Paris’ten Madrid’e, Hamburg’dan Kürdistan’a: Barikatın Ardı Vatandır!

Paris’ten Madrid’e, Hamburg’dan Kürdistan’a: Barikatın Ardı Vatandır!

OSMAN OĞUZ | Banliyölerden Amed’in küçelerine, Gavroche’den halkı için can veren YDG-H’li yiğitlere, Fransız işgaline direnen Antepli çetelerden Türk işgaline karşı barikatları kuvvetlendiren Kürt analarına… Bu tarih halkların.

Osman Oğuz

” Botan Demokratik Özerk Bölgelerinde direnen ve varlığını korumaya çalışan tüm halkımızın öz savunma gücü Yekîneyên Parastina Sivîlan (YPS) – Şırnak olarak, toprağımızı, kültürümüzü ve bütünen varlığımızı korumak için mücadele ve direnişi sonuna kadar ve daha güçlü yöneteceğimizin sözünü tüm Kürdistan ve Botan halkına veriyoruz. “

Şırnak YPS Kuruluş İlanı Okunurken…

Bu cümleler, Sivilleri Savunma Birlikleri’nin (YPS) Şırnak’taki kuruluş deklarasyonundan… Kürdistan’ın başka kentlerinden de benzer cümlelerle aynı kuruluşun ilanı yapıldı, geçtiğimiz günlerde. Barikat başında işgalciye karşı dövüşenler, direnişlerini daha örgütlü bir mecrayla buluşturmaya, giderek halkın daha geniş kesimlerini etkili bir biçimde kenetleyecek bir forma kavuşturmaya çalışıyordu. Bu sırada tarihe de not düşüyorlardı tabii…
1789 ve 1844’te Paris’te, Lyon’da; 1808 ve 1936’da Madrid’de; 1923’te Hamburg’da ve hatta hatırası bile çalınsa da elimizden 1920’de Antep’te… İnsanlık tarihine bir direniş öyküsü olarak notu düşülmüş bütün kent savunmalarının, barikat direnişlerinin ruhu geziniyor Kürdistan sokaklarında. Banliyölerden Amed’in küçelerine, Gavroche’den halkı için can veren YDG-H’li yiğitlere, Fransız işgaline direnen Antepli çetelerden Türk işgaline karşı barikatları kuvvetlendiren Kürt analarına… Bu tarih halkların.

Dosyamızda insanlık tarihinin bazı kent savunmalarından kısa kesitler, yani bugünkü direnişin enternasyonal mirasından bir küçük özet bulunacak.

PARİS – 1789: İNSANLIK O İLHAMI UNUTMADI

gavroche
Bir Gavroche Çizimi…


Fransız yazar Victor Hugo’nun Sefiller romanında Paris, barikatlarıyla daanlatılır. O barikatların ardında ise en ilgi çekici karakter, bir küçük çocuktur:Gavroche. Oradan oraya koşturur barikatın ardında. Büyüklerine cephane taşır, bu sırada vurulur.

Fransız Devrimi, bir burjuva devrimidir. İktisadi dönüşümün dayattığı bir siyasal mücadele olarak gerçekleşir. Barikatın ardında Fransız halkı, önünde Fransız gericiliği/İmparator güçleri vardır; ama yazık ki, Fransız halkının bir öz örgütlülüğü yoktur. Onların yaratıcı ve direnişçi güçleri, Fransız burjuvazisi tarafından “eşitlik, özgürlük, adalet” sloganları perdesiyle kendi hanelerine yazılır.

Barikatlarda dövüşenler, toprakları, üretimleri gasp edilen halk çocuklarıdır. Paris’in kenar semtlerinden yoksullar, “baldırıçıplaklar”, Enragee (öfkeliler) gibi gruplarla dahil olurlar mücadeleye. Hareketin genel ideolojik/politik öncülüğünü ise küçük burjuva hareketleri olan “ilerlemeci” Jakobenler ve Jirondenler sürdürür.

Fransız Devrimi, gerçekten halkçı bir çizgiyle, “komünal demokrasi” ya da sosyalizmle buluşamadığı için bir süre sonra “kendini yemeye” başladı. Bu sonucu, giderek paranoyaların yönettiği giyotinler bile engelleyemedi. Ancak yaşananlar, insanlık tarihine barikat ardındaki direnişin yol açıcılığını, devlet gücüne karşı insanların mukavemetinin gücünü teyit eden bir gelişme olarak eklendi. Egemenliğini Tanrı’ya bağlayan imparatorlar bile barikat karşısında çaresiz kalmıştı. Hem Paris hem de dünya halkları, aldıkları bu ilhamı unutmayacaklardı.


