“Sayılmayız Parmak İle, Tükenmeyiz Kırmak İle”

“Sayılmayız Parmak İle, Tükenmeyiz Kırmak İle”

HÜSEYİN KETE | “Biliyoruz ki, “Türk’ün gücü” işgalci Devlet’in gücüdür, üzerindeki üniformanın, elindeki silahın gücü… Bu gücün karşısında, halkların gücü var, özgürlüğün ve mücadelenin gücü…”

Herkesin hayatta sesini duyduğunda, yüzünü gördüğünde kendini güçlü hissettiği birileri vardır illa ki. Ben bu duygulara annem sayesinde erişmişimdir. Çocukken annemin şalvarına dokunduğumda bütün kötülüklerin benden uzak duracağına inanırdım, hala da öyle sayılır.

Çocukken özellikle yaz aylarında tarlada, bayırda çalışan annemin eve dönüş saatleri benim için tutkuydu. Eve dönerken iş çantasında yaban armutları, dağ elması getirirdi çünkü. Hala da öyledir…
Anneme duyduğum bu tutkulu vakitlerin birinde, eve dönüş saatlerinde her zamankinden farklı bir yüz ifadesine tanış olmuştum. Her zaman eve yorgun argın dönen, ama enerjisi yüksek annem günün birinde eve yorgun argın ve yüzü bembeyaz kesilmiş bir şekilde dönmüştü.

Şöyle anlatayım; bizim köyde bize ait olan birkaç dönüm tarla var ve tarlalar parça parçadır. Tarlalardan biri de Dersim ana yoluna yakındır. Genelde buğday ekilir tarlalara. O tarlalardan kimsenin para kazanmak gibi bir derdi yoktur. En iyi buğday yetişir, buğday da gelen geçen günlerin mahsulüdür işte.

Annem, amcam ve amcamın oğlu bu sözünü ettiğim tarlada buğday biçerlerken tarlanın birkaç yüz metre ötesinde yolda duran bir askeri aracı fark etmişler. Olağan şeyler. Sonra güneş tepeden yakmaya başlayınca bir ağacın gölgesine sığınıp çay demleyip, çay içmeye, yorgunluklarını gidermeye uğraşmışlar. Tam dinlenmeye başlarlarken üzerlerine ‘uzaktan’ ateş açılmış. Taşlardan yapılmış ocağın üzerindeki demlik mermilerin hedefi olmuş. Demlik havaya uçmuş, Annem, amcam ve amcamın oğlu kendilerini zor bela yere atmışlar. Hiçbiri ölmemiş o gün. Hiçbiri ölmedi.
Annem o gün eve döndüğünde yüzü bembeyazdı ve olup biteni anlattı. O gün anladım ki bize ait bir ülke var ve silahına davrananlar oraya düşmanlar. Ora diye söz ettiğimiz yerdeki her şeye. Buğday tarlalarına, karıncalara, tarla farelerine ve tarlanın üzerinde buğdayları sarartan güneşe, gökyüzünün maviliğine…

Bu bahsettiğim olay 90’lı yıllara ait bir hikâyedir ve münferit bir olay değildir. O topraklarda doğup büyüyen hemen herkesin benzer bir hikâyesi vardır zaten. Anlattığım bu olay, birkaç gün önce Yüksekova’da yere yatırılmış bir şekilde tehdit edilen şantiye işçilerinin yaşadığı olayın yanında ‘belki’ hiç kalır, ama o gün o mermileri sıkanlar ile o insanları yerlere yatırıp tehdit edenler aynı kişilerdi. Buradan geldi aklıma.

Aradan geçmiş yirmi yıl. Hala aynı yöntemlerle Kürt halkının sineceğine, boyun eğeceğine inanıyorlar. Katliam yapanların yüzleri aynı, silahları aynı, öfkeleri aynı… Gel gör ki Kürtler aynı Kürt değil, annelerimiz aynı anne değil…
Biliyoruz ki, “Türk’ün gücü” işgalci Devlet’in gücüdür, üzerindeki üniformanın, elindeki silahın gücü… Bu gücün karşısında, halkların gücü var, özgürlüğün ve mücadelenin gücü…

Şengal dağlarında susuzluktan ölüme terk edilen Êzidi çocuklarına su götürecek Kürtler. Êzidiler, Kürtlerin yarasını saracak, yeni enstrümanlarla tanışıp yeni şarkılar söyleyecekler. O dağlarda susuz kalan çocuklar büyüyecek ve yaktığınız ormanlarda inatla boy veren ağaçların altında kana kana su içecekler. Herkes çektiği acısını yanına alıp yeni bir dünya yaratacak.

Yaktığınız köyleri, dağları ziyaret edecek cıvıl cıvıl çocuklar. O kadim toprakların tüm halkları beraber halaya duracak. İsteyen mani okuyacak, isteyen klam söyleyecek, isteyen “dengbejim ben” diyecek. Herkes bildiği ne kadar güzellik varsa birbiriyle paylaşacak. Annelerimiz tarladan dönerken çantalarındaki yaban armutlarıyla doyuracak bizi.
Tarlalarımız, ormanlarımız, türkülerimiz çektiğimiz bütün acılara rağmen yerli yerinde duruyor işte. Ezcümle bütün güzellikler bizden yana.

Yazarın Diğer Yazıları İçin

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr