Suç ve Ceza

Suç ve Ceza

ONUR YILMAZ | “Mülteci sorunu bir küresel ısınma sorunudur, bir ekoloji sorunudur. Ekoloji sorunu sadece yaşam tarzımızı değiştirme sorunu değildir, sadece doğayı korumak değildir. Ekoloji mücadelesinde hücuma geçilmezse savunulacak bir şey kalmayacaktır…”

suc-ve-ceza
Onur Yılmaz

Son yıllarda Hollywood’da dünyanın sonuyla ilgili ne kadar çok film yapılıyor farkında mısınız? Hem de daha eskiden yapılan bu tür kıyamet senaryolu filmlerde insanoğlu gezegeni kurtarmak için canla başla mücadele ederken son zamanlardaki filmlerde insan gezegenin sonunu getiren rolünde. Çok anlaşılır bir durum, gerçeklik payı çok yüksek. Bu filmlerde senaryoda virüs kapmış zombiler, işgalci uzaylılar veya yıkıcı doğa olayları gibi kıyametin kaynağı olan şeye karşı harekete geçen devletleri görürüz. Sorunu da genelde güçlü devletlerin kahraman kadroları inisiyatif alarak çözerler. Bu ise anlaşılmaz ve filmin gerçeklikle ilgisini kopardığı nokta.

Bugün küresel iklim krizi, daha bilinen adıyla küresel ısınma tüm dünyayı bir film setine çevirmiş durumda. Suçlu insan, tıpkı filmlerdeki gibi. Bu o kadar açık bir gerçek ki sistem, insanların vicdan azabından kıvranması için her şeyi yapıyor.

Eskimiş verimsiz beyaz eşyasını parası yetmediği için değiştiremeyen bir emekçiyi işin sorumlusu ilan etmekten çekinmiyor. Bu zaten çok da iyi bir pazarlama stratejisi, filmlerdeki senaryodan sapmanın farkı burada olsa gerek. İnsan tüm gezegeni içindekilerle birlikte bir yok oluşa sürüklerken bunu açık sözle dile getirmenin artık bir anlam ifade etmediğini anlamış olmamız gerekiyor. Filmlerde sorumluluk alan kahramanlarımız vardı, peki yanı başımızda sınırlardan geçerken yok olan milyonlarca insanı televizyonlarda seyrederken böyle bir kahramanın çıkageleceğini mi düşünüyoruz?

Bugün dünyanın her kıtasında yerinden yurdundan olmuş milyonlarca insan yok oluşa karşı yollardalar. Çok kolay ölüyorlar. Açlık, hastalık, askeri müdahaleler, boğulmalar tırnağı kırılsa çığlık atacak bizleri terletmiyor bile. Fiziksel bir olay sanırım, şunu bir noktada hissetmişizdir; gözden ırak olan gönülden de ırak oluyor. Mesele bu mu? Kendimizi bir film setinde mi zannediyoruz? Hümanist acımaları geçtim, bu düğümün ucundaki ipin bizim de belimize bağlı olduğunu görmüyor muyuz? Mültecilerin nüfusun kalabalık olduğu, iç savaşın olduğu ülkelerden olması bazı insanlar için mültecilerin çekmesi gereken bir bedel olarak görünüyor. Çoğunun anlamadığı, mülteci sorununun dünyadaki ekonomik sistemle olan doğrudan ilişkisidir. Nüfusun kalabalık olmasının, iç savaşın veya doğal afetlerin neden burada değil de orada olduğunu görmek zor değil. Zor olan yaşanan acıyı durdurmanın yolunu bulmaktır. Küresel iklim değişikliğinin insan kaynaklı olması nedeniyle ölen her insanda taşıdığımız sorumluluk en azından mevcut sistemden hesap sormamak olacaktır.

Ama nasıl? Sistemin az çok nasıl işlediğini bilen bizler bile ne yapmamız gerektiğini bilemez durumdayız son yıllarda artan mülteci sorunu karşısında. Vicdan azabını yok olan diğer canlı türleri için duyabiliriz, ama insanlar için yapabileceğimiz şeyler elbette mevcut.

Baştan söylemek lazım tabi ki işin ucu eninde sonunda örgütlenmemiz gerektiği sonucuna varıyor ama bu sonucu bir yok oluş anında düşünemeyecek kadar meşgul olmalıyız. Bir savaş coğrafyasında yaşıyoruz, insan hayatının ne kadar ucuz olduğunu biliyoruz, kurbanlık koyun olmak sadece koyunlara özgü değil buralarda. Ancak Batı Avrupa bunu 2. Dünya Savaşı’ndan beridir unutmuş durumda. Şimdi ülkelerinin sınırları aşınıyor, illegal insanlar dünyanın çizgi çizgi olmadığını gösteriyorlar tüm dünyaya. Tam da bu noktada sınırları yok etmeli onlarla birlikte. Rojava direnirken Türkiye’den toplu halde sınırı aşan insanları düşünün. Halklar sınır tanımıyordu, çünkü canları yanıyordu. Mülteciler yollardaysa biz de olmalıyız, sınırlara hücum etmeliyiz. Fiziksel her türlü engeli kaldırmalıyız önlerinden. Emekçi halklar, bizler yardım kuruluşları değiliz. O insanların her türlü yaşamsal ihtiyacını karşılamak için elbetteki ve doğal olarak çalışmalar yapılacaktır. Ama bu da yine A sınıfı makine alamayan emekçinin vicdani melekelerine hitap eder bir çalışmadır, sınırlıdır.

Devrimci olan sınırları berhava etmektir. Büyük kentlerde sokakta binlercesinin yanından geçiyoruz, çocukların arabaların peşinden koşuşlarını izliyoruz. Şehrin nerelerinde yaşadıklarını biliyoruz, devletin onlara karşı tutumunu görüyoruz. Yani her şey çok yakın, çok açık. Buna rağmen şu ana kadar yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanması dışında onlarla doğrudan temas kurulmaması bu sorunu kronikleştiriyor. Bunun dışında ne yapılabileceği esas kafa yorulması gereken mesele. Onların devletle olan ilişkilerine müdahil olmak bir aşama olabilir. Devleti insan hakkı ihlallerine karşı sıkıştırmalı ve baskı oluşturmalıyız. Mültecilerin devletten talepleri doğrultusunda talep eden değil yapan, inşa eden konumunda bulunmak yine devletin istemeyeceği sistem karşıtı yapılar oluşturacaktır. Mültecilerle dayanışma mekânlarında devletin ifşası ve sokağa taşan farklı eylemlilikler gerçekleştirmeliyiz. Onların şehir meydanlarındaki görünürlüğünü artırmalıyız. Kitlesel eylemlerle meydanları doldurmalarını sağlamalıyız. Devletin şiddeti karşısında öz savunmalarını inşa etmelerini sağlamalıyız. Ucuz iş gücü olarak kullanılan mültecilerin uğradığı ayrımcılığa karşı sivil toplumsal girişimler ses getirecektir, denemeliyiz. Bu tür fikirleri mekân ve koşullara bağlı olarak oluşturmak sanırım bizi hiçbir şey yapmasa bile birer aktivist yapar, işin devrimci yanı ise özünden gelir zaten.

Tüm ezilenlerin birlikte mücadele etmeyi öğrendiği bir dönemdeyiz. İşçi sınıfı devrimci niteliğini bu mücadele pratikleri yoluyla kazanacak sanırım bu süreçte. Ekoloji mücadelesi verenler de muhtemelen ezilenlerin bu mücadele alanları içinde en fazla burjuva demokratik talebe sahip olmakla itham edilen alan. Taleplerin somutluğu bunun bir sebebi olabilir, çünkü ekoloji mücadelesindeki talepler yarını beklemez, hemen şimdi der. Bu da gerçekleşmesi için sistem içi olana müsamahayı getirir. Yani yenilenebilir enerjiyi ister ama bunu kontrol edenin başta mücadele ettiği şirketler olmasına ve enerji ihtiyacı dışındaki yatırıma istemese de göz yumar. Mücadele içindeki her kesimin böyle olmadığı açıktır. Hatta mücadele dediğimiz kısmı sadece uzlaşmasız tavırda olanlar sürdürüyor. Ama tam da sistemin kendini bu şekilde adapte edebilmesi sebebiyle ekoloji mücadelesindeki o somut talepler buhar olup gidiyor.

Mücadele pasif bir protestoculukla sınırlı kalıyor. Bunun ötesine geçen, militanlaşan, “yaptırmayacağız” diyerek devletin karşısına dikilenlerin birçoğu kendine öncelikle “ekolojist” demiyordur. Mesele bu değil zaten, ekoloji mücadelesi dediğimiz alanın bütünlüklü bir hal alması için savunmada kalmayı terk etmesi gerekmektedir.

Başa dönersek, mülteci sorunu bir küresel ısınma sorunudur, bir ekoloji sorunudur. Ekoloji sorunu sadece yaşam tarzımızı değiştirme sorunu değildir, sadece doğayı korumak değildir. Ekoloji mücadelesinde hücuma geçilmezse savunulacak bir şey kalmayacaktır. Hedefte sistem ve onun cisimleşmiş halleri devletler ve şirketler olacaktır. Çünkü ne onlar filmlerdeki gibi iyiliksever ne de biz filmlerdeki gibi gözünü umutsuzca kurtarılmayı bekleyen insanlarız.

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr