Sömürgedeki Mücadeleyi Metropole Taşımak

Sömürgedeki Mücadeleyi Metropole Taşımak

OĞUZ KARAYEMİŞ | Özsavunma pratiklerinin, doğrudan demokrasi deneyimlerinin, kooperatif iş görme, üretim ve mübadele biçimlerinin zengin bir yeniden keşfi olmaksızın, örneğin Rojava’daki mücadeleyi metropole taşıyamayız. Bu durumda yeni mücadele biçimleri yaratmamız gerekiyor.

somurgedeki-mucadeleyi-metropole-tasimak
Oğuz Karayemiş

Çağdaş iktidar teknolojilerindeki ve çizgilerindeki dönüşüm, sömürgeciliğin tarzını da derinden etkiledi. Şüphesiz, bu dönüşümün temel olarak, sömürgesizleştirme mücadelelerinin de dâhil olduğu bir dizi karmaşık, iç içe geçmiş özgürleşmeci mücadelenin sonucu olduğu düşünülürse, sömürgeci iktidar oluşumlarının tepkisel dönüşümünün, çağdaş iktidar oluşumlarının diğer parçalarındaki (ataerkil, gerontokratik, akademik vs.) dönüşümün tetikleyicilerinden biri olduğu da söylenmelidir.

Burada belki de en ciddiyetle gözlemlenen şey, özellikle Avrupa bazında, sömürge coğrafyası ile sömürgeciliğin metropolleri (Paris, Londra vs.) arasındaki keskin ayrımların ve mesafelerin ortadan kalkışıdır. Özellikle Afrika, Ortadoğu vs.’deki eski ve yeni-sömürgeci paylaşım ve yeniden paylaşım savaşları ile bu coğrafyaların mahkûm edildiği yoksulluk başta olmak üzere sömürgeciliğin neticesi olan mülteci akını sömürgeye dair sorunları metropole taşırken, metropoller de sömürgeleştirici şiddet ile sömürgesizleştirici mücadelelerin bizzat kendisinin çıplak gerçekliği ile yüz yüze geldi. Küresel düzeyde, mültecilerin patlayıcı akınının özellikle eski-sömürgeci, yaşlı Avrupa için en ciddi sorun, çeşitli yeni güvenlik düzeneklerini, polisiye uygulamaları ve kentlerin terörize edilmesini gerektiren ve her düzeyde faşist oluşumları tetikleyen asıl sorun olduğu söylenebilir. Kıta faşizmi, giderek bir göçmen-karşıtlığı biçiminde ortaya çıkmaktadır.

Türkiye’de Sömürgeleştirme ve Sömürgesizleştirme

Yukarıda sadece andığımız, sömürge metropolleri ile sömürgeleştirilmiş coğrafyaların iç içe geçmesi eğilimi, Türkiye’de de karşılığını buluyordu son yarım asırdır. Özellikle Darbe dönemiyle ivmelenerek, Kuzey Kürdistan coğrafyası bir savaş alanına dönmüş, köylüler başta olmak üzere sömürgesizleştirme mücadelesinin şu veya bu biçimde dayanağı olan yoksul Kürt nüfusları, çoğunlukla devlet zoru ve planıyla büyük şehirlere ve özellikle İstanbul’a göç etmek zorunda kalmıştı. Metropollerdeki Kürt varlığı, sömürgeci eşitsizliklerin ve sömürgeci ayrıcalıkların yeni düzeylere yayılımını tetikledi. Ücret hiyerarşileri, metropol uzamına ve olanaklarına erişimdeki adaletsizlikler, semiyotik düzeye yayılan ve dillerin, topluluk alışkanlıklarının, yerel göstergelerin dolaşımını baskıladığı kadar, metropole has semiyotik üretimin (estetik, bilişsel, enformatik) gayri-maddi veçhelerinden yararlanamamaya[1] varan bir dizi keskin ve somut adaletsizlik: Sömürgeciliğin Kürdistan coğrafyasını oluşturan doğal kaynakları, ormanları, bitki ve hayvan örtüsünü tahribinden sonra, öznelliğin biyopsişik üretimi süreçlerini de çitlemesiyle yoğunlaşan, son derece kötücül, ince bir ekolojik tahribat−kapitalist ilk(el) birikimin bütün çıplak şiddeti…[2]

Dolayısıyla sömürgeciliğin işleyişini bugün, kentsel ekolojinin (yalnız ve sadece mineral ve organik düzeylerde değil ama antropomorfik düzeyde de, yani göstergelerin, duyguların, estetik, kültürel vs. yaratıların da düzeyinde) talan edilme, bu ekolojinin çeşitli veçhelerine erişimin ayrıcalık ve kısıtlamalarının dağılımında saptayabiliriz.

Sömürgedeki Savaşın Metropole Taşınması

Şüphesiz baskı düzeneklerindeki bu incelme, iktidar teknolojilerinin bu mikro-yayılımı, sömürgeleştirilmiş coğrafyalar ile sömürge metropolleri arasındaki karşıtlığı ortadan kaldırmak yerine, a) bu ayrımı metropolün göbeğine (elbette banliyölerden başlayarak) bütün şiddetiyle yerleştirirken; b) eski ve görece daha stabil olan coğrafi bölümlemeyi de daha da katmerlendirdi. 70’lerin kent gerilla hareketlerinin sloganı ve taktiği olan “sömürgedeki savaşı metropole taşımak”, bugün için, devletlerin polis aygıtlarının, istihbarat örgütlerinin ve devletin simbiyoz yaşam sürdürdüğü faşist çete yapılanmalarının eliyle tamamlanmıştır. Ama en önemlisi de, sömürgeleştirici şiddet sebebiyle metropole göç eden mülteci akımlarıyla… Sömürge coğrafyaları, düzenli orduların görece sistemli ve dikey şiddeti yerine bugün polis (küresel polis olarak BM güçlerinin, Amerika’nın özel ordularının, polisiyeleşmiş orduların, özel timlerin) ile çetelerin yatay, kuralsız ve daha karanlık bir şiddeti ile karşılaşıyor. Irak Savaşı, bu küresel eğilimin net bir şekilde görüldüğü bir savaş oldu. Günlerce bombalanan kentler, son teknolojik teçhizatlı küçük birliklerden oluşan ve ortalığa vahşet saçan silahlı özel şirket askerleri…[3] Daha yakın zamanda ise Rojava’da meydana gelen devrimci hareket ile genel olarak Ortadoğu coğrafyasını kendi karanlığına boğmak isteyen İD yapılanması (ve müttefikleri) arasındaki çatışmalar ve bu antagonizmaların Ortadoğu’nun her yanına yayılması ise eğilim perçinlenmesinin işareti oldu. Metropoller de giderek artan bir şekilde hem özel güvenliklerin, hem özel tim polislerinin hem de çetelerin şiddetiyle bütün sertliğiyle tanışıyor.

Bu küresel eğilimin bir parçası olarak AKP hükümeti, Türkiye’de düzenli orduyu yeniden düzenlerken bir yandan da polis güçlerine yatırım yapıyordu başından beri. Fakat elbette AKP-TSK restleşmesi ulusalcı kanatın sandığı gibi ordunun etkinliğinin ortadan kaldırılması değil fakat tersine ordunun, devletin yeniden biçimlendirilen polisiye işlevlerine uyumlu hale getirilmesiydi.[4] “Güvenlik konseptinin” küresel düzeyde egemenlik tarzının temel öğesi olduğu günümüzde, tehdidin “her yerde hazır ve nazır” olduğu varsayımına[5]göre dizayn edilmiş, mümkün çatlakları anında kapayacak yeni güvenlik teknolojileri ve bunun en ölümcül bileşeni olarak polis aygıtı öne çıkmaktadır. AKP de işte bu küresel yeniden düzenleme eğiliminin bir parçası ve Türkiye’deki yürütücüsü olarak, bütün neoliberal hükümetler gibi davranmaktadır.[6]

Kuzey Kürdistan söz konusu olduğunda da devlet şiddetinin polisiyeleşmesi, yine oradaki toplumsal mücadelenin dinamiklerinin bir neticesi olarak ortaya çıkmaktadır. Özellikle kent çatışmalarının yeni öznelliği olan YDG-H ve mahalli direniş grupları, sömürgesizleştirme mücadelesinin tarzında bir farklılaşmayı işaretlemektedir. KCK’nin birçok düzeyde tanıdığı bu dönüşümün, Demokratik Özerklik fikri ve etrafındaki tartışmalar tarafından öngörüldüğü ve tartışıldığı da not düşülmeye değer bir olgudur.

Metropolde Bir Ret Hareketini Düşünmek

Peki, yukarıda kaba çizgilerini ortaya serdiğimiz mevcut dönüşümleri göz önünde bulundurarak hep dendiği gibi Batı’da bir “barış mücadelesini” nasıl düşünebiliriz? Elbette bu soruya verilecek yanıt, bu mücadelenin adı “barış” mücadelesi olarak kalacaksa barışın tanımının nasıl yapılacağıyla yakından bağlantılıdır. Öyle görünüyor ki mevcut metropollü aktörlerin önemli bir kısmı barışı öncelikle savaşın yokluğu olarak, daha sonra da en fazla bir karşılıklı tanıma durumu olarak, sorunu da bir kimlik ve kimlik hakları sorunu olarak, ulus-devlet sınırları içinde tanımlıyorlar. Oysa eğer yukarıda tarif edilen dönüşümün bir anlamı varsa, bu tam da sömürgesizleştirme mücadelesinin ve onun karşısına dikilen güncel sömürgeci şiddetin sorunun bu şekilde tanımlanmasına izin vermediğidir. Barış sorunu, ilk elde metropollü ayrıcalıkların (sömürgeci/sömürgeleştirmiş öznellikleri üreten dağılım yapısının) ilgası sorunudur. Bu ayrıcalıkların, sömürgecinin (mahallesi kuşatma altındaki Cizreli’nin hilafına) mahallesinde güvende olma duygusunun; akademinin üst basamaklarına (Kürt okul arkadaşlarının hilafına) rahatça tırmanabilme olanağına olmasının; şu veya bu soylulaşmış alana, sanatsal üretim mekânlarına (banliyölere, kentin dış mahallelerine yerleştirilmiş nüfusun hilafına) erişim imkânı bulan kentsel yenisoyluların estetik ayrıcalıklarının vs. sorguya açılmasıdır. Bugün evlerimize keskin nişancı veya tank mermilerinin isabet etmiyor oluşu dahi bir metropollü ayrıcalığıdır. Ki bunlar gelip sömürgeciliğin klasik ayrıcalıkları olan ücret hiyerarşilerine, bürokratik dışlanmaya, güvenlik güçlerinin tacizlerine vs. eklenmektedir. Buradaki ayrıcalık/dışlanma rejimi, sömürgeciliğin ve sömürgeleştirilmiş/sömürgeci öznelliklerinin üretiminin koşuludur. Dolayısıyla, bu rejimi bütün düzenekleri, ince ayrımları vs. ile, hem küresel düzeyde hem de en yerel (akademi, sergiler, kent yerleşimi, metropolün iş bölümü vs.) işleyişinin içinde sorguya açmayan hiçbir barış mücadelesi, sahici olmayacaktır. Bu yüzden barış mücadelesi kaçınılmaz olarak bir ret politikası, sömürgeci öznelliğin reddi politikasıdır. Ve aynı zamanda da, fiziksel şiddet olarak görünmeyen fakat sömürgeci eşitsizlikleri üreterek sabitleyen yapısal eşitsizliklerin, alttan alta süren daha derin bir savaşın şiddetinin açığa çıkarılması politikasıdır.

Sorunsal Ortaklık: Kesişim Politikalarını Yeniden Düşünmek

Kürdistan’daki sömürgesizleştirme hareketi, ataerki-karşıtı ve kapitalizm-karşıtı sorunsalları, özellikle ekolojist başka sorunsallarla da harmanlayarak eklemlediği yeni bir yönelime sahip uzun bir süredir.[7] Ayrıca bu hareket, birçok yazarın dikkat çektiği üzere, bünyesinde çatışmalı kurumlaşmaları ortaklaştırmak konusunda da küresel düzeyde önemli bir örnek konumuna geldi.[8] Sosyalist örgütler genellikle bu hareketi kendi sınıfsal sorunsalının önünü açmada bir aşamanın aşılmasının parçası olarak görüyor: İşçi sınıfının anti-kapitalist birliğinin sağlanması için önce ulusal sorunun çözülmesi gerekiyor onlara göre. Lakin bu sorunu ortaya koydukları terimler hiç de açık değildir: İşçi sınıfı? Birlik? Ulusal sorun? Politik mücadelelerin geçtikleri karmaşık yolları aydınlatmak yerine, bu karmaşayı kesip atıverecek şekilde tanımlanmış kavramlar… Sömürgeleştirme ile sınıflaştırma arasındaki bağları analiz etmeyi sağlamayan ve devrimci bir müdahaleye yer açmayan hangi “sınıf” ve “ulusal sorun” kavramı, gerçekten bir işe yarar ki?

Metropol ile sömürge coğrafyalar arasındaki yukarıda değinilen iç içe geçme, güvenlik teknolojileri vs. ile özellikle göçmen işgücünün tabi kılınması ve gayri-maddi işgücünün semiyotik köleleştirilmesi arasındaki ilişkiler… Gayri-maddi işgücünün sermaye ve devletle uyumlulaştırılmasının en önemli bileşenlerinden biri sömürgeleştirmenin yarattığı zevk ve ayrıcalıkların bu işgücü öznelliğinin ayrılmaz bir parçası kılınmış olmasıdır. Gayri-maddi emek katmanlarından başta olmak üzere Kürtlerin yaşadığı dışlanmanın üzerine yerleşen çeşitli ayrıcalıkların metropol proletaryası için tabi kılıcı/köleleştirici bir işlevi vardır. Sömürgeleştirme, burada iki yanlı işler. Bir yandan sömürgeciliği metropol proletaryasının öznelliğinin ayrılmaz bir parçası kılarak, bir zevkler/ayrıcalıklar ekonomisini (temiz işlerde çalışma, metropolün soylulaşmış alanlarına erişim, daha iyi ücretler, daha iyi bir yaşam) kurar. Sömürgeciliğin “ulusal” bir konsensüs sağlayabilmesinin koşulu da tam olarak budur. Öte yandan ise, bu ayrıcalıklar ekonomisi ve metropollü alışkanlıklar devresi, sömürgeleştirilmiş olanda Fanon’un derin bir şekilde tahlil ettiği tiksinti/hayranlık karışımı duygusal etkiler üretir. Bu durum da sömürgeci ayrımları ve ayrışmayı katmerlendirerek yoğunlaştırır.

Sömürgeleştirme ile sınıflaştırma arasındaki işleyişteki kesişimler, cinsiyetlendirme ile cinsiyet hiyerarşilerinin üretilmesi ve ekolojik tahribat vs. ile eklemlenirler. Dolayısıyla, üretilmiş öznellikleri birer kimlik olarak kavrayan kurtuluşçu politikalar, dışsal dayanışmaların ötesine geçen kurucu ortaklıklar üretme noktasında zayıf kalırlar.[9] Sömürgecilik sorunu, patriyarka sorunu, heteroseksizm sorunu, sınıfsal sorunlar, ekoloji sorunu vs. gibi ayrışık alanlar ve her alana özgü “hukuk özneleri” tasarımı, liberal demokrat bir tasarımdır ve günümüzdeki politik mücadeleleri ne kavramakta ne de onları kudretlendirmekte yeterli bir çerçeve sağlamaktadır. Çokluğun çokkültürlü (veya daha kötüsü çokkültürcü) imgeleri, tekillik ve ortaklık fikirlerinin bastırılmasına dayanmaktadır. Fakat burada söz konusu olan zayıflık teorik veya imgesel olmaktan ziyade, tekilliklerin ortaya çıkışını bastırmanın ve ortaklığı kimlikler arası-kamusallığa indirgemenin çağdaş egemenlik paradigmasının somut işleyişinin parçası olmasıdır.

Aradığımız şey ne o halde? Öznelliğinin ayrılmaz bir parçası sömürgecilik olan proletaryanın, günümüzün metropollü ilişkilerini, imgelerini, duygulanımlarını, estetik ürünlerini, mimari dokusunu, bilimsel ve akademik yaratılarını üreten gayri-maddi emeğin yürütücülerinin, bizlerin, karşı karşıya olduğu görev, dünyalarımızınyaratımına içkin baskıcı çizgilerin kolektif-analitik ifşası ve her düzeyde, mümkün olan her yönde bu çizgilerin ilgasıdır. Eğer ki yaygın kolektif özyönetim politikası, yani çağdaş komünist politika öznelliğimizin (ve gerçekliğin) üretim mekanizmalarının öz denetiminden başka bir şey değilse, kesişim politikaları dışsal dayanışmalar değil doğrudan bağıntıları keşfetme ve bağlar kurma eylemine dönüşür. Sömürgecilik, patriyarka, doğanın tahribatı, sınıflaştırma, heteroseksizm vs. ÖNCEDEN TANIMLANMIŞ ÖZNElerin değil, herkesin sorunudur. Toplumsal yaşamın hangi noktasında olursa olsun, bu baskı/mücadele ilişkileri kendi yaşamlarını etkilemeyen, kendi öznelliklerinin kuruluşu bunlar tarafından belirlenmeyen ve bunları etkilemeyen hiç kimseyoktur. Bu yüzden, sömürgesizleştirme mücadelesi metropol proletaryası için de kendi sömürgeciliğinin, öznelliğinin kurulmuşluğunun boyutlarından birinin reddi sorunudur. İşte bu şekilde, kendi tekilliği içerisinde başlangıç sorunsalları ne olursa olsun, kolektif bir özneleşme deneyime girerek başka baskı/mücadele çizgilerinde de sorunsallaştırmaları kendi bileşimine katarak ilerleyen kolektif mücadelelere sorunsal ortaklık, bu eklemleme taktiğine de sorunsal eklemlenme diyebiliriz. Çokluk, bir sorunsal ortaklıktır.[10]

Metropol Ayrıcalıklarını Sorunsallaştırmak

Bir şey insanların yaşamına bir sorunsal olarak nasıl dâhil olur? Bir şey nasıl dert haline getirilebilir? Bir şey insanların yaşamına bir sorunsal olarak nasıl dahil olur? Bir şey nasıl dert haline getirilebilir? Çağdaş tabi kılma ve köleleştirme biçimi, büyük oranda ve asıl olarak semiyotik düzeyde gerçekleşir. Metropollü sömürgecinin güvenlik duygusu, ayrıcalıklarının verdiği zevk, sahip olduğu duygusuzluk saldırılmayı bekliyor. O, evinin duvarlarına baktığında kurşun delikleri görmez, polisi gördüğünde tedirginlik hissetmez, her gün takıldığı kafesine bir gün havan mermisinin isabet etmesi gibi bir şeyi aklına dahi getiremez. Buna karşılık kendisine ayrılmış, özelleşmiş mekânlarda Kürtleri, Suriyeli mültecileri görmek bile onu huzursuz eder. Onların orada dilenciler, selpakçı çocuklar, midye satıcıları vs. biçiminde beliren suretlerinde kendi ayrıcalıklarının süregitmesinin dayanağını görür. Daha da ötesinde bir gün kendi ayrıcalıklılığının da sona erebileceğini, zira bu insanların ilelebet işlerin böyle olup bitmesine izin vermeyebileceklerini bilir ve korkar. Faşist hezeyan ve linç gruplarının nefret dolu kendinden geçme tarzları, bu bilinçsiz korkular, endişeler, tehdit algıları tarafından ama daha da mühimi, tarihsel olarak baskı ve şiddet ile kurulmuş ayrıcalıkların kimlik olarak tözselleşmesi arzusu tarafından harekete geçirilir. Zira sömürgeciliğin ilgası, çok iyi farkında oldukları gibi, kendi küçük ayrıcalık ve zevklerinin de ilgası anlamına gelecektir.[11]

Böylece, bize düşen olumsuz görevin, sömürgeci ayrıcalık/zevk devresine yapılan bir sabotaj olduğu, tüm düzeylerde, en önemlisi de semiyotik düzeylerde sömürgeciliğin üretimini ve devamını sağlayan göstergelerin, yani anlam üretimi devrelerinin işleyişinin kesintiye uğraması olduğu açığa çıkıyor. Sömürgeciliğin “her yerde hazır ve nazırlığını” sorguya açma kapasitesine sahip göstergelerin kolektif üretimini ve metropol ile siber-ağın uzamına uygun bir şekilde dağıtımını yapmak mümkündür. Böyle bir kentsel sabotajın neleri içereceği, nasıl çalışacağı tamamen çeşitli kolektiflerin, hacker gruplarının, dost cemaatlerinin, atölye topluluklarının estetik, felsefi, politik, dijital vs. yaratımına kalmıştır. Fakat sorun, kendini bir “geştalt-imge” olarak belli bir “olmuş bitmişlik” içinde yani fetişleşmiş nesneler olarak sunan akademik, sanatsal, kentsel veya siber olsun, soylulaşmış, özelleşmiş mekânları örgütleyen semiyotik işlemcilerin hem analiz edilmesi, hem de işleyişinin durdurulması sorunudur. Üzerinde mermi deliği olmayan bir ev duvarı dahi, metropolde, sömürgeciliğin üretimi açısından bir göstergeye dönüşebilir. Ve tersinde, üzerine mermi delikleri grafikleri yerleştirilmiş bir duvar, güvenlik duygusuna ve ayrıcalıkların keyfine saldıran bir “ajana” dönüşebilir. Sızma hareketlerinin ve yıkıcı bağıntıların gücü, yeni bağların oluşabilmesi egemen anlamların aşınmasıyla ölçülebilir. Faşizm, kitle hareketi olduğu, en hafifinden duyarsızlık en kötüsü ise doğrudan ve açık, hezeyanlı linç gruplarının etkinliği ile ilgili olduğu oranda, anti-faşist mücadele kesinlikle, halka karşı, devletin ve sermayenin kurduğuöznelliklere karşı bir mücadeledir. Eğer ki komünizmden, yeni özneleşme olanaklarının serbest bırakılmasını anlıyor isek…

Sorunsal Ortaklığı İnşa Etmek: Kurucu Bir Görev

Kentsel sabotaj ve anlam üretimi devrelerinin kesintiye uğratılması, başka tür devrelerin kolektif yaratımı ama en önemlisi, başka öznelliklerin kolektif yaratımı olmaksızın derhal yeri doldurulma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilecek zayıf bir politik müdahaleye dönüşebilir. Sorunsal ortaklığı inşa etmek demek, yatay bir kesişimler politikası icat etmek ve sorunsal eklemlenmeleri sağlamak demektir. Hareket noktası daima, baskı devrelerinin yukarıda bahsedilen kesişimlerinin kolektif analizidir. Bu kesinlikle bir dayanışma ve tanıma vs. politikasıyla karıştırılmaması gereken, bağıntılar ve bağlar kurma politikasıdır. Çatışmaları yumuşatma ve diyalog yerine, tekilliklerin temas noktalarında, sorunsallaştırıcı çatışmaları yoğunlaştırma politikası… Söz konusu Kürdistan’daki sömürgesizleştirme hareketi olduğunda, bu hareketten karşımıza tanınabilir hak özneleri vedemokratik logos öznesi olarak gelmelerini istemeyi bırakıp, -hatta bir şey istemeyi bırakıp-, bu hareketin yaratıcı kudretini, özellikle özyönetimci özerklik eğilimlerini yankılama, bu hareketten öğrenme, onu kurucu bir şekilde yineleme politikası. Böylece, “sömürgedeki mücadeleyi metropole taşımak”, yani sömürgesizleştirme mücadelesinden öğrenmek, ondan çıkış (exodus) için bir yordam devşirmek mümkün hâle gelebilir.

Özsavunma pratiklerinin, doğrudan demokrasi deneyimlerinin, kooperatif iş görme, üretim ve mübadele biçimlerinin zengin bir yeniden keşfi olmaksızın, örneğin Rojava’daki mücadeleyi metropole taşıyamayız. Bu durumda yeni mücadele biçimleri yaratmamız gerekiyor. Böyle bir mücadeleyi belirleyen nitelikler, doğrudanlık, etkili ve nokta eylemlilik, kolay tespit edilemezlik vs. gibi göçebe özelliklerdir. Böyle bir göçebe-mücadele, kentte, dehşetli ölüm aygıtlarının açık hedefi olmaksızın bu aygıtların koruduğu ortamı sabote etmenin, bu ortamda çatlaklar yaratmanın bir yolu haline gelebilir. Böyle bir mücadelede göçebe-grupların “silahları”, ateşli silahlar değil ama her türden imgeler, insanlarda duygudaşlıklar kadar, utanç, yadırgama gibi dönüşüme yol açabilecek duygular da yaratacak enformatik ve estetik ürünler, metropollü ayrıcalık ve alışkanlık devrelerini, metropole has kesintisiz (ve denetimli) akışları kesintiye uğratacak, yeniden yönlendirecek her türden araçlar olacaktır. Ama önce bütün bunlar icat edilmelidir. Ve bu “icat” süreci, kolektif bedenin kendisinin yaratılmasını da içerir. Zira sorunsallaştıcı müdahale, tam da bizlerin şu an olduğumuz şeyi sorguya açarak, başka bir şeyolmanın olanaklarını birlikte keşfetme sürecinden başka hiçbir şey değildir. Metropol proleteryasının öznelliğinin inşasının sömürgeci, ataerkil, heteroseksist, türcü vs. bileşenlerinin sorunsallaştırılması ve bu öznelliğin reddi ile yeni özneleşme olanaklarının kolektif inşası ve özyönetimi politikası eşzamanlı olmak zorundadır.

Yazarın Sonnotu: Bu yazıdaki tezler büyük oranda “Ankara Katliamı”ndan önce geliştirilmiştir. Yayınlanmadan önce tekrar ve tekrar elden geçerken, henüz acısının hepimiz için çok taze olduğu bu olaya, metnin ileri sürdüğü tezlerin bir tür “kanıtına” dönüştürme tehlikesini göz önünde bulundurarak, ilk tamamlanmış taslakta olduğu gibi hiç bir göndermede bulunmamayı etik açıdan uygun buldum.


[1] Örneğin akademik hiyerarşilerde, lisans-sonrası öğrenimde Kürt öğrencilerin varlık gösterme oranlarının azlığı, akademik kadroların bilinçli sömürgeci tercihlerinin yanı sıra, akademide işleyen sömürgeci düzeneklerin bilinçsiz sonuçlarıdır da. Özellikle, ölçme-değerlendirme düzeneklerinin gramatik, semantik vs. incelikleri birer ölçü olarak tanıdıkları beşeri bilimler alanında, anadili Türkçe olmayanlar, bu düzenekler tarafından elenirler.

[2] “İlk(el) birikim” konusu özellikle önemlidir. Kapitalist değerlenme süreçleri için tarihsel bir andansa, daimi bir süreklilik arz eden bu ilk(el) birikim, yani proleterleştirme (her tür ortak ve kapitalizm dışı geçimlik olanaklarının, topluluk ilişkilerinin tasfiyesiyle gelen öznelliğin biyopsişik üretimindeki otonomi kaybı) süreçleri, sömürgeciliğin de ayrılmaz bir parçasıdır. Daha detaylı bir tartışma için bknz: Marx, Karl, Kapital: Cilt 1, Yordam Kitap, Çev. M. Selik & N. Satlıgan, sf: 686-741, özellikle 25. Bölüm, “Modern Sömürgeleştirme Teorisi”. Bu metin boyunca öznelliğin üretiminin biyopsişik olanaklarının çitlenmesini sorunsallaştıran ana tema, tamamıyla bir ilk(el) birikim tartışması olarak da okunmalıdır.

[3] 2006’da yeniden düzenlenen “ABD Ordusu ve Deniz Piyadeleri İsyana Karşı Koyma Sahra Talimnamesi”, “polisin ve askeri güçlerin rollerinin bulanıklaştığını” ve “savaşmak ile polisliğin dinamik olarak bağlantılı olduğunu” kabul eder. Aktaran: Neocleous, Mark, Savaş Erki, Polis Erki, Notabene Yay., Çeviri: Beyza Sumer Aydaş, sf: 21. Neocleous buradan şu sonucu çıkarır: “Dolayısıyla “polis”, artık savaş erkinin eş zamanlı olarak başvurulduğu ve çıkarıldığı söylemsel kinayenin merkezi bir özelliği haline gelmiştir.”

[4] Burada bu hamlelerin bir tür demokratikleşme falan olduğunu düşünen sol-liberalizmle tartışmaya dahi girmeye gerek görmüyorum.

[5] Kuşkusuz bu sadece bir varsayım değildir. Küresel düzeyde kapitalistik düzeni tehdit eden şey,  çağdaş çokluğun yeni hareket tarzıdır. Yepyeni bir ekolojiye ve bileşime sahip olan günümüz çokluğu, kapitalizmin varoluşun tüm düzeylerine yayılmasının paradoksal olarak yürütücüsü olduğu gibi, yine her düzeyde kapitalist-olmayan olanakların yaratıcısı olmak gibi bir meziyete de sahiptir. Çağdaş kapitalizmin kırılganlığı, ayakta kalmak için incelmek zorunda kalmasından kaynaklanmaktadır.

[6] Ve dolayısıyla, AKP’yi ve Türkiye’yi aşırı derecede özgülleştirmekten, üstelik iletişimin her yönden gezegen boyutunda anında gerçekleştirilebildiği günümüzde, kesinlikle kaçınmak gerekir. Zira bir takım HDP seçmeni entelektüel kişiliğin son dönemdeki sömürgesizleştirme mücadelesi ve sömürgeci şiddet karşısında Kürt hareketini (ve özellikle PKK’yi) sorunu Türkiye sınırlarının dışında çözmeye çalışmakla suçlayan (!) tutumları düşünüldüğünde “iç sorun/dış sorun” gibi ayrımların liberal kullanışlılığının farkında olmak gerekir. Rojava Devrimi, sorunlar ve sorunların mekânları arasındaki katı çizgili geçişsizlik fikrinin aptalca bir fikir olarak görülmesi gerektiğini muştulamış olmalıydı oysaki… Ne kapalı devre bir kimlik sorununun var olabileceği ne de hele hele bir kimlik sorununun kapalı bir mekâna sabitlenebileceği fikri anlamlı bir fikir değildir ve çağdaş mücadeleler tarafından aşılmıştır.

[7] Rojava’da kurulan ve kadınların kooperatif olarak işlettikleri fabrikalar, böyle bir eklemleme stratejisinin doğrudan hakiki dertler ekseninde nasıl da canlı ve zorunlu olduğunu gösteriyor. Bu fabrikalar, bölge insanın kendi ihtiyaçlarını kendi üretkenliği ile giderme çabasının bir parçası olarak sömürgesizleştirme mücadelesini; bu üretken ortaklığı kadınların gerçekleştirmesi ve ataerkil toplumsallıktan özerkleşme çabasıyla ilişkilendirmeleriyle ataerki-karşıtı mücadeleyi ve dahası, üretken ortaklığın kooperatif kurulumuyla, sermaye/işçi ilişkisini çözerek kapitalizm-karşıtı mücadeleyi birbirine bağlıyor. Bu üç sahanın kendi sorunsallarını özgül bir şekilde eklemliyor.

[8] Başkalarının yanında Nazan Üstündağ’ın yazısı için bknz: http://goo.gl/l4oQKJ

[9] EMEP ile HDP arasındaki “ittifak” gerginliğini ve ayrışmayı bu şekilde analiz etmeyi denemek son derece öğretici olabilirdi.

[10] “Sorunsal” kavramını burada dahil olduğu tekil bir var oluşsal toplanışa (semiyotik, psişik, biyolojik vs. düzeyde, her tür gösterge, ifade, toplumsal ilişkiler, besin maddeleri, mimari biçimler, doğal varlıklar vs. çokluğu olarak tekil bir ekoloji -örneğin sosyal bilimcilerin “kentli orta sınıf” diyebileceği öznelliğin ekolojisi) bir olay olarak dahil olan; yani belirdikten sonra toplanışın bileşimini kökten sorguya açan bir edimi tanımlamak için kullanıyorum. Dolayısıyla sorunsal diye kısaltılsa da söz konusu olan açık uçlu bir kolektif analiz ve yaratım pratiği, yani sorunsallaştırma sürecinin/eyleminin kendisidir.

[11] Faşizmi bir kitle hareketi haline getiren şey de budur.

Kaynak: http://www.dunyaninyerlileri.com/

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr