerek, piyasa olmaktan çıkmaz. Kaldı ki, tarihte bilinen en eski pazar bile (Göbeklitepe) ilk eşitlikçi komünal toplulukların çevresinde biraraya gelerek artı-ürünlerini tapınak deposuna teslim ettikleri ve yeniden dağılımını sağladıkları, birbiriyle de değişimde bulundukları tapınak pazarı olarak, tam da eşitlikçi komünalliği çözen, sınıfsal farklılaşma ve devleti ortaya çıkartan süreç olarak “pazar”dır. Bir de geniş bir coğrafyaya dağılmış binlerce ve binlerce bu gibi kooperatif ve döner sermaye ortaklığına dayalı küçük işletmenin olduğu, ve hepsini haraca kesecek banka ve tekellerin bile mülksüzleştirilmediği bir “pazarı” düşünün…

“Kendine yeterlilik”, eğer ulusal pazar egemenliği anlamında kullanılsaydı, en azından ezilen ulus burjuvazisinin bakış açısından bir tutarlılık taşırdı. “Demokratik ulus” pazarında ise, Kürt burjuvazisi, en baştan ulusal pazar egemenliği hakkından vazgeçiyor, yalnızca (muhtemelen KCK sözleşmesine dahil olacak konfederal işletme ağlarının, olabildiğince üretim ve ticareti birbiriyle yapmasının sağlanacağı, dış ticaretin belli bir koordinasyonla yürütüleceği) bu kapitalist pazarı genişletip derinleştirerek onun içinde de kendi pay ve konumu artırmak istiyor. KCK Sözleşmesinde “ekonomi ve mali sistem, ekonomi ve maliye komitesinin koordinesinde ve bütçe sistemi içinde yıllık bir planlamayla yürütülür” ifadesi, veya Demirtaş’ın geçen seçim mitinglerinde Kürt köylülerine, “ürünlerinizi biz pazarlayacağız” demiş olmasından bunu anlamak gerekir. Böylece anarşizmde her zaman olduğu gibi, aşağıdan küçük sermaye ortaklığı girişimcileri ağı ile başlayıp yukarıdan merkezi koordinasyon, bütçe, planlama, ticaret ile neoliberal kapitalist devreyi tamamlamış oluyoruz.

5- Belediye ve yurttaş meclisleri konfederasyonlarından “ikili iktidar” olur mu?
“En önemli sorun, insanların (devlete ve sınıflara karşı-bn) güç kazanacağı bir şekilde toplumun yapısını değiştirmek. Bunu yapmanın en iyi yeri ise, yüz yüze demokrasi yaratma fırsatına sahip olduğumuz belediyelerdir- şehir, kasaba ve köy-. Yerel hükümetleri, insanların yaşadıkları ekonomi ve toplum hakkında tartışabilecekleri ve kararlar alabilecekleri halk meclislerine dönüştürebiliriz. Bir komşu şehir ya da kasabada iktidara (belediye yönetimine, bn) gelirsek, bütün (köy, ilçe, mahalle, bn) meclislerini konfedere hale getirebilir ve sonra da bu şehirleri ve kasabaları halk hükümetine konfedere hale getirebilir. Sınıf yönetimi ve sömürünün bir aracı olan devlet değil, halkın erke sahip olduğu bir hükümet. İşte bu pratik anlamda benim komünalizm diye adlandırdığım şeydir.” (Bookchin)

“Devlet var üstte. Arada halkla devlet arasında yerele dayalı temsilciler şeyi var. Bu temsilcilerin seçtiği bir üst temsilciler meclisi olmalıdır. Türkiye demokratik konfederalizmini böyle tarif ediyorum.” (Öcalan)

Bookchin ve Öcalan Paris Komünü’nden ileriye değil geriye doğru gidereken anlamadıkları şunlardır: Paris Komününün aşağıdan, alternatif, ikili iktidar organı olarak ortaya çıkması, sadece ve basitçe belediye meclisinin halk meclisleriyle konfederal dönüşümüne değil, resmi burjuva-monarşist hükümet ve parlamentonun Paris’ten kaçmasına, düzenli ordu ve devlet bürokrasisinin dağıtılmasına, silahlı devrimci halk milisi ve konseylerine, ve mahalle komite ve meclisleri kadar, işçilerin üretim alanlarına dayalı konseylerine dayanıyordu. En üst organ olan Komün Konseyi’nin temel sorunu ise, o koşullarda bile işçi, halk meclis ve konseylerinden kopukluğu, burjuva/küçük burjuva demokratizm ve eski tarz belediye meclisciliğinden ise tam kopamamasıydı.

İkincisi, tekelci kapitalist mali oligarşik egemenlik ve devlet iktidarı koşullarında, merkezi hükümetten istediği kadar özerk görünsün veya olsun, belediyeler veya yerel yönetimler üzerinden alternatif “yerel halk hükümeti veya iktidarı” olma hayaldir.

Üçüncüsü, tekelci kapitalizm, hele ki günümüz neoliberal kapitalizm koşullarında; tıpkı parlamentonun yürütme karşısında işlevsizleşmesi gibi belediye meclisleri de belediye başkanlığı karşısında etkisizleşti. Küresel mali oligarşik belediye program, fon ve platformlar temelinde işleyen; tekellerin, rantsal dönüşüm asalaklarının, inşaat şirketleri ve müteahhitlerin, yerel burjuvaların, mafyanın ve iş bağlayıcılarının doluştuğu yerler haline geldi. Belediyeler (hele ki büyük şehir belediyeleri), dal budak sarmış devasa bürokrasisi, burjuva devlet ve parti bağları, uluslar arası sermaye ilişkileri, uzmanları, şirketleşmesi, taşeronlaştırması, zabıtası, binbir türlü faaliyet ve entrikası ile, mali oligarşik sermaye aygıtları haline gelmiştir.

Dördüncüsü. Kürt illerinde gecikmeli olarak uygulanacak olsa da (Kürt hareketinin desteklediği) yerel yönetimlerde neoliberal özerklik ve dönüşüm programı, belediyeleri sanayi ve ticaret odaları, üniversiteler, AB vb ile daha derinlemesine koordine edip iç içe geçirmekte, belediyeleri -zaten olduğu gibi fakat daha üst ve yoğunlaştırılmış biçimde- yerel kapitalizmin, burjuvazinin ve sermaye birikiminin ve yağmasının güçlendirilmesine odaklamaktadır. İsterse Valiler de seçimle gelsin, bu süreci hızlandırmaya yarar. Zaten Kürt illeri dışındaki pek çok ilde, Valilerin belediyeler üzerindeki yetkileri sembolikleşmiştir.

Dolayısıyla belediyelerin ister seçimler yoluyla içerden, ister belediye meclislerine halk meclislerini iliştirerek dışardan, ister ikisi birden, reformist dönüşüm sınırları da bellidir. Belediyeler, tüm o banka, borsa, tekel, sermaye egemenliği, küresel ve yerel sermaye bağlantıları, büroksasisi, uzmanları, danışmanları, ihale ve taşeronluk sistemi, zabıtası, vb vb ile yıkılmadan, aşağıdan kitle demokrasisi organlarına dönüşemez veya onlarla gerçek anlamda kaynaşamaz.

Brezilya’da Sao Paulo, Venezuella’da komün konseyleri hareketi, Kürt belediyeleri deneyimleri ortadadır. Belediye şirketleri, ihale ve taşeron sistemi bile kaldırılmadı. Doğal zenginliklerin ranta açılmasına karar ya da onay verilirken, hangi halk meclisine danışıldı? Belediye meclislerinde sömürücü sınıf ve kesimlerin, mülk sahiplerinin, aşiret reislerinin, müteahhitlerin vb patron oda ve derneklerinde, burjuva neoliberal ve liberal reformist partilerinde örgütlü kaç temsilcisi var, buna karşılık işçilerin, kent ve kır yoksullarının kendi gerçek sınıf istemleri ve ihtiyaçları temelinde örgütlü kaç temsilcisi var? Hangi burjuva belediye bürokrasisi ve meclisi dağıtılıp, yerine doğrudan kitle öz organları ve delegeleri sistemi geçirildi? İşçilerin, kent ve kır yoksullarının ağırlıkta olduğu halk meclislerinin belediyelerin program, bütçe ve politikalarda kendilerini doğrudan ilgilendiren konularda bile kararlara doğrudan katılma ve yer alma, etkin biçimde denetleme, istediğinde görevden alma şansı nedir? Kürt belediyelerinde belediye işçilerine 5 yıl önce söz verilmesine karşın taşeronluğun kaldırılması ve sendikalaşma bile niye gerçekleştirilmedi? Yapılmadı ve yalnızca yasal engeller ve devlet baskıları vb nedeniyle değil (komünizalizm bile bunlara karşı güce dayalı öz savunma gereğini kabul eder) fakat asıl liberal halkçılığının ufku, burjuva neoliberal demokrasisini (ister parlamenter ister yerel yönetim meclisleri demokrasisi olsun) ucundan küçük burjuva halkçı demokratizm ile yamamanın ve kısmi demokratik reformların ötesine geçemedikleri için yapılamazdı.

6- Neoliberal mufazakar neo-cemaatçiliğe karşı liberal ezilenci demokratik neo-cemaatçilik mi?

“Ortadoğu kültürünü demokratikleştirirken, sivil toplumu adeta yeni dönemin kabile ve klanları gibi değerlendirmek, aynı yaklaşımı dinsel gelenekler için de göstermek, özcesi sosyal bilimi klan, kabile, mezhep, tarikat ve din kuruluşlarının yaşamlarını andırırcasına, gerektiğinde bu geleneklerin miraslarıyla bütünleştirerek, gerektiğinde onlar gibi kendini örgütleyerek yürütmek başarı için esastır.” (Öcalan, Demokratik Konfederalizm)
“Tek tanrılı dinler, Musevilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık gerek kendi aralarında, gerek eski dinler ve putperestlikle çatıştıklarında, asla kapitalist modernitenin yol açtığı vahşet sayfalarına yol açmadılar. Her birindeki ümmet anlayışı, çoktan tasfiye olmuş putperestlik cemaatleri dışında, her halkı ve kültürünü barış içinde yaşatabiliyordu.”
“(İslamda) ülke tapınması yoktu. Tapınılacak varlık sadece Allah’tı. O da toplumun ortak vicdanıydı. Sıfatlarıyla, isimleriyle belli bir kavramı olmuştu. Belki de daha doğru olan buydu.” (Öcalan, age)

Bu yüzden liberal halkçılığın demokrasisi de, küçük burjuva halkçı demokratizmden geriye doğru bir liberal demokrasi ile prekapitalist eski topluluk demokrasisinin eklektik bir sentezidir.

Avrupa’da eski kır komünleri ve belediye yurttaş meclislerini geri getirmeye çalışan akımlar, Meksika’da Sub-comandante Marcos’un eski Mayalar, Kürdistan’da Öcalan’ın eski çağ aşiretleri, Sümerler, Zerduştluk, İslam’ın kapitalizm öncesi dönemleriyle kurduğu bağlar, modern sınıfların, mülkiyet biçimlerinin ve bireyin olmadığı, kapitalizmden geriye doğru, bireyin varlığının, emeğinin ve mülkiyetinin cemaat içindeki yeri ve statüsü ile koşullu olduğu eski dönemlere özlemin ifadesidir. (Not: “Cemaat” kavramını dini anlamıyla değil, Marx’ın kapitalizm öncesi toplumları ifade etmek için kullandığı “ortak varlık” anlamında kullanıyoruz.) Bu eski toplum biçimlerinde mülkiyet ve emek birbirinden ayrışmamıştır. Dolayısıyla salt “çıplak emekçi”, yani kendi emeğinden başka yaşayacak hiçbir şeyi olmayan işçilerin de ortaya çıkması söz konusu olamaz. Herkesin emeği veya mülkiyeti cemaat üyeleri olmalarıyla, cemaat içindeki yer ve statüleriyle koşulludur. Birey ancak bir cemaat üyesi olarak mülk sahibi olabilir ya da cemaatin mülkleri üzerinde hak sahibi olabilir. Cemaatin, köleliğe ve serfliğe doğru gelişen biçimlerinde de bunlar dışındaki tüm asli üyeleri mülk sahibidir. Zaten kapitalizm öncesi toplumlarda, toplumun asli üyelerinin zilyedlik veya komünal özel mülk biçimiyle mülk sahibi olması, emeğin toprak ve üretim araçlarından ayrışmamış olmasıdır ki, onları anarşistler açısından cazip kılar. Fakat cemaat insanı ancak cemaat dolayımıyla (cemaat üyesi olmasıyla) mülk sahibi olmakla kalmaz, kendisi de bir nevi cemaatin (aslında onun “ortak özü”nün cisimleşmesi olarak görünen üst katmanın, cemaat beylerinin) mülkü sayılır. Toplumun gelişiminin temeli, önceden belirlenmiş geleneksel ilişkilerin yeniden üretimidir; bu yüzden bu gelişim baştan sınırlanmıştır ve bu sınırların aşılması, yozlaşma ve çöküş anlamına gelir.

Böylesi toplumlar, Öcalan’ın ileri sürdüğü gibi “özgür demokratik toplumlar” olabilir mi? Öcalan eski aşiretler çağında, her birinin özerkliğini koruyarak biraraya gelen aşiretlerin kurultaylar vb yoluyla oluşturduğu yapılanmaya “demokratik konfederalizm” diyor. Feodalizmin ilk klasik biçimi denilebilecek bu örgütlenme tarzında, aşiretlerin ileri gelenleri tarafından seçilen ya da güce göre diğer aşiretleri kendine bağlayan hükümdarın merkezi otoritesi, diğer yerel aşiret reisleri, derebeyleri vb zincirine karşılıklı yükümlülükler esasına dayalı sınırlı ve koşullu (diğerlerine yükümlülüklerini yerine getirdiği ölçüde) bir otoriteydi. Hükümdarın kendisi de aslında yerel derebeylerleri arasında en güçlüsünden (“eşitler arasında birinci”) ibarettir. Henüz güçlü bir merkezi devlet aygıtı, bürokrasisi ve kurumlarının ortaya çıkmamış, mevcut merkezi otoritenin aşiret reisleri koalisyonuna ve onlara karşı yükümlülüklerine bağlı olduğu bu yapılanma, Bookchin ve Öcalan’ın günümüz koşullarında, merkezi devlete alternatif “demokratik toplum otoritesi” için model aldığı prekapitalist yapılanmadır. (Keza Proudhon’un “yerel özerk komünler federasyonu” ve işçiler, zanaatçılar ve küçük patronların birlikte yer aldığı “karşılıklı yardımlaşmacı üretici birlikleri” fikirleri de buradan gelir.) Ancak Proudhon-Bookchin-Öcalan çizgisinin gözardı ettiği, klasik derebeyliği döneminde merkezi otoritenin sınırlandırıldığı ve özerk derebeyleri koalisyonuna bağlı kılındığı “özerk demokratik aşiretler konfederasyonu”, bunun, yerel aşiret reisleri, derebeyleri, beylikler vb için demokrasi olduğudur. Derebeylerinin adeta kendi mülkleri saydıkları, maiyetleri altındaki köylüleri sömürmesi ve ezmesini, fırsatını bulduğunda köleleştirmesi veya serfleştirmesini hangi “karşılıklı yükümlülükler” veya “demokratik konfederal aşiret sistemi” engellemiştir ki?? Öcalan onca idealize ettiği prekapitalist uyrukluk sistemlerine karşı kimbilir kaç köylü, halk, köle, serf ayaklanması yaşandığını bilmiyor olabilir mi?

Prekapitalist toplumlarda emek, bu koşullarda hiçbir zaman özgür ve özne olarak ortaya çıkamaz, hem toprağa hem de cemaatin ortak çıkarlarının cisimleşir göründüğü “üst varlığa” (yani kurlaşmış veya sınıflaşmış beyliğe) bağımlıdır. “Bireyin olsun, toplumun olsun, tam ve özgür gelişimi düşünülemez, çünkü böyle bir gelişim -bu toplumlardaki, bn- temel ilişkiyle çelişki halindedir.” (Marx, Grundrisse) Bu sınırlar, bireyin cemaatten ayrışmamış olması, emeğin mülk ve üretim aletlerinden (tüm prekapitalist toplumların temeli, tüm asli üyelerinin onun dolayımıyla ve onun adına mülk sahibi oldukları cemaattir) ayrışmamış olması; zanaatların tarımdan ayrışmamış oluşu (yerellerin “kendine yeterliliği” bu anlama gelir, bu sayede mümkün olur); topluluğun ortak varlığının (ortak çıkar ve iradesinin) giderek bir üst cemaate (belli bir kişi ve/veya tanrı) mal olarak topluluğun çoğunluğundan giderek ayrışması ve onun tarafından denetlenemez ve görevden alınamaz hale gelmesi, topluluğun artı-emeğinin kendinden ayrışan bu “ortak özü” yüceltmek için harcanan ortak emekle bu üst cemaate (üst sınıfa) mal olması, fakat bu “üst sınıfın” halen topluluğun ortak özünü temsil ediyor görünmesiyle, sınıf ayrışma ve çelişkilerinin üstünü örtmesi… Bunlara yere ve soyadayalılık, prekapitalist kullanım değeri (temel ihtiyaçların karşılanmasına dayalı kendine yeterlilik ya da aynı anlama gelmek üzere geçimlik üretim) vd ayrıca eklenebilir…

Prekapitalist toplumların başlıca iç sınırları ve birey ve toplum olarak gelişememe ve özgür olamayışlarının başlıca nedenleri bunlardır. Ve Öcalan tam da bunları neoliberal kapitalizm ile bütünleştirerek, özgür demokratik bir toplum yaratılacağını vaat ediyor. Sosyalist geleceği inkar eden, neoliberalizmin çözdüğü “ortak varlığı”, eski aşiret, klan, ümmet sistemlerinde arar. Uzatmadan, bunların hiçbirinin ne de toplamının neoliberal kapitalizmin Kürdistan’daki derinleşmesine ve genişlemesine gelişmesini engelleyip sınırlamayacağını, tam tersine dayanağı, hızlandırıcısı, uzantısı ve örtüsü olarak, Kürt işçi ve emekçilerine biraz şekere bulanmış haliyle sunulması olacağını belirtelim. AKP’nin neomuhafazakarlık, neocemaatçilik, neo-Osmanlıcılık, din, sosyal yardım, hayırsever kapitalizm, (“faiz lobisi”ne, TÜSİAD’a, Merkez Bankası’na, ABD, AB, İsrail’e atıp tutma vb) ile güvencesiz işçileri, kent ve kır yoksullarını, kendi yarattığı orta sınıflar, küçük ve orta kapitalistler, MÜSİAD vb ile birlikte paketlemesi neyse, Öcalan’ınki bunun muhalif, liberal ezilenci-demokratik versiyonudur.

Öcalan İslam’ın bugünkü egemen biçimini milliyetçiliğin bir biçimi sayarak reddeder. Tek tanrılı dinlerin ilk yayılma ve kapitalizm öncesi dönemlerini ise “demokratik ve barışçıl ümmet” olarak olumlar. Öcalan’ın Anadolu’da komünal “gelenek miraslarını” yaşatmaya çalışan kavimlerin nasıl bir vahşetle islamlaştırıldığını, Avrupa’da komünal pagan “gelenek mirasları”nı savunan ve canlandırmaya çalışan halkın nasıl vahşetle hristiyanlaştırıldıklarını, ilk hristiyanların ezilenken Roma İmparatoru’nun desteğiyle nasıl ezen konumuna geçiverdiğini, İslamın en başından bir zengin tüccarlar ve ticaret dini olarak doğduğunu bilmiyor olabilir mi? “Tanrı toplumun ortak vicdanı” idiyse, Muhammed neden ve nasıl kendi egemen sınıfının, hatta sadece kendi kişisel çıkarlarına (9 yaşında kız çocuğunu eş olarak alıp 11 yaşında “gerdeğe girmesi”ne caizdir diyen, vb) “ayetler” indirip durabiliyordu? İslamcıların ağzından “çoktan tasfiye olmuş putperestlik cemaatleri” diye bir kalemde siliverdiği, Avrupa’da, Anadolu’da tam da (Öcalan’ın savunduğu) eski komünal eşitlikçi, demokratik, doğacıl “gelenek miraslarını” savunmaya ve canlandırmaya çalışan, paganizm ve şamanizm gibi inanç sistemleri, bunun için direnen halk ve kavimler değil miydi? Bu ne perhiz ne lahana turşusu? Öcalan’ın eski ümmetlerden bile referans verdiği “demokratik toplum”, sömürücüler ve egemenlerle sömürülenler ve ezilenlerin cemaat tarzı birarada yaşaması anlamına geliyor. Ezilenler ezenlerden özerk, ama ezilenlerin sömürücü sınıfı da sömürülen sınıfından özerk!

7- Neoliberalizm-prekapitalizm harmanı, bir tür neo-korporativizmdir

“Taban demokrasisi kavramını kullanmıştım. Bu kavrama uygun olarak özgür yurttaş meclislerinden yukarı doğru gelişir. Üstte gevşek bir koordinasyon merkezi olur.” (Öcalan, Demokratik Konfederalizm)
“Devletlerin toptan reddi veya kabülü özgürlük, eşitlik ve demokratik amaçlara hizmet etmez. Devletin, özellikle ulus devletin aşılması bir süreç işidir. Demokratik konfederasyonlar üstünlüğünü ve toplumsal sorun çözümleyici yeteneğini kabul ettirdikçe kendiliğinden aşılacaktır. Bu demek değildir ki, başta ulus-devlet olmak üzere kapitalist modernitenin saldırılarına karşı savunmasız kalınacaktır. Demokratik konfederasyonların her zaman toplumu savunma güçleri olacaktır.” (Öcalan, age)

Küresel neoliberal kapitalizm ve mali oligarşisi dünya çapında bir tür neo-korporativizm de denilebilecek neoliberal mufazakar demokrasi bileşeni olarak neocemaatçiliği teşvik etmesi ve yaygınlaştırmasıdır. Dünya Bankası gibi mali oligarşik kurumlar, neoliberalizmin yıkıcılığına ve eziciliğine karşı kitlelerin tepkilerini tamponlamak, sınıf karşıtlaşmasını yumuşatmak, kitlelerde eski dönemlerin idealize edilmesi ve din, mezhep, ırk vb üzerinden bir konum artışı ve payı beklentisi yaratmak, rejimlerin daralan toplumsal tabanını genişletmek ve konsolide etmek için, yoksulluk yönetişimiyle birlikte, neoliberalizmle iç içe geçirilmiş neo-korportavisit uygulamaları da teşvik ettiler.

Kürt hareketi de neoliberalizmin halkı yalnız sınıflara değil bireylere doğru çözücülüğüne karşı, kitleleri bir arada tutmanın ve direncini yeniden artırmanın bir harcı olarak düşünülüyor olabilir. KCK’nin köy ve mahalle yüzyüze meclisleri, dayanışma, paylaşım, imece, ortak eğitim, kadın, gençlik, bayındırlık faaliyetleri, kumar ve uyuşturucuya karşı mücadele, milis, öz savunma, kitlesel direniş ve seferberlik kampanyaları gibi organizasyonlara ön anayak olması, kitlelerin kendi yerellerinde bunları oluşturduğu öz organlarıyla yürütmeye başlaması, kuşkusuz anlamlıdır. Kürt ulusal hareketinin 90’ların sonlarında Öcalan’ın yakalanışı ve yediği ağır darbelerle girdiği dağınıklık sürecinden toparlanmasında, KCK’nin örgütlenmesinin, yukarıdan olduğu kadar halk tabanından ve yerellerden yeniden örgütlenmeye yönelmesinin çok önemli bir rol oynadığı su götürmez. Bununla birlikte KCK örgütlenmesi aynı liberal neo-cemaatçi halkçılıkla maluldur.

Aşağıdan/doğrudan demokrasi söylemlerine karşın, belediye meclisleri, Demokratik Toplum Kongresi ve KCK’nin diğer üst meclisleri Kürt orta ve üst sınıf temsilcilerinin denetimindedir. Zaten sayı ve oranın ötesinde liberal halkçı ve daha da liberal ağırlıklı ideolojik-siyasal karakter önemlidir. KCK sözleşmesinde halk meclislerinin karar ve uygulamalarının Kongre Gel ve Önderliğe ters düşemeyeceği, Öcalan’ın her konu ve alanda Kürt halkının en yetkili tek temsilcisi olduğu belirtilmektedir. Kürt burjuvaları, örneğin Kürt Ekonomi Kongresine katılan GÜNSİAD başkanı, Öcalan ve KCK’nin ekonomik program ve görüşlerini çıkıp alenen, tepki ve alayla çatır çatır eleştirirken, hiçbir demokratik toplum meclisi, isterse tamamen işçilerden, kent ve kır yoksullarından oluşsun, kendi bağımsız sınıf talep ve ihtiyaçları ekseninden KCK ve Öcalan’ın görüşlerini eleştiremez. Halk Meclisleri kendi yerellerinde belli bir özerkliğe ve aşağıdan inisiyatife sahip olabilse de, bunun sınırları bellidir. İşçilerin, kent ve kır yoksullarının gerçek sınıf istemleri ve özlemleri çerçevesinde kararlar alamaz, örneğin taşeronluğun kaldırılması, asgari ücretin yükseltilmesi, iş saatlerinin sınırlandırılması, işyerlerinde işçi komiteleri, bölgesel işçi kurulları oluşturulması, işçi denetimi, büyük mülklere el konulması, sınıfsal-ulusal kendi kaderini tayin hakkı gibi öneriler getiremez. Zaten halk/yurttaş/demokratik toplum meclislerine işçiler işçi olarak katılamaz, bu “demokratik toplumun genel çıkarlarına ters düşen özel çıkarcılık” addedilerek dışlanır. Toplum ortak çıkar ve iradesinin hayali olarak cisimleşir göründüğü “üst varlığa” bağımlıdır. Onun karar ve görüşleri, her türlü delegeler kongresi, konsey ve meclisin üstündedir. Prekapitalist geleneklerle harmanlama, neo-cemaatçilik ise, Öcalan bunlara ne kadar “demokratik” ya da “adem-i merkeziyetçi” anlamlar atfederse atfetsin, “ortak öz”ün çoğunluğun gerçek sınıfsal-ulusal istem, ihtiyaç ve özlemlerinden bağımsızlaşıp, birkaç kişide cisimleşen “hayali ve temsili bir ortak öz” haline gelmesini kolaylaştırır. Böylece demokratik konfederalizm, liberalizm prekapitalizm harmanıyla, bir nevi, liberal demokrasi ile beylik sistemi karmasını ifade eder.

Öcalan “kapitalizm, endüstriyelizm, ulus devlet” üçlüsüyle tanımladığı “kapitalist modernite”ye karşı bu üçlüye dayanarak mücadele edilemeyeceğini söyler. Proleter devrimin bunların “iyileştirilmiş” ve “el değiştirmiş” biçimiyle uzaktan yakından yetinemeyeceği, kapitalist toplum örgütlenmesini yıkmayı sonuna kadar götürmesi, baştan aşağıya ve aşağıdan yukarıya yepyeni ve daha yüksek bir toplum örgütlenmesini gerçekleştirmesi gerektiği, anlamında doğrudur. Fakat kapitalist egemenlik sistemine karşı kapitalist egemenlik örgütlenmesi unsurlarına (bunların “iyileştirilmiş” veya “el değiştirmiş” biçimlerine) dayanarak mücadele edilemeyeceğini söyleyen aynı Öcalan, toplumun bugünkü kapitalist mali oligarşik neocemaatleştirilmesine karşı ‘liberal ezilenci demokratik neocemaatleşme’ ile mücadele etmeyi önerebiliyor?! Kapitalizme, endüstriye, devlete dokunma yoksa yanarsın; ama neoliberal ümmet tanrısı yerine bir liberal halkçı demokratik ümmet tanrısı geçirebilirsin. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? (Modernist kapitalizm perhizi, post modern kapitalizm turşusu!)

Kürt ulusal hareketinin, devrimci demokratik olduğu dönemde dahi, ortaçağ kalıntısı ilişki ve biçimlere karşı genellikle çok radikal bir tutumu olmadı. Toprak ağaları ve aşiret beylerinin faşist, kontra olmayanlarına dokunmadı, köylüye toprak sorununu gündemleştirmedi, ataerkilliğe, beylik geleneklerine, dine bile hayırhah yaklaştı. Bugünde din, kadın vd sorunlara, liberal halkçı/sivil toplumcu bir demokratizm çerçevesinde yaklaşıyor. K. Kürdistan’da kapitalizm öncesi üretim biçimi kalıntıları iyice çözüldükten sonra, bu kez eski aşiret, beylik, tarikat, ümmet sistemlerinin “gelenek mirası”na sarılma, burjuva-orta sınıf liberal ezilenciliğin ilericiliğinin de, demokratizminin de sınırlarını gösterir. Evet, kapitalizm öncesi toplumlarda, isteyen köy komünlerini de, yurttaş meclislerini de, beylikler demokrasisini de bulabilir. Fakat bir şeyi asla bulamazsınız: İşçi sınıfı, üretim ve emeğin ileri toplumsallaşan niteliği, yani bizzat kapitalizmin bağrında büyüttüğü mezar kazıcılarını! İşte bu yüzden, istediği kadar “demokratik” yanlarının alındığı söylensin, neocemaatçiliğin gerçek anlamı, kapitalizmin şişeden çıkardığı dev proletarya cinini, tarihin sandık odasına kilitlemeye çalışmaktır.

“Demokratik ulus”, bir nevi “ulus olmayan ulus” kavramı da, bugün küresel temelden tarihsel bir çözülme eğilimine giren, ancak kapitalizm koşullarında ortadan kalkmayacak ulusun ileriye doğru (ilk elde birkaç ülkeyle bile sınırlı kalsa enternasyonal, bölgesel ve küresel sosyalist devrimlere doğru) aşılması değil, geriye doğru, prekapitalist ulus-olmayan öğelerle harmanlanmış bir post-modern ulus anlayışının ifadesidir. Bu da Rusya’daki liberal-narodniklerin prekapitalist dolambaçlarının bir benzeridir: “Klan ilişkilerine gelince, bu ilişkiler üretim biçimlerinin etkisi alında uygar halkların tarihinden gerçekten de kısmen silinmişlerdir, fakat bunlar kendi devamları ve genelleştirilmeleri içinde ulusal bağlarda erimişlerdir.” Liberal-narodnik Mihaylovski’den bunları aktaran Lenin şöyle devam eder: “Böylece ulusal bağlar klan bağlarının bir devamı ve genelleştirilmesi oluyor!… Çok saygıdeğer Bay Mihailovski; bu -ulusal, bn- kaynaşma, ne klan bağlarıyla, ne de onların devamı ve genellemesiyle sağlanmıştır: Bölgeler arasındaki mübadelenin artması metaların adım adım gittikçe büyüyen dolaşımı ve küçük çaplı bölgesel pazarların, bütün Rusya’nın tek bir pazarı durumunda merkezileşmesiyle sağlanmıştır.” (Lenin, age) Lenin burjuva ulusun zeminini kapitalist meta ekonomisinin yaygınlaşıp tek bir pazar halinde bütünleşmesi ve merkezileşmesi olarak koyuyor. Öcalan ise, “demokratik ulusu” ulus-olmayan eski aşiret, klan, kabile, din, ümmet, tarikat gelenekleriyle harmanlamasından türetmeye çalışırken, tam da gözden gizlediği kapitalist meta ve artı-değer üretim ilişkilerinin hakimiyeti, dolayısıyla bu demokratik ulus ilişkilerinin yaratılmasının burjuva ilişkilerin yaratılmasından ve hakimiyetinden başka bir şey olmadığı!

“Devlet olmayan devlet” gibi “ulus olmayan ulus”, yani ulusların -egemen uluslardan başlayarak- sönümlendirilmesi, ancak komünist devrimi en baştan içerimine alan daha gelişkin sosyalist devrimci demokrasi yoluyla gerçekleşebilir. Bugün ulusal sorunun daha gelişkin bir sosyalist çözüm yolunun, daha gelişkin olanakları, üretimin küresel ve bölgesel temelden toplumsal niteliğinin gelişmesi ve her ulus içinde sınıfsal-toplumsal mücadelenin enternasyonalleşmesiyle, ulusların çözülmesine doğru olan tarihsel eğilimdir… Eski biçimiyle “proletaryanın ulus olarak örgütlenmesi” değil, proleter sosyalist devrimci demokratik “ulus olmayan ulus” (ulusların sönümlendirilmesi) yoluyla, ulusal sorunun kendi kaderini tayin hakkı ve tam hak eşitliğinden başlayarak, nihai çözümü olarak ulusların derinlere işlemiş her türlü ulusal önyargı vb dahil tamamen ortadan kaldırılması…

8- Liberal ezilenci toplumcu demokratik yoldan dönüşüm

“Son yüzyılda özellikle ‘ulusal kurtuluş’, gerek ‘sosyalist kurtuluş’ adına yürütülen ayaklanma ve savaşları da halk eylemleri olarak kutsamak gerçekçi değildir.” (Öcalan, age)

Bu, Hegelci idealist “yabancılaşma” felsefesinin, ya da burjuvazinin ilk dönemlerindeki (feodalizme karşı) “doğal hukuk, doğal toplum” liberal teorilerinin bir izdüşümüdür. Geriden gelen her sömürücü sınıf veya sınıf kesimi, egemen düzeni “yapay” (uygarlık), buna karşılık kendi vaat ettiği düzeni ise (uygarlık öncesine, sınıflı toplum ve devlet öncesine atıfla) “doğal”, “özgür demokratik toplum”u olarak düşünür ve sunar. Kapitalizmin hakimiyetiyle bu liberal idealist öğretiyi, bu kez tekelci kapitalizme karşı liberal-narodnikler devralır. Neoliberal mali oligarşik kapitalizmin hakimiyetiyle, bu kez her türlü devlet ve tüm sınıflara karşı liberal post ezilencilik devralır.

Öcalan emperyalist kapitalizm ve proleter devrimler çağını inkar etmektedir. Bu çağda devrimci olan ne varsa inkar etmektedir. İşçi sınıfının ve ezilen ulusların kurtuluş mücadelelerini, ayaklanma ve savaşımlarını inkar etmektedir. Kürt ulusal devrimci demokratik hareketinin tarihini, serhıldanlarını inkar etmektedir. Bunları devrimci sınıf ve halk güçleri olmaktan kendince aforoz etmekte, “kapitalist modernite”ye havale etmektedir. Yerine geçirdiği “ulus olmayan”, “devlet olmayan”, “devrimci olmayan”, “sınıf olmayan”, “kapitalist olmayan”, “sosyalist olmayan”, “uygarlık olmayan” demokratik yoldan dönüşümdür.

9- Kürt sorunu 14 bin yıl öncesine ışınlanırsa…

“Tarih boyunca uygarlıklar toplumu devlet idaresiyle yönetmeye çalıştıkça, toplumda politikanın işlevi daralır. Varlıkları sürdüğü müddetçe, toplumlar bu işlev daraltılmasına karşı direnişle yanıt verirler. Tarih bu iki ana etken altında ne tam uygarlık idaresidir, ne de tam demokratik politik yönetimdir. Tarihte çatışmalar bu iki ana etkenin çelişkili karakterinden kaynaklanır.” (Öcalan, age)

Öcalan’a göre tarih sınıf mücadeleleri tarihi değildir. “Uygarlık” ile “demokrasi” arasında (ya da aynı anlama gelmek üzere “uygarlık idaresi olarak devlet” ile “demokratik politik yönetim” arasında) mücadeleler ve uzlaşmalar tarihidir. Böylece her çağı, kapitalizmi ve güncel durum ve gelişme özelliklerini, üretim ilişkileri temelinden sınıflarını, ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel çelişkilerini vd bilimsel olarak inceleme zahmetinden kurtulmuş oluruz. Böylece tarih, (işçi sınıfının da arasına katılıverdiği) “uygarlık güçleri” ile “demokrasi güçleri” arasında, yukarıdan yönetim ile aşağıdan yönetim mücadeleleri ve orta yolda buluşma uzlaşmalarından oluşan, bir “demokratik konfederalizm” ideasına indirgenmiş olur.

Üstelik bu savaşımın kazananı da yoktur. Ne devlet kazanır ne liberter demokrasi. Aslında Öcalan’ın tüm yapmak istediği, tarihi Göbeklitepe’de, toplumun kurlaştığı, ayrıcalıklı bir ruhban ve/veya beylik sisteminin ortaya çıkıp kurumlaşan, merkezileşen, ortak artı-ürün deposu ve klanlar arası ürün değiş tokuş pazarını denetlemeye başlamasıyla, merkezi bir yönetimin de geliştiği, ancak henüz tam anlamıyla sınıflar, sömürü ve devletin olmadığı, merkezi yöneticilerin yetkilerinin sınırlı ve gevşek biçimde biraraya gelen klan beylerine sorumlu olduğu, artı-ürünü ihtiyaca göre geri dağıtmakla yükümlü olduğu,… bir noktada dondurmaktır. Çünkü bir adım sonrası, klanlar arası kurumlaşmaya başlayan ortak pazarın metalaşmayı geliştirmesi, eşitlikçi komünal ilişkilerin sınıflara doğru çözülmesinin hızlanması, toplumsal ortak artı-ürünün önceleri sadece denetiminden ve geri-dağıtımından sorumlu beylerin bunun en azından bir kısmını geri-dağıtmadan üstüne oturması, yine kendileri üretim alanında çalışmayıp bu merkezileşmiş ortak artı-ürünün (göçebe aşiretlere karşı) korunmasından (silahlı güçler), hesap kitabından (uzmanlar), üretim organizasyonundan (büyücüler, ruhban) sorumlu olanların, beylerle birlikte giderek çalışan toplumdan kopup beyin düzenli adam, kurum ve organları haline gelmeye başlamasıyla, ve en başta da bu silahlı gücün artık yalnız dış yağmacı aşiret tehditlerine karşı değil üreten halka karşı toplumsal artı-ürüne zorla el konulmasında kullanılmaya başlamasıyla, sınıflar ve devlet ortaya çıkmış olur.

Öcalan, ilk eşitlikçi komünal toplumlardan sınıflara ve devlete geçiş süreci toplumlarından öteye bir adım atmak istemez ama, gerçekte tüm yaptığı, “devlet olmayan demokratik politik yönetim” dediği (günümüzden 10-14 bin yıl önceye kadar giden) bu “yarı sınıflı, yarı devletli” geçiş süreci toplumlarını getirip, neoliberal kapitalist mali oligarşik toplumsal ilişkiler sisteminin yaması yapmaktır. Onun dilediği anlamda tarih de, böylece, bu “yarı-uygar” geçiş süreci toplumları ile bu geçişi tamamlamış (“uygarlık güçleri” dediği sınıflı ve devletli toplum yapıları) arasında hiç bitmeyen mücadele ve uzlaşmalar tarihi haline geliyor. Ona göre sınıflar ve devlet ortaya çıkıp giderek büyümüş olsa bile, hiçbir zaman bu geçiş süreci kalıntılarına tam hakim olamamış, politika ve yönetimden dışlanan toplum buna direniş ve eskisi gibi (devlet olmayan devlet, sınıf olmayan sınıflı) bir özyönetim isteği ile yanıt vermiştir. Sonuçta, tarihin -bugüne kadar kimsenin düşünemediği- altın formül ve dengesini, en üstte AB bayrağı, onun altında Üniter (anayasal vatandaşlık) Devlet bayrağı, onun altında özerk demokratik konfederasyon bayrağı, biçiminde bulduğunu düşünüyor. Bu sınıflar üstü ve çağlar üstü altın formülün tarihten yapılmış bilimsel bir çıkarsama olmadığını, tam tersine bugünkü Kürdistan’ın geçiş/geçemeyiş (tarihsel kırılma) sürecine, tüm bir tarihin subjektivist bir tarzda uydurulmaya çalışılması olduğunu, görmek zor değil.

Elbette ilk eşitlikçi komünal toplumlardan sınıflı, sömürülü, devletli toplumlara geçiş süreci düz bir çizgide ve bir çırpıda gerçekleşmemiş, büyük bir direnişle karşılaşmıştır. Elbette bu geçiş tamamlandıktan sonra da eski altın çağ özlemi sömürülen, ezilen sınıf ve kesimlerde içten içe yaşamaya devam etmiş ve her isyan ve ayaklanmada yeniden canlanmıştır. Elbette sömürücüler ve ezenler sömürülenlerin ve ezilenlerin bu direniş ve ayaklanmalarına, tarih boyunca, özlem duyulan o eski toplum biçimlerinin genellikle çarpıtılmış halinden ibaret olan bir dizi ödünde bulunmak zorunda kalmışlardır. Örneğin kapitalizmdeki bir dönemki kamu mülkiyeti ve kamu hizmetleri bile, eski çağlardaki komünal mülkiyet ve dayanışma biçimlerinin çarpıtılmış, içi boşaltılmış bir karikatürüdür. (Marx, Grundrisse, Önsöz)
Fakat ancak kapitalizmin gelişimi ve hakimiyeti ile birliktedir ki, üretim ve emeğin ileri toplumsallaşmasını, proletaryayı ve güç yoğunlaşmasını ortaya çıkartmış, sömürüden ve ezilmekten kurtuluş ve özgürleşme mücadeleleri ve özlemlerini, geri getirilmesi imkansız eski çağ özlemleri veya bunların gelişen kapitalizme yama yapılmış karikatürlerinden, bilimsel bir gelecek tutkusuna çevirmeyi olanaklı kılmıştır. Tarih hiçbir zaman tek başına eski ve yeni üretim biçimlerin mücadelesi, tek başına ezenlerle ezilenlerin mücadelesi (hele ki bunların uzlaşması veya eklektik birliği) değildir. Temelinde sömürücülerle sömürülenler arasındaki sınıf mücadelelerinin olduğu, bunun ezenlerle ezilenler, ve geçiş süreçlerinde eski ve yeni üretim biçimleri/toplumsal-siyasal formasyonlar arasında mücadeleler (ki eski ve yeni gelişen sömürücü sınıf kesimleri arasında mücadeleyi de içerir) tarihidir; devrimler tarihidir. Kapitalizm çerçevesindeki tarihsel geçiş süreçlerinde de, ve bugün de halen geriye dönük eski ütopik-reformist anlayışların ortaya çıkması da ancak bu temelde anlaşılabilir: Kküçük mülk ve küçük statü sahibi geleneksel küçük burjuvazinin çözülmeye karşı verdiği çelişkin tepkiler, yeni ortaya çıkan orta sınıf ve burjuva sınıf kesimlerinin pay ve konum artışı istemleri, ve bunların iç içe geçtiği liberal-halkçı veya neoliberal post halkçı/liberal ezilenci toplumcu, vd büsbütün bulanık post modern versiyonları… Fakat tam da, bu geçiş süreçlerinde, bu kesimlerin temsilcileri tarafından ortaya atılan, kitlelerin de sınıfsal-toplumsal alt üst oluş ve geçiş süreçlerindeki kafa karışıklıkları, geleceğe dair korkuları ve umutsuzlukları vb çerçevesinde zemin bularak hızla yaygılaşan bu gibi ütopik reformist anlayışlarla ideolojik-siyasal-sınıfsal mücadele özel bir önem taşır. Tam da daha geniş bir zeminden proleter sınıf oluşumu sürecinde mücadeleye girmeye başlayan, ancak eskinin kalıntı ve kafa karışıkları içinde yolunu arayan kitlelerin, devrimci sınıf mücadelesinin önünü açmak için, özel bir önem taşır.
Öcalan’ın teorisi de, Bookchin’in liberal-halkçı teorisinin liberal post-ezilen ulusçu bir versiyonu olduğu kadar, şu eski “üç dünya” ve “kapitalist olmayan yoldan kalkınma” revizyonist teorilerinin izlerini de taşıyan post modern bir versiyonunu oluşturuyor.

Dünya, bölge, Türkiye’deki genel kriz ve sarsıntılar süreciyle de karşılıklı bağlantısı içinde K. Kürdistan da, bir geçiş süreci sarsıntıları içinde. K. Kürdistan’da kapitalist meta ekonomisinin hakim olduğunu, kapitalist artı-değer üretim süreçlerinin de yaygınlaşma ve yoğunlaşmasının hızlandığını, bunlarla iç içe kapitalizmin neoliberal dönüşümünün de hız kazandığını Öcalan da görüyor ama görmüyor!. Ve tabii bu sosyo-ekonomik dönüşüm süreciyle de iç içe geçmiş olarak, ezilen ulus sorununun geldiği geçiş, geçemeyiş, biraz geçişli kırılma noktası! İlk eşitlikçi komünal toplumlardan sınıflı/devletli toplumlara ara geçiş sürecindeki yarı-yerleşik yarı-sınıflı yarı-devletli toplumlara verdiği referans, gerçekte günümüz Kürdistan’ının çarpıtılıp idealize edilmiş bir imgesi olarak işlev görüyor. Binlerce yıl öncesinin, sınırlı ve sorumlu bir merkeziyetçilikle adem-i merkeziyetçiliği bir arada bulunduran “devlet olmayan devleti”, ulusal kurtuluştan vazgeçişin üstünü örtüyor. Binlerce yıl öncesinin, eşitsizliğin ve artı-ürünü denetleyenler/üretenler ayrımının ortaya çıktığı ancak henüz tam anlamıyla sınıfların/sömürünün olmadığı, “sınıf olmayan sınıfları”, bugünkü Kürdistan’da uzlaşmaz karşıt sınıflara ayrışmanın ve proleter kurtuluşun zaten hiç düşünülmeyişinin üstünü örtüyor. Kürdistan’ın çoktan tasfiye olmuş eski prekapitalist formasyonuyla, neoliberal kapitalist dönüşümün giderek hız kazandığı ve zincirlerinden boşanmayı gözettiği yeni durumu arasında, yeninin eskiyle karıştırılarak sunulduğu idealize edilmiş bir arzu-imajıdır bu. (Bkz. Walter Benjamin, Arkadlar Projesi) Gerçeğin bu çarpıtılmış idealist ütopik imajı, böylelikle, hem mevcut üretim düzeninin yetersizliğini hem ortadan kaldırmaya hem yeni duruma (neoliberal kapitalizm) doğru uyarlamaya; yeni durumun azgınlığını ise hem eskiyle karıştırarak gemlemeye hem de aslında kuvvet alarak önünü açmaya çalışır. Aynı şey siyasal planda da geçerlidir: Ezilen ulus olmakla bağımsızlık arasında bir orta yol bulunmaya çalışılır; böylelikle, hem eski siyasal durum ortadan kaldırılmaya hem yeni duruma (neoliberal demokrasi) doğru uyarlanmaya; ama hem de yeni durumu gemlemeye ve ondan kuvvet alarak özerkliğin önünü açmaya çalışır…

Tüm bu “hem/hem de..”ler, birbiriyle bağdaşmaz şeylerin birarada ve birbiriyle ahenk içinde dans ettiği post-modern görecilik felsefesinin tabiatı gereğidir; “kapitalist modernite” denilen “ya/ya da…”cılığa göre ilerici olduğu varsayılır. Böylece her türlü uzlaşmaz karşıtlık, bizzat neoliberal kapitalizmin içindeki uzlaşmaz sınıfsal-toplumsal, siyasal karşıtlıkların tarihsel gelişimi gözlerden silinir. Tarih tüm bu “hem”lerin birbiriyle hem çekişip hem uzlaştığı sonsuz bir “geçiş” ama “geçemeyiş” süreci haline gelir. Gerçek sınıfsız/devletsiz toplum bir yana; şu “hem/hem de”lerin kendisine bile!! Gözden kaçırılan/gizlenen, tüm bu “hem/hem de…”lerde egemen olan “hem”in ezilen ve sömürülen “hem”e egemenliğinin belki biraz incelerek fakat derinleşerek devam edecek olmasıdır. Sermayenin emeğe, neoliberal kapitalizmin bir hoş sedası kalmış geleneksel üretim biçimlerine, neoliberal demokrasinin liberal post halkçı demokratizme, ezen ulusun ezilen ulusa…

Güncel sömüren/sömürülen ve ezen/ezilen ilişkilerinin prekapitalist ilişki biçimleriyle birlikte paketlenmesi, bunları ortadan kaldırmaz. Tam tersine pekiştirir. Kaldı ki Öcalan zaten, sınıfların, devletin gerçek ortadan kalkma süreci (“devlet olmayan devlet”, vd) olarak sosyalist devrimci demokrasiyi baştan reddediyor, bunun yerine, tam da sınıfların ve devletin ortaya çıkmaya başladığı bir süreci referans alıyor. Tarihi sınıfsız/devletsiz toplumdan sınıflı/devletli toplumlara geçiş sürecinin bir ara halkasında durdurup, ‘işte bakın, sınıf ve devlet olmayan, uzlaşma, barış ve demokratik konfederal toplum’ demek hiçbir anlam ifade etmez, çünkü temel soru, halen, sınıfların ve devletin neden ve nasıl ortaya çıktığıdır. “Demokratik konfedaralist” olduğu varsayılan binlerce yıl öncesinin toplumlarında sınıfların ve devletin ortaya çıkması, zaten bunun sınıfların ve devletin ortaya çıkmasını engelleyen değil, koşullayan unsurları içerdiğini gösterir. AB mali oligarşisinin “hegemonya arayışına girmemesini” dilemek ne kadar bilimselse, demokratik konfederalizmle sınıfların ve devletin hiç ortaya çıkmamış olmasını dilemek, ve şimdi de demokratik konfederalizmle ortadan kalkmasını dilemek, ancak o kadar “bilimsel”dir. Sınıfların/devletin ortaya çıkış sürecinin, neden ve nasıl ortaya çıktığının materyalist bilimsel bir açıklaması yapılmadan, bugün neden ve nasıl ortadan kaldırılabileceğinin, ortadan kaldırma sürecinin bir bilgisi de edinilmiş olmaz. Bunun için, en başta tüm şu “demokratik konfederalizm, komünalizm, liberter belediyecilik” ütopik reformist teorilerini Göbeklitepe’de açılacak müzeye kaldırmak iyi bir başlangıç olabilir.

10- Evet yüz yüze demokrasi, ama hangi çağın ve hangi sınıfın?

“Ulus devletin katı merkezli, düz çizgili, bürokratik yönetim ve idare anlayışına karşılık, tüm toplumsal gruplar ve kültürel kimliklerin kendilerini ifade eden siyasi oluşumlarla toplumun özyönetimini gerçekleştirirler. Çeşitli düzeylerde atamayla değil, seçimle başa gelen yöneticilerle işler görülür. Asıl olan meclisli, tartışmalı karar yeteneğidir. Başına buyruk yönetim geçersizdir. Genel merkezi koordinasyon kurulundan (meclis, komisyon, kongre) yerel kurullara kadar her grup ve kültürün bünyesine uygun, çok yapılı, farklılıklar içinde birlik arayan kurullar demetiyle toplumsal işlerin demokratik yönetimi ve denetimi gerçekleştirilir.” (Öcalan, age)

“Her köy veya mahalle rahatlıkla bir konfedere birlik olabilir. Örneklersek bir yandan köyün ekolojik birimi yani federesi, diğer yandan özgür kadın birimi, öz savunma, gençlik, eğitim, folklor, sağlık, yardımlaşma ve ekonomik birimlere kadar çok sayıda doğrudan demokrasi birimi köy çapında birleşmek durumundadır. Bu yeni birimler birimine de rahatlıkla (federe birimlerin birimi) birim veya birlik denilebilir. Aynı sistemi yerel, bölgesel, ulusal ve küresel seviyelere taşırdığımızda, demokratik konfederalizmin ne kadar kapsayıcı bir sistem olduğu rahatlıkla anlaşılabilir.” (Öcalan, age)

Bookchin, kitlelerin yaşamını doğrudan etkileyen, kitle katılım ve demokrasisine en yakın alan olarak düşündüğü belediyeleri esas alır. Belediye meclislerinin halk, topluluk, stk meclisleriyle konfedere olmasıyla, alternatif, aşağıdan bir halk iktidarının yaratılabileceğini hayal eder.

Komünalizmin cazibe noktası, köy, kasaba, mahalle, sokak gibi en küçük yerleşim birimlerinden başlayarak yüz yüze insan ilişkilerini canlandırılmasına dayalı yüz yüze (doğrudan) demokrasi meclisleri üzerine bir tasarım kurmaya çalışmasıdır. Bookchin’e göre antik Atina kent demokrasisi, halkın (yurttaşların) belediye meclislerinde toplanıp yüz yüze tartışarak kararlar almasına ve bu belediye meclislerinin mahalle, sokak ve köylere doğru yayılan konfederasyonlarına dayanmaktaydı. Bu meclisler yalnız yönetim sorunlarına değil katılan her yurttaşın toplumuna karşı ahlaki sorumlulukla gerçekleştirdiği, kent etkinliklerine adanmasıydı. Öcalan’ın “ahlaki-politik” kavramı buradan gelir.

Ortaçağdaki köy ve kent komünlerindeki (özerk belediye) yüz yüze köylü/yurttaş meclislerini inceler. Çarşı-pazarın alışverişten, yaylaya çıkmanın gezmeden çok toplumsallaşma, sohbet, tartışma, forum alanı olduğu, halk festivallerinde eski komünal gelenek kalıntılarının yaşatılmaya çalışıldığı dönemler. Bookchin, köy, mahalle ve sokaklarda yüz yüze meclisler demokrasisinin, insanlar arasındaki sınıf, cinsiyet, din, yaşa dayalı ayrımların kalkarak, herkesin katılıp birlikte kararlar alacağı ve bu temelde topluluğun genel çıkarlarını pratikleştireceği, bunların belediye meclisleri temelinde yatay ve yukarı doğru konfedaral gelişmesi yoluyla, insanların sınıfsal (ki yalnız burjuvaziyi değil proletaryayı da kapsar) ve devletsel güç ve iktidarı sınırlayıp, gücü onlardan geri almasıyla toplumun özgürleşeceğini iddia eder. Öcalan/KCK’nin “özgür toplum meclisleri” kavramı da buradan gelir.

İnsanlar arası yüz yüze ilişkiler, doğrudan toplumsallaşma biçimlerinin yeni ve daha yüksek bir temelden canlandırılması gereği, günümüzde çok daha yakıcılaşmış bir sorundur. Neoliberal kapitalist üretim, meta ve devlet ilişkileri, medya, aile, toplumsal-teknik işbölümü vd ne kadar dal budak sararsa kitleler içindeki ilişkileri de o kadar dolayımlı hale getiriyor, çözüyor, atomize ediyor. Aynı sitede yan yana oturanlar birbirini tanımıyor. Aynı köydekiler birbirinden habersiz yaşıyor. Aynı kent, işkolu ve sendikada örgütlü işçiler bile, birbirini ancak yılda bir yapılan mitinglerde görüyor. Bu yüzden eski komşuluk, dayanışma, mahalle, sokak, çarşı geleneklerine bile büyük bir özlemin gelişmesi, hiç şaşırtıcı değil.

Bütün bunlar iyi, hoş. Ne var ki Bookchin’in “yüz yüze demokrasinin” sorunlu yanı, günümüz kapitalizmin iç çelişkinliğiyle ortaya çıkardığı üretimin, emeğin, bilginin, kültürün, bireyin vb daha üst toplumsallaşma niteliği temelinde, dolayısıyla genişleyen bileşim ve gelişen niteliğiyle proletarya temel ve önderliğinde bir doğrudan toplumsallaşma, öz savaşım organları ve konseyleri demokrasisi yönelimi değil. Kapitalizmden ileriye, yani üretimin, yaşamın ve siyasetin günümüz daha yüksek toplumsallaşma eğilimi temelinde değil. Tam tersine, kapitalizmden çok geriye, prekapitalist yerel topluluklardaki (eski köy komünleri, özerk beledi yurttaş meclisleri gibi) en dar ve sınırlı biçimiyle bir yüz yüze meclisler demokrasisi ve bunlar arasında gevşek koordinasyon. Prekapitalist toplumlarda bu kurul ve ilişkilere girebilmenin koşulu, belli bir yere, yerele, kan bağına, toprağa dayalı topluluğun doğuştan ve kalıcı bir üyesi olmaktır. Birey yoktur, ancak topluluk üyesi olarak, mülke ve topluluk mülkü üzerinde haklara ve karşılıklı yükümlülüklere sahip olabilen bireyler vardır. Birey toplumdan, emek mülkten, topraktan, üretim araçlarından ayrışmamıştır. Dolayısıyla kişiler topluluk kurullarına, bireyler ve emekçiler ve gönüllü olarak değil, topluluk üyeleri, mülk sahipleri olarak ve karşılıklı yükümlülükleri gereği girerler. İşte kapitalizmin, hele ki neoliberal kapitalizmin çözdüğü tam da bunlardır. Neoliberal kapitalizm prekapitalist üretim ilişkilerini çözer geçer; hiçbir prekapitalist tarzdaki kullanım değerine, toprağa ve yerelliklere dayalı, içe kapalı, hatta direnci daha güçlü olan soya ve kan bağına dayalı ilişki biçimi, kendi başına ona karşı uzun süre dayanamaz. Kürdistan’da bir de kirli savaş ve zorla göçertme olgusu vardır; çeşitli tahminlere göre 3 milyon ile 5 milyon arası Kürt köylüsü köylerinden zorla göçertilmiş, mülksüzleştirilmiş, Kürdistan ve Türkiye illerinin varoşlarına yığılmıştır. Çoğunluğu yoksulluk ve işsizlik içindedir, çocukların geçici işlerde çalışması ve dilenci sadakası niyetine yoksulluk yardımları ile geçinmeye çalışmaktadır. Neoliberal demokrasi de, meta egemenlik ilişkileri (en başta emekgücünün meta olması), medyası, cep telefonu vb dahil prekapitalist eski tarz yüz yüze ilişki ve komünal demokrasi biçimlerini çözer. Kürdistan’ın en geleneksel, Kürt ulusal hareketinin en güçlü olduğu köylerinde bile, komala, imece, zozan geleneklerinin çözüldüğünü – KCK’nın bunları yeniden canlandırmaya dönük köy komünleri ve meclisleri organizasyonu vesilesiyle- bizzat Kürt köylüleri anlatıyor.

Kuşkusuz tüm bunlara karşın Kürt halkının asıl birlik harcı, Kürt ulusal hareketinin devrimci ve demokratik birikimleri ve yarattığı birlikte mücadele ve direniş gelenekleridir. On yılların büyük savaşımları ve bedelleri ile pişmiş bir halk hareketi olarak ezilen ulus kazanımları ve kimliğidir. Ancak bu süreçte, sınıflara ve bireylere doğru çözülme eğilimi de belirginleşmiştir. Bunu prekapitalist geleneklerin mirası ile restore ve konsolide etmeye çalışma, bir dönem daha işe yarar ve direnci artırır gibi görünse de, ideolojik-siyasal bozunumu da artırır ve demokratik iç sınırları da daha da daraltır. Her şey bir yana, yere ve soya (akrabalık ilişkilerine), içe kapalılığa ve bunun dışında da gevşek bir koordinasyona dayalı prekapitalist demokrasi biçimleri, dar ve zayıftır. Zaten öz savunma/milis görevleri dışında, mikro yerel belediyecilik sınırları içinde kalması/tutulması bunun göstergesidir.

Köy ve mahallelerde, küçük çaplı bayındırlık, eğitim, sosyal-kültürel faaliyetlerin (yol, köprü, okul, çöp toplama ve imhası, kurslar, kooperatifler, vd) birlikte yürütülmesi kuşkusuz anlamlı ve zorunludur. Ancak teorik olarak özgün değildir, Türkiye ve tüm dünyada da, yoksul köy ve mahallelerin, hele ki ezilen ulus, mezhep, göçmen mahallelerinin, hayatta ve ayakta kalabilmek için bile birlikte mücadele ederek ve dayanışarak yaptığı, yapmak zorunda olduğu şeylerdir. İkincisi bunların yapılması, ister köy, mahalle halkının kendi olanaklarıyla ister belediyeyi yapmak zorunda bırakarak olsun, kapitalizmin buralara daha kolay nüfuz etmesine yol açar. Hayır, anarşistler gibi, yapılmasın kapitalizmi geliştirmiş olur kesinlikle demiyoruz! Bunlar her koşulda asgari olarak yapılması gerekli ve zorunlu şeylerdir, ama hangi ideolojik, siyasal, sınıfsal bakış açısından içeriklendirilip hedeflendirildikleri, örgütlendirildikleri esastır diyoruz. Bunları bugüne kadar sayısız örneği bilinen küçük burjuva halkçı, hatta daha kötüsü liberal halkçı, liberal ezilenci toplumcu bir bakışla yaparsanız; o zaman buralar 3-5 yıl sonra atelyelerin yaygınlaşması, önce birkaç sonra yeni apartmanların yükselmesi vb ile sömürü ve rant alanlarına dönüştüğünde, önce küçük sonra orta “halk” kapitalistleri buralarda da türeyip çoğunluk daha büyük sefilliğe sürüklendiğinde, şaşırmazsınız. İstediğiniz zaten bu – “her mahalleye bir milyoner”- değilse! Bu faaliyetler, proleterlerin ve yarı-proleter kent ve kır yoksullarının gerçek sınıfsal istem, ihtiyaç, özlemleri ve bu temelde bir devrimci anti-kapitalist/sosyalist bilinç ve örgütlenme dönüşümü ekseninde yürütüldüğünde ise, sınıfsal-ulusal savaşım ileri doğru bütünleştirildiğinde ise çok farklı bir içerik, biçim ve menzil kazanır. Demokratik konfederalizm ve komünalizm anlayışının yaklaşımının ise, “her mahalleye bir milyoner”in utangaç biçimi olduğuna kuşku yok: Her mahalle ve köye küçük “halk” kapitalistleri!

Demokratik komünalizmin temel bir sorunu da, mücadeleyi üretim alanından yaşam alanına kaydırırken, (tam da neoliberalizmin yeni kent-mekan politiğine hizmet edecek bir tarzda) ikisini tümden birbirinden kopartmasıdır. Üretim ve yeniden üretim alanlarındaki mücadeleyi doğrudan ve uzlaşmaz sınıf karşıtlığının olduğu üretim ilişkileri ekseninden bütünleştireceği yerde, üretim alanındaki mücadeleleri, işçi sınıfıyla birlikte adeta yok saymasıdır. Bookchin’in yüz yüze (doğrudan, aşağıdan) demokrasisi ve özyönetimciliği, üretim alanına, fabrikalara, işyerlerine, sanayi bölgelerine gelince yüzgeri ediverir! Onca mahalle, semt, belediye meclisleri konfederasyonlarına karşın, fabrika ve işyerleri alanlarında öngördüğü tek bir işçi komitesi, meclisi, konseyi yoktur! Üretim tarzındaki uzlaşmaz sınıf karşıtlığı ekseninden bakılmayınca da, yaşam (yeniden üretim) alanındaki sınıfların görünmezleştirilmesi, “liberter belediye” meclislerine ve halk/yurttaş meclislerine işçilerin işçi olarak bile girmesinin yasaklanması (liberter demokrasi buraya kadar!) kuşkusuz daha kolay olacaktır! Bunun nedeni, Bookchin ve komünalizminin, burjuvazi ve kapitalizm ile işçi sınıfı ve sosyalizmi aynı kefeye koyarak reddetmesidir. Proletaryada proletarya diktatörlüğünü, işçi sınıfının “yüz yüze” demokrasi ve savaşım organlarında bunun tohumunu görerek ödünün patlaması, ve “proleter özyönetimi”ni (Paris Komünü üzerine Marx, Fransa’da İç Savaş) işçilere en baştan yasaklamaya kalkışmasıdır.

İşçi sınıfının kapitalizm ile tüm yönlü (yani salt çalışma koşulları değil yaşam ve yönetilme koşulları itibarıyla da), bütünsel ve uzlaşmaz karşıtlığı yok sayılınca, belediye meclisleri ve yurttaş halk meclisleri konfederasyonları üzerinden “sınıflar üstü” iskanbil şatoları kurmak ne de tatlıdır! Peki yaşam alanındaki tüm sorunların; işsizlik, konut, gıda, enerji, ulaşım, eğitim, sağlık, dinlenme, tatil, zaman, mekan, çevre/doğa, belediye, kentsel dönüşüm, metalaşma, sermayeleşme, polis, asker, baskı, uyuşturucu, vd sorunların en büyük, en tahammül edilmez eziyet ve soygununu yaşayan işçi sınıfı ve ezilen ulus, cins, mezhepten de işçiler ve kent ve kır yoksulları değil midir? Ama burada “endüstriyalizm” belasını başından savmış olan küçük burjuva zihniyet artık daha rahat at oynatabilir. Proudhonculuğun konut sorununa bakışında olduğu gibi, bu sorunların bir çoğundan küçük burjuvazinin de etkileniyor olması, işçi sınıfını küçük burjuva halkçı-yurttaşçılık içinde eritivermek için yeterli sayılır! Siyaset alanına gelince de, proleter demokrasinin, sosyalist işçi konseyleri demokrasisinin burjuva parlamenter ve yerel yönetim meclisleri demokrasisi ile olan uzlaşmaz karşıtlığı halı altına süpürülür ve yerine küçük burjuva halkçı liberter demokrasi ile burjuva demokrasisinin eklektik bir yamalı bohçası geçirilir.

Bookchin’in kitlelelerin yüz yüze demokrasi organlarını, mahalle ve köy meclislerini, ekolojiyi yeniden gündemleştirme gibi konularda eğer gerçekten bir katkısı vardıysa, ondan çok daha büyük bir zararı, işçi sınıfının neoliberalizmin yıkıcı saldırganlığı karşısında ağır bir yenilgi yaşadığı dönemde, işçi sınıfı ve üretim alanını, emek-sermaye ve proletarya-burjuvazi uzlaşmaz sınıf karşıtlığını, proletaryanın daha üst düzeyden toplumsallaşan üretici ve yönetici yetileri ile kapitalist üretim ilişkileri çelişkisini, defterden silme, solda görünmez kılma, tasfiyeci cevvaliyetiyle vermiştir. Bunu “anarşizm ile marksizm, kapitalizm ile sosyalizmin en iyi yanlarını alarak hepsini aştım” iddiasıyla geliştirdiği demokratik komünalizmin derin bir ideolojik-siyasal çözülme yaşayan halkçı demokratik, ulusal demokratik vd akımların bu zeminde kolayca yörüngesine girerek, Marksizm, komünizm, sosyalizm, devrimcilik, işçi sınıfı, ve hatta küçük burjuva halkçı demokratizmin son kalıntılarından da kuyruğu dik tutar görünerek boşanma rahatlığını sağlamıştır.

11- Tarihin altın formülü: AB hukuku, Üniter Devlet hukuku, Demokratik Konfederalizm hukuku

“Bundan sonra Kürdistan’da üç hukuk geçerli olacaktır: AB Hukuku, Üniter Devlet Hukuku (Öcalan bu kavramı, anayasal vatandaşlığı tanımış Türkiye Devleti anlamında kullanıyor, bn), Demokratik Konfederal Hukuk.”
“Mezarımda üç bayrak yan yana olabilir. AB bayrağı, üniter bayrak, bir de demokrasiyi sembolize eden konfederalizm bayrağı.” (Öcalan, age)

Öcalan bunu demokratik konfederalizm ve başka yazılarında sayısız kez tekrarlar. Ona göre bu üçlü kombinasyon “Özgür Kürdistan”ın, “Demokratik Özgür Toplum”un ideal formülüdür. AB’yi “eğer hegemonya arayışına girmezse” (Öcalan, age) demokratik konfederasyonun örneği sayar. Öcalan, AB’den, mali oligarşik azami sömürü ve egemenlik arayışına girmeyen bir mali oligarşi olması dileğinin, AB’nin eski Yugoslavya’da, son dönemde de Libya, Ukrayna, Yunanistan, İspanya, Portekiz vb’de yaptıkları, Almanya merkezli mali sermayenin ezici egemenliği, Troyka’nın Avrupa çapında yıkıcı “kemer sıkma” programları, vb karşısında susarak gerçekleşeceğini mi sanıyor?! Tüm ütopik-reformist teorilerde olduğu gibi, demokratik komünalizmde tipik olan, inkar ettikleri tarihsel-diyalektik materyalist belirlenim ilişkileri yerine subjektivist liberal “dilekler”ini geçirerek, meseleyi hallettiklerini sanmalarıdır. Marksist tarihsel-diyalektik materyalist determinizm anlayışını inkar ederek, idealist-metafizik bir “özgür irade” ile aştıklarını sananların varıp varabilecekleri nokta, tam da kitlelerin sınıfsal-ulusal kurtuluşçu gerçek özgür iradesini ortadan kaldıran işte bu subjektivist liberal “dilek”ler ve “niyet”lerdir. Öcalan, AB’nin yönergeleri, hukuk ve bayrağını, demokratik özgür Kürdistan kurgusunun güvencesi sayar ve en tepe gönderine çekerken, dayandığı aşkın bilimsellik, “AB’nin hegemonya arayışına girmemesi” dileğinden ibaret!

Hayır, Öcalan’ın tekel, mali oligarşi ve devlet karşıtı olduğunu ileri sürdüğü demokratik konfederalizmi ile AB’nin küresel tekelci mali oligarşik demokratik konfederalizmi arasındaki tutarsızlıktan bahsetmeyeceğiz. Zaten Proudhon’dan beri küçük burjuva subjektivist sosyolojinin, gerçekliği görmezden gelen çocuksu dilekleriyle, her çağ ve her yerden işine gelen yanlarını alıp birbirine katıştırak yaptıkları yamalı bohçalardan tutarlılık beklemek saçma olurdu. “Sosyolojideki subjektif yönteme bağlı kalarak, her yerden iyi olanı ‘almak’ istiyorlar; ancak gerçekte bu çocuksu istek sadece, gerçekliği görmezden gelen gerici düşlere, yeni koşulların gerçekten ilerici, devrimci yanlarını kavrama ve değerlendirme yeteneksizliğine, en eski yarı-serflik, yarı-özgür emek koşullarının, sömürü ve baskının bütün dehşetiyle dolu olan ve hiç bir çıkış yolu sunmayan koşullarının ebedileştirilmesi için önlemlere sempati duymalarına yol açıyor.” (Lenin, age)

Hayır, ondaki sorun yalnız bir tarihsel-siyasal vd tutarsızlıklar deryası olması değildir; tam tersine ulusal halkçı demokratizmin liberal post-halkçı reformizme doğru yozlaşmış biçimi olarak, AB, Türkiye ve Kürdistan burjuvazilerinin neoliberalizm/neoliberal demokrasi çerçevesinde birbiriyle gayet tutarlı olduğu yanlardır! Öcalan’ın AB reformlarına ilişkin tutumu da, Kürt ulusal halkçı demokratizminin ta içten liberalleşmiş, burjuvalaşmış olduğunun en açık kanıtıdır. (Krş. Lenin, age, s191-6) Çünkü derinleşen sınıf çelişkilerini gizlerler ve liberal-halkçı demokratizm şalı altında gizlenen neoliberal sömürü ve egemenliğin “herkesin yararına” olduğunu ileri sürerler. AB hukuk ve reformları, üniter devlet hukuk ve reformları, K. Kürdistan’ın daha derinlemesine neoliberal kapitalist entegrasyon, sömürü ve yağmaya açmayacak mı? Kürt burjuvazisinin tekelci olan ve olmayan kesimleri, hatta küçük burjuvazisinin sömürücü kesimleri dört gözle bunu beklemiyor mu? Öcalan bir yandan Kürdistan’da tekelci kapitalist mali oligarşik hegemonya ve sömürüyü derinleştirip pekiştirecek olan bu uygulamaları sahiplenip desteklerken, diğer yandan onları “özgür toplum meclisleri” kooperatifleri ya da “ekonominin belediyeleştirilmesi” ile sınırlayıp karşı koymayı düşünüyor?! Neoliberal kapitalizm ve mali oligarşisi ile – kapitalist olmayacağı varsayılan- demokratik toplum ekonomisini, neoliberal demokrasi ile – hakimiyet altında olmayacağı varsayılan- konfederal demokrasiyi orta yolda buluşturma, uzlaştırma veya birleştirme düşünün, varıp varabileceği yer, derinleşen mali oligarşik sömürü ve egemenliği perdeleme ve uzantısı olmaktır.

12- Proudhon’a haksızlık etmeyelim!

“Devletin halkın eylemliliğine saygısı kadar, halkın da devlete saygılı olması, onun kendisine duyarlı olan düzenini bozmaması gerekir. Karşılıklı bir konsensusta buluşmaları esastır. Her şeyin devlete bırakılması ne kadar demokrasiden uzaklaşmaya götürürse, her şeyin halk eylemciliğine bırakılması da o kadar anarşiye götürür.” (Öcalan, age)

“Mösyö Proudhon, çelişkileri uzlaştırma hevesi içinde, bu çelişkilerin dayandığı temellerin yıkılması gerekip gerekmediğini bile kendine sormaz. O tıpı tıpına kralın, avam kamarasının ve lordlar kamarasının (liberal burjuvazin ve aristokrasinin birbiriyle çelişen egemenlik organları, bn) toplumsal yaşamın kopmaz parçaları, ölümsüz kategorileri olmalarını arzulayan politik doktrinere benzemektedir. Onun bütün aradığı bu güçler arasında denge kurabilecek bir formüldür, ki bu denge, şu anda fatih olan gücü az sonra köle haline getiren fiili hareketin ta kendisidir. Böylece bir takım orta zekalı kimseler, 18. yüzyılda, toplumsal sınıfları, asilleri, kralı, parlamentoyu vb dengeye getirecek doğru formülü aramakla uğraşırlarken, bir sabah uyanıp bir de baktılar ki, gerçekte ortada artık ne bir kral, ne parlamento ve ne de asiller var. Bu uzlaşmaz karşıtlık içindeki doğru denge, bu feodal varlıklar ve bu feodal varlıkların uzlaşmaz karşıtlıklarına temel olan tüm toplumsal ilişkileri yıkmaktı.” (Marx’tan Annenkov’a Proudhon Üzerine Mektup)

Demokratik komünalizmde de her şey Proudhon’daki gibidir. Devlet mi, olmasın ama her şey halka kalırsa da anarşi olur, biraz olsun… Halk mı, mücadele etsin ama devletin düzenini bozmadan etsin…. Sınıflar mı, olmasın ama olsun, tekelcilik ve sınıf egemenliğinin olmadığı demokratik toplum olsun… Uygarlık güçleri mi, olmasın ama olsun, yani demokratik politik yönetimle denge içinde olsun… AB hukuku en üstte olsun ama hegemonya arayışına girmesin… Ulus mu, ulusal egemenlik olmasın ama anayasal vatandaşlık egemenliği biçimiyle olsun… Ulusçuluk olmasın ama demokratik ulus olsun…Endüstriyalizmi reddelim ama azami verimlilik olsun… Pazar olsun ama piyasa olmasın… Burjuva neoliberal demokrasi de olsun ama biraz da aşağıdan katılımcı demokrasi olsun…

Sonuçta demokratik komünalizm, bağdaşmaz olan ne varsa; sermaye ile emek, ezen ile ezilen, neoliberal kapitalist üretim ilişkileri ile çözdüğü prekapitalist ve geçimlik küçük üretim ilişkileri, burjuva neoliberal demokrasi ile küçük burjuva halkçı demokratizm kalıntıları, burjuva parlamenter demokrasi ile liberter demokrasi, burjuva mali oligarşik devlet iktidarı ile “özgürlükçü belediyecilik”, anarşizm ile marksizm, kapitalizm ile kooperatifçi sosyalizm, arasındaki çelişkileri uzlaştırmaya ve birbiriyle uyumlu kılmaya çalışır. Bunu da toplumun, küçük burjuva halkçı demokratizm kalıntıları ile burjuva neoliberalizmi arasında, küçük ve orta burjuvazinin başını çektiği türden bir liberal halkçılık ile büyük burjuvazi arasında, hem demokratik iç ve dış gerilim hem de liberal/neoliberal uzlaşmacılıkla sağlanacak bir dönüşüm süreci olacağını varsayar.

“Bunların hepsi de olanaksızı, yani burjuva varlığının koşullarını, bu koşulların zorunlu sonuçları olmaksızın isterler.” (Marx, age)

“Proudhon tepeden tırnağa, küçük burjuvazinin filozofu ve iktisatçısıdır. İlerlemiş bir toplumda küçük burjuvazi, kendi durumu gereği, bir yandan bir sosyalist, öte yandan ise bir iktisatçıdır; yani büyük burjuvazinin görkemi karşısında gözleri kamaşırken, halkın çektiklerine de sempati besler. Aynı anda hem burjuva ve hem de halk adamıdır. Tarafsız kalmış olmaktan ve bayağılıktan başka bir şey olduğunu öne süren doğru dengeyi bulmuş olmaktan ötürü, yüreğinin derinliklerinde, kendi kendisiyle övünmektedir. Bu türden bir küçük burjuva çelişkiyi yüceltir, çünkü kendi varlığının temeli çelişkidir.” (Marx, age)

Proudhon’a haksızlık etmemiş olmak için, demokratik konfederalizmin Proudhon’u da hayli -geriye doğru- aştığını, bir küçük ve orta burjuva liberal ezilenci demokratizm teorisi olduğunu, Kürdistan’da neoliberal kapitalizm hakimiyeti artıp sınıf çelişkileri derinleştikçe de, daha gerilere gittiğini belirtmek durumundayız.

Ancak şurada benzerlik daha kesin ki, demokratik konfederalizm teorisyeni de, yalnızca burjuvazi ile halk arasında değil, ezen ulus ile ezilen ulus arasında tarafsız bir hakemmiş gibi davranarak, doğru dengeyi bulabileceğini sanıyor.

Kaynak: http://devrimciproletarya.net/ocalanin-demokratik-konfederalizm-ve-komunalizmi-uzerine/

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr