Psikologlar Aslında Kime Hizmet Ediyor?

Psikologlar Aslında Kime Hizmet Ediyor?

BURCU OVACIK | Yalnızlaştırılan, çaresizleştirilen, umutsuzlaştırılan, iş gücü dışında bir değeri olmayan bireyin aktif bir özne haline gelebilmesi için üretim ilişkilerinin değişmesi gerekiyor.

psikologlar-aslinda-kime-hizmet-ediyor
Burcu Ovacık

Psikoloji bilimine eleştirel yaklaşım, Türkiye’de henüz yaygınlaşmamış olmakla birlikte giderek daha sık başvurulan bir yol olmaya başladı. Üniversitelerde psikolog olmanın tek nihai yoluymuş gibi öğretilen ana-akım psikolojinin yerini eleştirel bir perspektifle; hem mesleğini, hem kendini sorgulayan psikologlar alıyor.  Bireyi, içinde bulunduğu toplumsal ve siyasal koşullardan azade tutan, nesnel koşullardan yalıtılmış bireyi, sosyolojiden, felsefeden koparılmış bir psikoloji bilgisiyle, “iyileştirmeye” çalışan psikologların sayısı oldukça fazla. Ancak eleştirel psikolojiye (toplumsal adaletin inşası adına çalışan psikolojiye)  dair hem akademik alanda hem uygulamada umut verici çalışmalar yapılıyor. Bu yazının çatısı psikolojinin klinik uygulamaları üzerine oturmuş bulunuyor. Bu çatıyı seçmemin nedeni, kendi mesleki pratiğimi ve deneyimlerimi de gözden geçirme olanağı sunması. Psikoloğun klinik psikolojiyle özdeş sayılması algısını kırmaya ve kliniğe/ terapiye sıkıştırılmış psikoloğun varlık gösterdiği farklı alanlara yönelik bir tartışma, başka bir yazının konusu olsun.

 “İyileştirme” denen şeyin çoğu zaman yanılsama olduğunu, aslında sağaltımla kastedilenin, bireyi içinde yaşadığı kapitalist sisteme daha iyi adapte etmek anlamına geldiğini dillendirmek gerekiyor. Nasıl ki sivil toplum kuruluşları, devleti denetlemek ve hak temelli mücadelelerle devleti zorlamak amacıyla var olan ancak devletin yükünü alan, devletin sorumluluk alanlarındaki boşlukları, kendi bağımsız yapısıyla ve çalışmalarıyla dolduran mekanizmalara dönüşüyorsa, psikoloji de kaba bir benzetmeyle stk’lara yakın bir işleve sahip ( neden artık “demokratik kitle örgütü” yerine   “sivil toplum kuruluşu”  kavramının kullanıldığı üzerine hızlı bir beyin jimnastiği yapmayı öneririm.  Dil, ideolojik aygıta nasıl dönüşür?).  Bireyi; içinde bulunduğu koşulları kabul etmesi, bu koşullara adapte olması ve iş gücü olarak piyasaya yeniden kazandırılması için hazırlamak; evlilik bağını sürdürerek ataerkil yapıya hizmet etmesi için yeniden şekillendirmek ve bunu yaparken gerçekten bireye yardım ettiği yanılmasına düşmek; psikoloğun makro düzeyde kapitalist devletin varlığını sürdürmesine hizmet etmek oluyor. Bireyler eşit olmayan güç ilişkilerini “benim babam da bilmiyormuş, sevgiyi öğrenmemiş, annemin annesi de böyle yetişmiş, cahillik işte, kocamı da anlıyorum erkek sonuçta” gibi psikolojik açıklamalarla yeniden üretiyor. Şiddet normalleştiriliyor ve “barışma, affetme, empati” gibi içi boşaltılmış kavramlarla baskı aygıtları içselleştiriliyor.  Bireyin özgürleşme korkusu, değişime olan direnci, sorgulamaya başlarsa daha da mutsuzlaşacağı korkusu, yaşamının kontrolünü ve anlam dünyasını kaybetme korkusu, yeterince uyumlu, yeterince iyi, yeterince “sağlıklı” olursa, yeterince ilaç tüketirse haz odaklı bir yaşama, hak ettiği değere kavuşacağı inancı, eleştirel psikoloji pratiğinde yeniden üzerine düşünülmesi, tartışılması gereken alanlar olarak masada duruyor.

Depresyon, intihar, evlilik / boşanma, kadına yönelik şiddet gibi toplumsal / ekonomik art alanı çok güçlü olan kavramlarla boğuşurken, devletin ideolojik aygıtlarını ( eğitim, medya, din, dil, aile ) görmezden gelmemek ve olguyu çok boyutlu (siyasal, kültürel, toplumsal, tarihsel, evrimsel ve psikolojik ) düşünmek sorumluluğu, alanda çalışan psikologlara kalıyor. Üniversiteler özgürleşmeden psikoloji de psikologlar da özgürleşemez. Bu nedenle bu sorgulamaya giren psikologların sayısının neden bu kadar az olduğu anlaşılabilir. Bilim, sermaye sınıfına hizmet ettikçe psikoloji de hangi metotla giderse gitsin, sermaye sınıfına hizmet etmeye devam ediyor.

İlişkiyi tersine çevirmek mümkün mü?

Bu ilişkiyi tersine çevirmek iddiası salt psikolojinin taşıyabileceği bir iddia değil.  Yalnızlaştırılan, çaresizleştirilen, umutsuzlaştırılan, iş gücü dışında bir değeri olmayan bireyin aktif bir özne haline gelebilmesi için üretim ilişkilerinin değişmesi gerekiyor. Bu süreçte belki de psikoloğa düşen sorumluluk, bireyi bu tuzaklara karşı uyanık tutmak ve bireyin özneliğini geri kazanmasına dair çaba harcamak olabilir. Ancak bu sorumluluk alanı; P.Freire’nin bahsettiği “bankacı eğitim modeli”nden, hiyerarşik ilişki biçimlerinden ( yardım alan- yardım eden kavramlarından kurtulmak fena bir başlangıç sayılmaz) olabildiğince uzak kurgulanmalı.  Psikolog, kendi mesleki çelişkilerini daha sık görünür kılmalı. “Kurtarıcı, iyileştirici, uzman “ rollerinden sıyrılmak, psikoloğun kendi özgürleşme süreci için de, ilişki kurduğu birey için de daha sahici bir ortam yaratabilir.

Gezi direnişini referans alırsak;

Gezi’de birçok bireyin kendi içsel devrimini gerçekleştirmiş olması,  bir ayağıyla gezi’deki komünal yaşamın getirdiği sahici ilişkilerden ya da bu yaşamın ütopik değil, ulaşılabilir olduğu kavrayışını kitlesel olarak paylaşmaktan doğmadı mı? Bireyselleştirmeye inat birey olma hakkını alan ve özneliğini kazanan insanın,  aynı zamanda hızla toplumsallaştığı ve “psikolojik” sorunlarıyla baş etme, hatta sorunlara meydan okuma ve birtakım psikolojik sorunlarından kurtulma iradesini yeniden kazandığını görmedik mi? Henüz bu iradenin kalıcı olacağını söylemek için sağlam bir zemin yok.  Ancak gezi’yle birlikte politikleşen bireylerin, ideolojik bir zeminden yoksun olanlara göre daha şanslı olacağını söyleyebiliriz sanırım. Ülkenin bütününe yayılan gezi direnişi sırasında Tayyip Erdoğan için yapılan psikolojik değerlendirmelerin ve Tayyip Erdoğan’ın şahsına duyulan öfkenin yerini giderek faşizmin alması, geniş kitlelerin “psikolojikleştirme” illetinden kurtulup “ faşizme” isyan etmesi; hayvanseverlerin, feministlerin, çevrecilerin, lgbt bireylerin, sosyalistlerin, komünistlerin, anarşistlerin “tuhaf biri, rahatsız, deli, erkek düşmanı, çiçek böcekle uğraşan gereksiz insan, sorunlu, anormal, ahlaksız, terörist, maşa, şiddet yanlısı ”  gibi atıflardan ( sosyal psikolojinin “kalıp yargılar” dediği atıflardan) yine atfı yapanlar tarafından özgürleştirilmesi ve tanınması; toplumsal kalkışmaların en iyi terapi yönteminden bile daha “özgürleştirici “ olduğu gerçeğini göstermiyor mu? Bu atıfların aynı zamanda “sınır” , aynı zamanda “ayrım/öteki” aynı zamanda “yabancılaşma”  olduğunu ve sınırlardan, yabancılaşmadan, ötekileştirmeden, ayrımcılıktan, özgürleşmeden bahsederken psikolojik argümanları dikkatli kullanmak gerektiğini belirtmek gerekiyor. Bu analize önemli bir katkısı olduğunu düşündüğüm bir çalışmayı paylaşmak isterim:

Toplumsal Dayanışma İçin Psikologlar Derneği’nin ( TODAP) İstanbul’da gezi direnişine dair yaptığı   “direnişten önce ve sonra değişen ruh halleri” isimli atölyede, direniş zamanı toplanan bazı bilgiler paylaşıldı. Bu bilgilere göre, direnişten önce kendi duygu durumlarını “bunalmıştım, yabancılaşmıştım, insanları sevmiyordum, umutsuzdum, karamsardım, korkuyordum, sürekli uyuyordum, antidepresan kullanıyordum, yorgundum, çaresizdim, kızgındım, kaygılıydım” gibi cümlelerle ifade eden bireyler; direnişten sonra kendilerini “umutluyum, ezberlerim bozuldu, heyecanlıyım, mutluyum, enerji doluyum, güvende hissediyorum, özgür hissediyorum, güçlü hissediyorum” gibi cümlelerle ifade etmişler…

Psikolojinin Gezi’den ve sokaktan öğreneceği çok şey var ve iyi analiz edilmesi gerekiyor.

Okumalık: Eleştirel Psikoloji – D. FoxI. PrilleltenskyS. Austin

Meraklısına: http://eleps.info/

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr

Leave a Comment