MADRİD – 1808: 
BAĞIMSIZLIĞA AÇILAN BARİKAT

Madrid'de 3 Mayıs 1808, Goya
Madrid’de 3 Mayıs 1808, Goya

 

İspanya’yı işgali yönetmekle görevlendirilmiş Fransa İmparatoru Napolyon Bonapart’ın başkomutanı Mareşal Joachim Murat, efendisine yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Madrid halkı yoldan çıktı! Kendilerini isyana ve cinayete verdiler. Fransız kanı aktı. Bu, intikam gerektirir. İsyan sırasında tutuklanan herkes öldürülecektir.”

Her şey, kaynaklarda “avlanma keyfi yüzünden ülkesini düşünmeyi bir tarafa bırakan yarım akıllı bir kral” olarak tanımlanan İspanya İmparatoru IV. Carlos’un iktidar hırsıyla Napolyon’a kanması ile başlamıştı. Napolyon, IV. Carlos’a Portekiz’i birlikte işgal etmeyi ve bölüşmeyi öneriyordu. IV. Carlos’un ülkeyi beraber yönettiği Başbakan Godoy da Portekiz’in bir kısmının prensi oluverecekti. Hiç değilse öyle zannediyorlardı. Oysa Napolyon’un planı bambaşkaydı: Hem İspanya’yı hem de Portekiz’i işgal etmek.
1807 yılının Kasım ayında Fransız askerleri İspanya topraklarına sorunsuzca girerken IV. Carlos ve Godoy, halen Portekiz toprağının hayalini kuruyordu. Oysa Napolyon, IV. Carlos’un oğlu VII. Fernando’yla çoktan anlaşmıştı bile! Fernando, Napolyon’dan aldığı güçle parlamentoyu ele geçirdi. Niyeti, hem Godoy’u hem babasını öldürmekti!
İşgalcilere hiçbir İspanyol askeri direnmedi. Devlet, onu yönetenlerin iktidar hırsı yüzünden pespaye olmuştu.
Fakat çiğnenen toprak, halkın toprağıydı. İşgal edilen kent, halkın kentiydi.

Dos de Mayo Ayaklanması, 2 Mayıs 1808’de başladı. Madridliler kent sokaklarında barikatlar kurmuş, Fransız işgaline direnmeye başlamıştı. İspanya ordusu ise kışlasından dışarı adım atmıyordu. Yalnız tek alay, emirlere uymadı, kenti savunmak için ayaklanmaya katıldı. Monteleon Kışlası’ndan ayaklanmaya katılan askerlerin komutanı Torres ve Santillan, halen İspanya’nın kahramanları…

İspanyol egemenlerinin teslimiyetine rağmen halkın sürece el koyarak başlattığı ayaklanmayı Fransızlar, bastırdıklarını sandılar. Ancak gerçek böyle değildi. İspanyollar, ayaklanmadan aldıkları ilhamla kurtuluş ve bağımsızlık savaşını omuzladı. Yarımada Savaşı diye adlandırılan ve tarihteki ilk gerilla savaşı olarak nitelenen bu 5 yıllık savaş, hem İspanya’nın bağımsızlığını sağladı hem de Napolyon’un devrilmesinin en önemli gerekçelerinden biri oldu.

İspanyol ressam Goya, o günleri sanatına işleyerek ölümsüzleştirdi. Tablolarından en meşhuru olan “Madrid’de 3 Mayıs 1808”, halen kent ve ülke savunmaları tarihinin sembol eserlerinden biri.

PARİS – 1871: PARİS KOMÜNARLARIN ELİNDE!

19 Nisan 1871’de Paris sokaklarında, bu kez bambaşka bir ilanın bildirisi okunuyordu. Ses, heyecanlıydı; kimbilir, belki de okuduğu metnin yüzlerce yıl sonra bile insanlığın yüreğini titreteceğinin ayırdındaydı. Bu, 18 Mart 1871’de kurulan Paris Komünü’nün manifestosuydu ve halka şu çağrıyı yapıyordu: “Zaferlerimizden yararlanmayı arzulayarak gösterdiğimiz çabayla dayanışma içinde olduğunu ilan et! Ya komün düşüncesinin zaferi ya da Paris’in yıkımı ile sonuçlanacak bu savaşta müttefikimiz ol. Bize, Paris’in yurttaşlarına gelince, amacımız tüm tarihi aydınlatmış olan diğer devrimler arasında en büyük ve yaşamsal yaratıcılığa sahip modern devrimi tamamlamaktır. Savaşmak ve kazanmak bizim görevimizdir.” (Başlangıç Dergisi)

Paris Komünü Barikatları, 1871
Paris Komünü Barikatları, 1871

1870’te III. Napolyon tarafından Prusya’ya açılan savaşta Fransa yenilgiye uğramış, Paris Almanların kuşatması altına girmişti. Her zaman olan oluyordu: Zenginlerin iktidar hırsıyla yürüttüğü savaşın faturasını yoksul halk ödüyordu. Fakat bu kez bir fark vardı: Emekçiler, sosyalist ve anarşist fikirler etrafında güçlü bir örgütlülüğe sahipti ve kendilerini savunacaklardı. 

Paris Komünü’nü yaratan direniş, Prusya işgaline direnişle başladı. “Ulusal Muhafızlar” adıyla örgütlenen halk, ordunun toplarını da ele geçirerek altı ay boyunca kenti savundu, Prusyalılara geçit vermedi. 

Prusyalıların püskürtülmesi ardından Fransız egemenleri, halkın canıyla kazandığı zaferi hanelerine yazmak için ileri atıldı. Halkın ele geçirdiği 400 topun alınması hedefiyle askerler, Ulusal Muhafızlar’ın üzerine sürüldü. Ancak beklenmedik bir şey oldu: Askerlerin çoğu da kenti savunan halka katıldı. Ayaklanma, artık engel tanımaz biçimde yayılıyordu. Sonunda Başbakan Thiers ve bütün yöneticiler, Paris’ten kaçmak zorunda kaldı. Artık kentin tek hakimi vardı: Komünarlar öncülüğünde örgütlenmiş halk.

Paris Komünü, yalnızca 60 gün ayakta kalabildi. Yeterli tahkimatı yapmayı başaramayan komünarlar, Versay Ordusu’nun bombardımanlı saldırısına uzun süre direnemedi. Ancak komün, “ham çarık, kıl çorapla” dahi halkın zafer kazanabileceğinin yeni bir göstergesi oldu; zaferin inşayla tahkim edilmesi gereğine dair de bir deneyim oluşturdu. Sonrasındaki bütün kent savunmaları ve bütün devrimler, bu deneyimden öğrendi.

Komün, belki 60 gün sürebilmişti; ama bu kısacık anda bile demokratik değerleri hemen hayata uygulamaktan geri durmadı. Barikatın ardında çıkarılan kanunlarla feodal egemenler tarafından fahiş düzeylere çekilen kiraların hafifletilmesi, Paris pastanelerinde gece işçiliğinin kaldırılması, giyotinin yasak edilmesi, komün şehitlerinin eş ve çocuklarına maaş bağlanması, işçilere üretim araçlarının karşılıksız iadesi, faizin kaldırılması ve terk edilmiş fabrikaların işçilere devredilmesi kararlaştırıldı.

Komünarların direniş ve ilkeleri, barikatın ardında bile özgür seçim yapmayı ihmal etmeyen hakiki demokratlıkları, Kürdistan’ın barikatlarında yaşıyor hala. Ve Karl Marx‘ın komüne dair yazdıkları da, “Fransa” yerine “Kürdistan” yazılarak bugün bile güncel sayılabilir:

“Komün, Fransa toplumunun tüm sağlıklı öğelerinin gerçek temsilcisi ve dolayısıyla ülkenin gerçek ulusal hükümeti olduğu kadar; aynı zamanda bir işçi hükümeti, emeğin kurtuluşunun cesur bir savunucusu ve savaşçısı olarak sözün gerçek anlamında enternasyonal bir esasa sahipti. İki Fransız eyaletini Almanya’ya ilhak eden Prusya ordusunun gözleri önünde komün, tüm dünya emekçilerini Fransa’ya ilhak ediyordu.”

 

HAMBURG – 1923: SOSYAL DEMOKRAT İHANET!

“Hamburg Ayaklanması’nın üstünden birkaç ay geçti bile. Ama, ne kadar garip görünürse görünsün, ayaklanmanın anısı inatçı: Büyük bir ısrarla direniyor, silinmiyor. Oysa, barikatların izleri dikkatle yok edildi; savunma ya da saldırma siperleri olarak kullanılan çukurlar ve setler boyunca sakin sakin ilerliyor trenler.” (Hamburg Barikatları, Larissa Reissner)

Takvimler 1923 yılını gösterirken, Almanya’nın liman kenti Hamburg’da emekçiler, radikal sol etrafında oldukça güçlü bir örgütlülüğe sahipti. Özellikle Almanya Komünist Partisi’nin (DKP) işçilerle önemli bir bağı vardı. Bu bağı sağlayanlardan biri, daha sonra DKP’nin başına geçip 1933 seçimlerinde yüzde 12 oy alacak ve bu başarısının bedelini Hitler’in zindanlarındaki 11 yıllık hücre cezası ve nihayetinde canıyla ödeyecek Ernst Thaelmann’dı.

Ernst Thaelmann
Ernst Thaelmann

Ayaklanmanın fitilini 17 Ekim günü kadınlar ateşlemişti. Alışveriş merkezlerine el koyan işçi eşleri, tüccarları işi sürdürmeye zorlamıştı. Grev başladığında ise kadınlar, kimse işe gitmesin diye limanların önüne yan yana dizilip barikat kurdular ve grev kırıcı eşlerini de evlerine yolladılar. İşsiz işçiler ve kadınlardan oluşan bin beş yüz kişi ise Heiligengeist Parkı’nda gösteri yaptı. Akşam saatlerinde de büyük bir toplantı ve ardından Belediye’ye yürüyüş… On binlerce işçi sokaklardaydı. Polis, yüzü aşkın kişiyi tutukladı ama ayaklanmanın ruhu tutuklanamıyordu!

21 Ekim günü Bremen, Stettin, Schweinemunde, Lübeck ve Hamburg limanlarının işçilerinin konferansında Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) üyelerinin çoğunlukta olduğu Maden İşçileri Sendikası, grevlerin “kanunsuz” olduğunu ilan ediyor ama bu “içten fetih çabası” da sonuçsuz kalıyor ve işçiler üyelik kartlarını iade ediyordu.

Şafağındaki tüm çabalara karşın dindirilemeyen ayaklanma, 23 Ekim sabahı kentin bütün karakollarının basılması girişimiyle başladı. Burada her şeye değinmenin olanağı yok; sokakları kavuran ayaklanma, iki gün sonra, 25 Ekim 1923’te bastırıldı. Yeterli nicelik ve niteliğe ulaşılamamasında en büyük sorumluluk, sosyal demokratlarındı. Emekçiler ve komünistler barikatlarda direnirken onlar, liman işçilerinin emeğini gasp ederek zenginleşen ve savaşlar çıkaran zenginlerin devletinin yasalarından bahsedip duruyorlardı. Oysa bugün ayaklanma üzerine çalışan herkes, gerçek bir sendikal ve siyasal birlik halinde ayaklanmanın Sovyetler Birliği’nin varlığından da güç alarak Almanya’da geri dönülmez değişimlere yol açacağında hemfikir.

ANTEP – 1920: HALKTAN ÇALINMIŞ DESTAN

Evet, Antep… Bugün emekçi halkın ve devrimcilerin elinden çalınmış bir hatıra da olsa, Antep kent savunmasının esasının bugün her yıl onu andığını söyleyip rap rap yürüyenlerle hiçbir ilgisi yok. O direniş, halkın direnişi; yarattığı bütün değerler de öyle…

Ehrenburg’un meşhur Paris Düşerken‘iyle Yusuf Ziya Bahadınlı’nın Antep savunmasına da değinen Gemileri Yakmakromanında bu açıdan bir benzerlik bulunur. İkisinde de kent işgal edildiğinde ya kaçan ya da gazetelerinde işgalciye “Hoş geldiniz” diyen egemenler vardır ve onlar, kent yoksulların direnişiyle kurtarıldığında “kurtuluşu” sahiplenmek yeteneğini sergiler. Aynı durum, Nazım Hikmet’in Karayılan Destanı‘nda da anlatılır. Halkın aklı ve bedeniyle örgütlü olmadığı yerde, hafıza bile çalınabilir!

“Düşman buradan geçerse ben Ayıntab’a ne yüzle dönerim. Düşman ancak benim vücudum üzerinden geçebilir”diyordu, Bolşevik Şahin mahlaslı Şahin Bey, 25 Mart 1920 gününden hemen önce. Kent savunmasının öncülerinden biri oydu. Asıl adı Mehmed Said’di, Osmanlı subayıydı. Savaşların yüzyılında ne memleketler görmüştü; ne insanlar, her cephede… Afrika’da siyah tenliler, Mısır’da koca Nil Nehri… Sonra, Balkanların komünist teşkilatçıları; onlar, hayatını değiştirmişti. İstanbul merkezli Kızıl Yıldız Teşkilatı‘yla irtibatlanmış, yurt sevgisini ideolojik bilinçle buluşturmuştu.

Hatta ölümünden birkaç gün evvel bir dostuna, Arapça yazılmış bir kitap vermişti: “Bolşeviklik Nedir?” Üzerine de kendi el yazısıyla şöyle yazmıştı: “Gardaşım Mustafa, bu gavgayı neye yaptığımızı anlamak istersen, bu risaleyi oku. İçindekileri öğren, aramıza katıl ve bu risalenin hediyesi olan bir mecidiyeyi ver.”

Kent savunmasının bir başka kahramanı: Karayılan. Nam-ı diğer: Kürt uşağı. “Karayılan olmazdan evvel umrunda değildi, kıyamete dek düşmana verseler Antep’i. Çünkü onu düşünmeye alıştırmamışlardı. Toprakta, bir tarla sıçanı gibi yaşamıştı.” Ama düşman Antep’e girince öne atılmış, çoğunluğu Kürtlerden 82 çete kurmuştu. İlk eylemi ise kendi köyündeydi ve 50 Fransız askerini esir etmesiyle sonuçlanmıştı. İkinci büyük eylemi, Dülük Köyü’nde halka zulmeden Samlı Kel Ahmet’i köy meydanında ağaca asmasıydı. Artık o “bir garip Mehmet” değildi, adı Antep bozkırına yayılan koskoca Karayılan’dı!

Bolşevik Şahin, Antep-Kilis yolunda üç gün direndi Fransız hücumuna. Toplu, makineli Fransız askerine karşı Antepli milisler, canlarıyla örmüştü hattı. Üç günün sonunda, 25 Mart 1920’de, kalan birkaç milis de kaçmış, Şahin bir başına kalmıştı. Mermisi bitince ayağa kalktı, yumruklarını kaldırarak yürüdü, yürüdü. Paniğe kapılan Fransız askerleri, uzaktan kurşun sıkarak öldürdüler onu. Bu an tarihe, şöyle düşüldü: “Ben Antepliyim, Şahin’im ağam/ Mavzer omzumda yük/ Ben yumruklarımla dövüşeceğim/ Yumruklarım memleket kadar büyük!”

Karayılan ise 24 Mayıs 1920’de, Fransız işgaline dayanamayıp, işgal edilmiş kentte yeniden ayağa kalktı. Sarımsak Tepe mevkiindeki çatışmaya girmeden önce kamçısını ve gümüş saplı kamasını Karagöz Camii hocası Mehmet Ömer’e teslim etmiş ve “Hocam ben cepheden dönersem emanetlerimi bana teslim edersin. Şehit olursam, bunları köydeki kızım Selvi’ye ver” demişti. Üzerine “Vurun Kürt uşağı, namus günüdür” sözlü şarkıların bestelendiği o çatışmada şehit oldu.

Fransızlar kentin her yanını kuşatmıştı artık. Kent yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne anlaşma ile bırakılınca ise, Bolşevik Şahin ve Kürt Karayılan öncülüğündeki yoksul halk dövüşürken Çukurova’ya kaçan “eşraf, ayan ve mütehayyıza” geri döndü. Neşriyatlarında Fransızlara “Hoş geldiniz” diyenler de çark etti hemen. Hep birlikte vatanı ne kadar sevdiklerinden ve Şahin ile Karayılan’ın kahramanlıklarından bahsetmeye koyuldular. Oysa ne Kürt Karayılan, ne Bolşevik Şahin ömürleri boyunca tek bir hayır gördü onlardan. Yaşarken olduğu gibi ölürken de hep ayrılardı. 

Evet, bugün Türk egemenleri tarafından çalınmış Antep’in kent savunması tarihi de, Kürdistan’daki öz yönetim direnişleriyle aynı aklın, aynı halkın, aynı refleksin ürünü. Ve 1920’de Fransız işgaline direnen Anteplinin hendeği, barikatı neyse, 2016’da Türk işgaline direnen Kürt’ün hendeği, barikatı da o.

Yeni Özgür Politika    

Osman Oğuz’un Diğer Yazıları İçin…

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr