Rosa Luxemburg’a Mektup

Rosa Luxemburg’a Mektup

JOHN BERGER | “Vardım, Varım, Var olacağım” demiştin. Kendi örneğinde bizim için yaşadın, Rosa. Ve burada, bunu sana, senin misaline gönderiyorum…”

rosa-luxemburg-a-mektup
John Berger
Çeviri: Osman Özarslan

Rosa, seni çocukluğumdan beri biliyorum. Şu anda senin, Karl Liebknecht ile birlikte Alman Komünist Partisi’ni kurduktan birkaç hafta sonra işkenceyle öldürüldüğün zamanki yaşından iki kat daha yaşlıyım.

Bazen okuduğum bir sayfada, bazen yazmaya çalıştığım bir sayfanın kenarında peydah oluyorsun; yüzündeki tebessüm ve kafandaki karmaşa ile bana katılıyorsun. Ne herhangi bir sayfa ne de seni defaten içine atmaya devam ettikleri herhangi bir mahpus hücresi, seni zapt etmeyi başaramadı.

Sana bir şey göndermek istiyorum. Bu şey bana verilmeden önce, Polonya’nın Güney Doğu’sunda bir kasaba olan Zamosc’da idi. Yani senin doğduğun ve babanın da kereste tüccarlığı yaptığı yerde. Ne var ki, tüm bunların seninle ilgisi bu kadar basit değil.

Bu şey aslında, benim, Janine isimli Polonyalı bir dostuma aitti. Janine, senin doğduğun ve ömrünün ilk iki yılını geçirdiği gibi meydana hakim mutena bir muhitte değil de, kentin dışına kurulmuş küçük bir kenar mahallede, yalnız başına yaşadı.

Janine’in evi ve onun küçük şirin bahçesi, saksıdaki çiçeklerle doluydu. Hatta yatak odasında bile saksılara konulmuş bitkiler vardı. Ve onun evine bir misafir geldiğinde güngörmüş ihtiyar parmaklarıyla bütün bu bitkileri işaret ederek onların özelliklerini anlatmaktan daha çok keyif aldığı hiçbir şey yoktu. Onun bitkileri onunla muhabbeti hiç kesmediler. Janine ise onlarla dedikodu yaptı ve onlarla şakalaştı.

Polon dilinde konuşamama rağmen, Avrupa devletleri arasında kendimi en çok evdeymişim gibi hissettiğim memleket Polonya’dır. Buradaki insanlarla, meselelerin önceliği hakkında benzer yaklaşımlara sahibim. Bu insanlar iktidar denilen bokun her laciverdine şahit olduklarından, artık iktidar tarafından ayartılamıyorlar ve karşılarına çıkan, hayatlarına tebelleş olan zorluklardan kurtulmanın bir yolunu bulmanın ise ustası olmuşlar. Kendilerine musallat olan belaları savuşturmak için sürekli yeni manevralar icat ediyorlar. Sırlara büyük saygıları var. Köklü hatıralara sahipler. Yaban kuzukulağından, kuzu kulağı çorbası yapıyorlar ve güleç yüzlü olmak istiyorlar.

Mahpustan yazmış olduğun öfkeli mektuplardan birisinde sen de benzer şeyler söylemiştin. Kendine acındırma seni öfkelendiriyordu ve sen bir dostundan figân dolu bir mektup almıştın. “İnsan olmak” demiştin sen “bütün her şeyden daha önemlidir. Ve bu da ciddi, şeffaf ve güleç yüzlü olmaktır, evet, bir şeyin ya da herhangi bir şeyin yerine, güleç yüzlü olmak, zira sızlanmak güçsüzlerin işidir. İnsan olmak, eğer lüzum hasıl olursa bütün ömrünü feleğin çarkına karşı masaya sürmek ve aynı zamanda her gün ışıyışında ve her bulutun güzelliğiyle berhudar olmak demektir.”
Polonya’da son zamanlarda yeni bir ticaret biçimi gelişti ve bu işle uğraşanlara “yer tutan” manasına gelen stacz deniliyor. Birileri, bir adam ya da kadına kendisi için kuyruğa girip beklemesi için, (zira çoğu kuyruklar gerçekten çok uzun) ödeme yapıyor. Stacz belirli bir süre bekleyip, kuyruğun başına geldiğinde, bu bekleme işlemi için ödeme yapmış olan yerin asıl sahibi gelip yerine geçiyor ve işini görüp gidiyor. Bu kuyruklar, gıda, mutfak gereçleri, herhangi bir belgeye gereken resmi bir mühür, ehliyet, şeker ya da kauçuk botlar için olabiliyor.

1970’lerin başında, onun pek çok komşusunun yapmış olduğu gibi, dostum Janine de Moskova’ya bir tren yolculuğu yapmaya karar verdi. Bu kararı almak hiç de kolay değildi. Zira, 1970 senesinden yalnızca bir ya da iki sene önce Dzank ve öteki limanlarda greve çıkmış olan yüzlerce tersane işçisi Moskova’nın emri altındaki Polonyalı asker ve polisler tarafından öldürülmüştü.

Sen bunu öngörmüştün Rosa. Bolşevik yönteme içkin olan bu tehlikeyi, Rus Devrimi üzerine yapmış olduğun bir yorumda, üstelik daha 1918 yılında öngörmüş ve bu yöntemin mantığını eleştirmiştin. “Özgürlük, yalnızca hükümet üyeleri için, parti üyeleri için –bir hayli kalabalık olmalarına rağmen- özgürlük demek değildir. Özgürlük, daima farklı düşünenin özgürlüğüdür. Yalnızca bağnaz bir adaletçilikten dolayı değil, fakat bütün öğretici, kapsayıcı ve arındırıcı politik özgürlük onun bu özsel karakteristiğine dayanır, ve onun etkisi “özgürlük” özel bir ayrıcalık haline geldiği zaman tümden ortadan kalkar.”

İllüstrasyon: John Berger
İllüstrasyon: John Berger

Janine , altın almak üzere Moskova trenine bindi. Burada altın, Polonya’da olanın üçte bir fiyatına satılmaktaydı. Janine, Belarusky istasyonunu ardında bırakarak sonunda arka sokaklarda bir yerlerde altın satmaya müsaadesi olan kuyumcu dükkanlarını buldu. Burada, altın almayı bekleyen “yabancı” kadınlar tarafından oluşturulmuş uzun bir kuyruk çoktan oluşmuştu bile. Kuyruktaki her kadının avucuna, kanun ve nizam namına, kuyruktaki yerlerini gösteren numaralar yazılmıştı. Bir polis de numaraları yazmak için orada hazır bulunmaktaydı. Sıra sonunda Janine’e geldiğinde, o, hazırlamış olduğu Rublelerle üç tane altın yüzük aldı. İstasyona dönerken, Rosa, sana göndermek istediğim şey birdenbire Janine’in gözüne çarptı. Yalnızca 60 kopekti. İçinde bulunduğu andan aldığı cesaretle, o objeyi satın aldı. Keyfi yerine gelmişti. Ah bir de, saksıdaki çiçekleriyle muhabbet edebilseydi.

Geri dönüş trenine binmek için istasyonda uzun süre beklemesi gerekiyordu. Sen de bilirsin ki Rosa, Rusya’nın tren istasyonları uzun süre bekleyen yolcuların kamp yeri gibidir. Janine burada aldığı yüzüklerden birisini sol elinin dördüncü parmağına takarak, kalanları da daha mahrem bir yere saklayarak uyudu. Tren gelip de Janine bindiği zaman, bir asker ona köşedeki koltuğa geçmesini söyledi, orada rahatlıkla uyuyabileceği için, Janine rahat bir nefes aldı. Sınırda, herhangi bir problemle karşılaşmadı.

Zamosc’da Janine, yüzükleri iki katına satmış olmasına rağmen, yüzükler herhangi bir Polonya kuyumcusundan alınabilecek olandan gene de ucuza gitmişti. Yol masraflarını düştükten sonra bile, Janine’in elinde kalan meblağ onun için bir tür talih kuşu gibiydi.

Sana göndermek istediğim objeyi, Janine mutfak penceresinin pervazına yerleştirmişti.

“Bir ansiklopedinin amacı, yüzyılların emeği müteakip yüzyıllarda heba olmasın, bizim haleflerimiz daha bilgili daha erdemli daha mutlu olabilsinler için; dünyanın yüzeyine saçılmış bütün bilgileri toplamak, birlikte yaşadığımız insanlara genel sistemi izah etmektir…”

Diderot, 1750 senesinde, oluşumuna katkıda bulunduğu Ansiklopediyi böyle açıklamıştı.

Pencerenin pervazındaki şeyde ansiklopedik bir şeyler vardı. Bu şey ince bir mukavva kutuydu ve bir kağıt yaprağın dörtte biri büyüklüğündeydi. Kapağına ibikli bir KUŞ renkli olarak kazınmıştı ve altına da Kiril Rusçasıyla: Ötücü Kuşlar yazılmıştı.

Kapağı açınca, içeride üç sıra kibrit kutusu vardı ve her bir sıra altı kutudan müteşekkildi. Ve her kutunun üzerine başka bir Ötücü Kuş’un ismi renkli olarak kazınmıştı. Böylelikle burada, 18 Farklı ötücü kuş vardı. Her rölyefin altında küçük puntolarla, bu kuşların Rusça ismi yazılmıştı. Sen Rusça, Polonca ve Almanca’da öfkeyle yazdın ve muhtemelen bu dillerde okuyabiliyordun da. Bense yapamıyorum: nadir bulunan kuş türlerinin izlenmesine ilişkin müphem hatıraların arasından, bu kuşlarla ilgili tahminler yapmak zorundayım.

O uçup giderken, ya da fundalıklarda kaybolurken, canlı bir kuşun türünün kimliğini tespit etmekten alınan tatmin tuhaf bir histir, değil mi? –bütün vaveyla, karmaşa ve sayısız bir sürü olaya rağmen-, sanki birisinin kuşun adını biliverecekmiş gibi olduğu an, tuhaf ve mahrem bir andır; tam da o anda birisi kuşun adını biliverir: Kuyruksallayan! Kuyruksallayan!

Tahminimlerimle, 18 kuştan beşini belirleyebildim.
Kutuların hepsi, yeşil kavlı kibritlerle dolu. Her birinde atmış tane var. Tıpkı dakikalardaki saniyeler ve saatlerdeki dakikalar gibi. Her birer alev potansiyeli.

“Modern işçi sınıfı” yazmıştın sen, “bir kitap ya da teoriye göre düzenlenmiş bir plan ile mücadelesini sürdüremez, modern işçi sınıfının mücadelesi tarihin bir parçasıdır, sosyal ilerlemenin bir parçasıdır, ve tarihin orta yerinde, ilerlemenin orta yerinde, ve kavganın orta yerinde biz nasıl mücadele etmemiz gerektiğini öğreneceğiz.”

Mukavva kutunun kapağında, 1970’lerin SSCB’sinde, kibrit kutusu koleksiyoneri için(philumenist) kısa bir açıklayıcı yazı var: “Evrim sürecinde kuşlar hayvanlardan öncedir, günümüz dünyasında 5000 kuş türü vardır ve Sovyetler Birliği’nde 400 civarında Ötücü Kuş yaşamaktadır. Genellikle erkek kuş şarkı söyler ve boğazının dibinde gelişmiş bir hançeresi vardır, genellikle çalılıklardaki, ağaçlardaki ya da yere yaptıkları yuvalarında kuluçkaya yatarlar, topraktaki böcek oğullarıyla beslendiklerinden hububat tarımına büyük yardımları vardır, yakın zamanda Sovyetler Birliği’nin en uzak bölgelerinde üç yeni kanarya türü tespit edilmiştir…”

Janine bu kutuyu pencerenin pervazında muhafaza etti. Kutu ona büyük bir keyif verdi ve kış boyunca ona kuşların ötüşlerini hatırlattı.

Sen, Birinci Dünya Savaşı’na şiddetle muhalefet etmekten dolayı hapis edildiğinde mavi bir isketenin ötüşlerini dinlemiştin: “Daima benim penceremin yanında, beslenmesi gereken diğerleriyle birlikte geliyor ve mahir bir şekilde kısa neşeli şarkısını söylüyor, tsee-tsee-bay, fakat bu sesler yaramaz bir çocuğun afacanlık yaparken çıkardığı seslere benziyor. Beni her zaman güldüren bu sesi aynı şekilde yanıtlamak isterdim. Başka bir yere yuva kurduklarına şüphe yok ki, mavi isketem ve diğerleri bu ayın başında birden bire ortadan kayıp oldular. Haftalardır onu ne gördüm ne de sesini duydum. Dün, içbahçe ile cezaevinin kalan kısmını birbirinden ayıran duvarın öte yanından aşina bir ses geldi. Ne var ki, bu ses, dikkate değer biçimde değişmişti, kuş kısa sürelerle üç kez öttü, tsee-tsee-bay, tsee-tsee-bay, tsee-tsee-bay, ve sonra herşey kaldığı yerden devam etti. Kuş, uzakların telaşlı çağrısıyla öylesine yüklü olan kalbime gitti, ki bir kuşun bütün hikayesi zaten budur.”

Haftalar sonra, Janine kutuyu merdivenin altındaki yüklüğe yerleştirmeye kara verdi. Janine, bu yüklüğü içine koyduklarına ihtiyat dediği, kilerine en yakın, bir tür sığınak olarak da görüyordu. İhtiyat malzemeleri ise biraz tuz, biraz şeker, büyükçe bir tenekenin içinde un, küçük bir çuvalın içinde kasha ve kibrit çöpleriydi. Pek çok Polon ev kadını, muhtemel bir ulusal krizden dolayı dükkanların raflarının aniden boşalacağı günleri düşünerek, böylesine bir ihtiyatı her daim el altında bulundururlar.

Bir sonraki böylesi kriz 1980’de ortaya çıkacaktı. İşçiler yükselen gıda fiyatlarını protesto etmek için greve gidecekler ve onların bu hareketleri Solidarnosc olarak bilinen ulusal hareketliliği tetikleyecek ve akabinde de hükümeti devirecek olan kriz gene Dzank’ta başlayacaktı.

“Modern işçi sınıfı” diye yazmıştı bir insan ömrü kadar önce “bir kitap ya da teoriye göre düzenlenmiş bir plan ile mücadelesini sürdüremez, modern işçi sınıfının mücadelesi tarihin bir parçasıdır, sosyal ilerlemenin bir parçasıdır, ve tarihin orta yerinde, ilerlemenin orta yerinde, ve kavganın orta yerinde biz nasıl mücadele etmemiz gerektiğini öğreneceğiz.”

Janine, 2010 yılında öldüğü zaman, onun oğlu Witek, merdivenin altındaki yüklükte kutuyu buldu ve onu inşaat işçisi ve tesisatçı olarak çalıştığı Paris’e getirdi. Kutuyu bana vermek üzere getirmişti. Biz eski dostlardık. Bizim dostluğumuz, akşamdan akşama iskambil oynayarak başlamıştı. Ruslarla Polonların imbecile olarak bilinen oyununu oynamıştık. Bu oyunda bütün kartlarını ilk kaybeden oyunun kazananıdır. Witek, kutunun benim merakımı celbedeceğini tahmin etmişti.

İkinci sıradaki kibrit kutularından birisinin üzerindeki kuşlardan birisini pembe göğsünden ve kuyruğundaki iki beyaz çizgiden dolayı ispinoz (ketenkuşu) olarak tespit ettim. Genellikle bu kuşlardan pek çoğu, çalıların üstünde koro halinde Tsooeet! Tsooeet! diye öterlerdi.

“Benim muvazenemi yerine getirme bahsinde en fazla çabası olan sana ilişikte resmini gönderdiğim minik dostumdur. Hypolais hypolais diye adlandırılan ve kendisine halk arasında bahçe kuşu ya da bahçe alaycısı denilen, bu yoldaşın gagasının fütursuz bir duruşu var, kafasını ve gözlerini ise inanılmaz bir şekilde dik tutuyor.” Poznan’da 1917 senesinde mahpustun ve mektubuna şöyle devam ettin:

“Bu kuş oldukça tuhaf bir şey. Diğer kuşların aksine, yalnızca bir şarkıyı ya da melodiyi söylemiyor, fakat, Allahın inayetinin bir tezahürü olan bir halk konuşmacısı gibi, konuşmasını bahçeye yapıyor ve bunu son derece gür bir sesle, dramatik heyecanlarla, aniden yükselen bir tonla ve dokunaklı temrinlerle gerçekleştiriyor. En imkansız soruları soruyor ve ardından telaşla kendi kendisine budalaca cevaplar yetiştirmeye çalışıyor; en gözüpek iddiaları ortaya koyarak, hiç kimsenin söylemediği görüşleri ateşli bir şekilde çürütüyor, sonra, ardına kadar açık kapıları mesul tutarak, muzaffer bir şekilde haykırıyor: “Demedim mi?” “Demedim mi?” Arkasından, büyük bir resmiyetle kendisini dinlemeye gönlü olan ya da olmayan herkesi uyarıyor: “Göreceksiniz! Göreceksiniz!” (Her kibar düşüncesini iki kez tekrarlamak gibi zekice bir yeteneği haiz.)”

İspinoz’un kutusu, Rosa, kibritçöpleriyle dolu.

“Yığınlar” yazmıştın 1900’de “kendi liderlerinin gerçekliğinde, diyalektik olarak kendi ilerleme yöntemlerini oluştururlar”
Sana bu kibrit kutusu koleksiyonunu nasıl göndermeli? Seni öldüren haydutlar, parçalanmış bedenini Berlin kanalına attılar. Bedenin üç ay sonra, durgun sularda bulundu. Bazıları, bu bedenin sana ait olup olmadığından emin olamadılar.
Bu karanlık zamanlarda, bunu sana, bu sayfalara yazarak gönderebilirim.

“Vardım, Varım, Var olacağım” demiştin. Kendi örneğinde bizim için yaşadın, Rosa. Ve burada, bunu sana, senin misaline gönderiyorum.

Kaynak: http://www.newstatesman.com/

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr