Senarist Petros Markaris’le Sonsuzluk ve Bir Gün’lük ve Kadim Dostu Theo Angelopoulos üzerine…

Senarist Petros Markaris’le Sonsuzluk ve Bir Gün’lük ve Kadim Dostu Theo Angelopoulos üzerine…

markaris3
Selcan Özgür

Theo Angelopoulos’un yönettiği Altın Palmiye ödüllü Sonsuzluk ve Bir Gün’ün ortak senaristi Petros Markaris, film çalışmaları başlamadan önce, daha önceki ortak yazım tecrübelerinden hareketle, Theo’yla tatlı-sert iddialaşarak bir günlük tutmaya başlar; uzun çalışmaların sonucunda ortaya eşsiz bir filmin yanı sıra bir de senaryo günlüğü çıkar.

Elli yıllık bir kesintiden sonra İstanbul Rum yayıncılığına bir katkı şiarıyla şehirin hikâyelerini anlatmak için yola çıkan İstos Yayın, Anna Maria Aslanoğlu’nun arı çevirisiyle Markaris’in kendine has detaycı ve ironik diliyle kaleme aldığı bu günlüğü bizlerle buluşturdu. Bu günlük, filmleriyle sinema tarihine silinmez notlar düşen bu iki adamın dostluğunun ve çalışma odasının kapısını bizlere aralıyor. Polisiyeleriyle tanıdığımız Petros Markaris’le senarist, dramaturg ve çevirmen kimliklerini de barındıran yazın hayatına dair bir sohbet için Sonsuzluk ve Bir Günlük’ü vesile ettik.

Angelopulos’la tanışıklığınız nasıl başladı, birlikte çalışma motivasyonunuz nasıl gelişti, ilk film fikri nasıl doğdu?

Angelopulos’la 1971’de tanıştık. 1970’te onun ilk siyah-beyaz filmi Yeniden Canlandırma sinemalarda gösteriliyordu. Filmi izleyince hayran kaldım. Bir yıl sonra benim ilk oyunum sahneye koyuldu. Bu kez o benim oyunumu izlemeye geldi. Temsilden sonra tanıştık. “Yeni bir senaryo üstünde çalışıyorum. Birlikte çalışmamızı ister misin?” diye sordu. “İsterim, ama ben senaryo nasıl yazılır bilmiyorum,” dedim. “Merak etme, ben sana öğretirim,” diye cevap verdi. İşte işbirliğimiz böyle başladı. Senarist Markaris’in hocası Angelopulos’tur.

Theo Angelopulos, günlükten anladığımız kadarıyla, yaratımın her aşamasında yer alan bir yönetmen, peki siz senarist olarak yaratımın her aşamasında bulunuyor musunuz? Ve filmleri seyrettiğinizde yazarken hayal ettiğinizin dışında kimi sürprizlerle karşılaşıyor musunuz?

Bu çok sık hissettiğim ve aynı zamanda çok olağan bir duygu. Senaryo filmin temeli olabilir ama filmin kendisi değildir. Bazen filmi izlerken “yahu biz bu sahneyi böyle mi yazmıştık?” ya da “bunu biz mi yazdık?” diye kendi kendime sorduğum oluyor ve o anda filmin akışından çıkıyorum.

Bütün bir kitabı okurken biz okuyucular en çok sabrınıza hayran kaldık sanıyorum, kitabın önsözünün ilk cümlesi olan “Bir fikir, bir film fikri nasıl doğar?”ın pek çok yanıtını bulsak da, yaratım sürecinin yeniden ve yeniden yaratımın üzerine düşünmek olduğunu söyleyebilir miyiz?

Söyleyebilirsiniz, ama söz konusu olan sırf sabır ve sükûnet değildir. Asıl önemli olan film yönetmeninin nasıl bir hikâyeyi anlatmak istediğini anlamak ve ona destek olabilmektir. Avrupa sinemasında senarist kendi hikâyesini değil, yönetmenin hikâyesini anlatıyor. Dolayısıyla senarist yönetmenin nasıl bir hikâye anlatmak istediğini kavramalı ve yönetmene destek olmalıdır.

Sonsuzluk ve Bir Gün’de de, diğer senaryolarda da antik Yunan tragedyaları ve mitlerinden yoğun biçimde beslendiğinizi söyleyebiliriz. Aynı zamanda Angelopulos’un tek mekân, tek plan kullanımları, ekonomik anlatım biçimi ve daha başka pek çok unsurla kurduğu sinema estetiği de Yunan estetiğinden besleniyor mu?

Angelopulos’un antik Yunan tragedyalarına bir zaafı vardı. Daha ilk filmi Aiskhylos’un Agamemnon tragedyası üstünde kuruludur. Nasıl Agamemnon Troia’dan dönünce eşi Klytaimnestra ve onun sevgilisi Aigisthos tarafından öldürülüyorsa, Almanya’dan dönen işçi de eşi ve sevgilisi tarafından öldürülüyor. Ve nasıl Agamemnon’un bir oğlan (Orestes) bir de kız (Elektra) çocuğu varsa, işçinin de bir oğlan bir de kız çocuğu vardır. Avcılar da Sophokles’in Elektra tragedyası üstünde kuruludur. Ama Angelopulos’un sinema estetiği ile antik tragedya arasında bir bağlantı yoktur. Angelopulos’un sinema estetiği 60 ve 70 yılları Avrupa sinemasından, özellikle Antonioni, Bertolucci ve Miklós Jancsó gibi yönetmenlerden kaynaklanıyor.

Her bir epizod ayrı bir hikâye ve esinle yola çıkıyor. Örneğin Solomos ve Özgürlüğe Övgü şiiri, Sonsuzluk ve Bir Gün’de kelime alışverişi yapan şair olarak kendini gösteriyor ve buradan hareketle de İhtiyar ve Ufaklık’ın ilişkisine yeni bir boyut katıyor. Hikâye hem dönüşüyor hem de birikiyor, büyüyor. Bu bir yazar ve senarist için riskli de bir süreç, zira eserin omurgasını sarsabilir, yahut ana hikâyeyi dağıtabilir. Esinlendiğiniz pek çok hikâyeden de bu riskler nedeniyle vazgeçmek zorunda kalabiliyorsunuz. Bu süreç nasıl işliyor?Sizce bir yazın ürününün matematiği, omurgası, dengesi neyin üzerine kuruludur?

Aslında biz senaryoya Solomos’un hikâyesinden başlamıştık. Sonra hikâyenin akışını değiştirdik ve hikâyeyi İhtiyar ve Ufaklık üstünde kurduk. Angelopulos’la tüm senaryo çalışmalarımız böyle idi. Aslında romanlarımı da aynen böyle yazıyorum. Romana başlarken kafamda oluşmuş bir hikâye yoktur. Romanı bölümden bölüme keşfediyorum. Hatta bazen katilin kim olduğunu bile bilmiyorum, yazarken ortaya çıkıyor. Ama bunun aksine her zaman bir başlangıç imgesine ihtiyacım vardır. Bu başlangıç imgesi nasıl film için önemliyse, romanım için de çok önemlidir. Onsuz yazmaya başlayamam. Bu senaryodan romana aktardığım bir niteliktir.

İhtiyar’ın Ufaklık’la kurduğu ilişkinin çıkışı olarak Sokrates-Alkibiades ilişkisini gösteriyorsunuz. Kafkaslar, Solomos, Lavrion vs daha pek çok fikir geliyor aklınıza, tüm bunlar Sonsuzluk ve Bir Gün’ün ne kadarını oluşturuyor? Ve ne kadarı yolda sorunlar ve yeni fikirler buldukça sizin için de yeni bir başka hikâyeler bütününe evriliyor? Ne kadarı daha sonraki senaryoların içinde kendilerine tekrar yer açıyor? Ortak yazım sürecinizi yıllara yayılan uzun bir insanlık “destan”ının yazımı gibi tanımlayabilir miyiz?

Aslında ortak yazı bir destan değil, sonu belirsiz uzun bir yolculuktur. Bavulunuzda bazı fikirlerle yola çıkıyorsunuz ama yol boyunca fikirler değişiyor ve aynı zamanda yön ve hedef de değişmiş oluyor. Seyahatin sonunda değişik bir hedefe ulaşmış olabilirsiniz. Aslında seyahat bir serüvendir ve serüven olması da gerekiyor. Eğer ilk başta çizdiğiniz yoldan, ilk başta çizdiğiniz hedefe ulaşırsanız seyahat tadsız oluyor.  Gerek senarist gerekse romancı olarak aynı serüveni yaşamak istiyorum ve hikâyeyi seyahat boyunca keşfetmek istiyorum.

Yakın dostluğunuz itibariyle sizden dinlemek isteriz ki Angelopulos sineması dediğimizde akla ilk gelen şeylerden biri sınır oluyor. Elbette ulus devletler tarihinin bu yıkıcı sınırları her seferinde bambaşka bir tarihsel gerçeklik anlatısıyla beraber hiç de komik olmayan bir “parodi”ye dönüşüyor. Sınır ve göç hikâyeleri neden bu kadar önemli?

Sınır ve sınırları aşmak “Sınır” üçlemesinde önem kazanıyor: Leyleğin Geciken Adımı, Ulis’in Bakışı ve Sonsuzluk ve Bir Gün’de. Angelopulos Avrupa’da göçmen ve sınırları aşmak sorunlarının önemini  çok erken anladı. Ne var ki bu yalnız sınır ve sınırları aşmakla ilgili değildir. 1980’de çevirmiş olduğu Büyük İskender’le terörizmin ne kadar önemli bir problem olduğunu dile getiriyor.

Siz aynı zamanda oyun yazarı, dramaturg ve Yunan-dilli okuyucu için Brecht çevirmeni olarak teatral bir referans noktasısınız. Senarist ve dost olarak Angelopulos’un ve sinemasının tiyatroyla ve tiyatronun kaynaklarıyla kurduğu yakınlığı nasıl tarif edersiniz?

Bakın bu bir kuşak sorunu. Bizim kuşağımızın hem sinema hem tiyatro ve özellikle de tarihle büyük bir bağlantısı vardı. Bazen Angelopulos bana gülerek, “Bak sen romanlarında bugünün Yunanistan’ını  benden çok daha iyi dile anlatabiliyorsun, ama İkinci Dünya Savaşı ve iç savaş sonrası Yunanistan tarihine gelince benimle başa çıkamazsın” diyordu. Angelopulos Brecht’e hayrandı. Gerçi hiçbir zaman konuşmamıştık, ama öyle sanıyorum ki benimle çalışmak arzusu benim Brecht’i çok iyi tanımamdan doğuyordu.

Peki ya siz, geçmişte verdiğinizi bildiğimiz dramaturji derslerine ve tiyatro oyunu yazmaya devam ediyor musunuz? Tiyatroyla bağınız bağınız nasıl sürüyor?

Hayır, artık tiyatro yazmıyorum. Romanlarım bütün vaktime sahip çıkıyor. Çeviriye gelince; ben çevirmen faslımı Faust’la kapattım.

Türkçe-dilli okur sizi polisiyelerinizle tanıyor. Polisiyeler sürecek mi ve Türkçe-dilli okur külliyatınızın tamamına bir dizi mantığı içerisinde ulaşabilecek mi?

Türkçede henüz yayımlanmamış olan bir “kriz üçlemesi” serim var, Yunanistan finans krizinin değişik yönlerini ve Yunanların kriz içinde yaşamlarını sürdürme çabasını anlatıyorum. Tüm diğer romanlarım Türkçede yayımlandı. Bu son üç romanımın Türkiye’de ne zaman yayımlacaklarını bilmiyorum. Artık kendimi daha çok romancı hissediyor ve şu sıralar yeni bir roman üstünde çalışıyorum.

Petros Markaris’in hikâyeleri Türkçede muhtelif yayınevlerinden, dağınık bir biçimde yayımlandı. Çoğunun baskısı tükendi ve ancak ikinci el olarak ulaşılabiliyor. Avrupa’nın her dili ve ülkesinde güncel olarak raflarda ve gündemde olan, 2013 senesinde Goethe Madalyonu’yla ödüllendirilmiş bir yazarın, Heybeliadalı Petros Markaris’in, kendi şehrinde de hak ettiği ilgi ve hürmeti görmesi umuduyla.

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr

Leave a Comment