“Ülkücülük” ve Hümanizm: “Ölümü Bekleme Teorisi”

“Ülkücülük” ve Hümanizm: “Ölümü Bekleme Teorisi”

Can Serhat Halis
Can Serhat Halis

Sokağın başında aniden, ağızlarında tekbirler, ellerinde palalar ve döner bıçaklarıyla üzerimize koşan yaklaşık otuz kişiyi görünce bir an için ne yapacağımızı şaşırdık. Kılıç ve palalara karşı cebimizde taşıdığımız soda şişesi ahmaklığını saymazsak, üzerimizde kendimizi savunmak için hiçbir şey yoktu. Sonra her şey çok hızlı aktı; büyük bir karmaşa, bağırışlar ve çığlıklar…

*    *    *

Terimin gerçek karşılığı her ne kadar idealist demek olsa da, belirli anda ve belirli mekânda; yani günümüzde ve ülkemizde, geniş yığınlar için ülkücü; mayasını dinden(İslam), hamurunu ise Türk Milliyetçiliği’nden alarak bir formasyona girmiş olan politik organizmadaki her bir bireyi ifade etmek için kullanılan bir sözcük. Kavramın muhtevasıyla ona yüklenen bu anlam arasında belirli noktalarda bir bağıntı kurulabilse de; bu, kavramın kitleler nezdinde yarattığı çağrışım yanında çok kısıtlı bir alana tekabül etmektedir. Hal böyle olunca, yukarıda bilinçli olarak tırnak içine alarak ifade ettiğimiz ülkücülük kavramı, bu çalışmada sözcüğün birinci anlamıyla değil de, ona yüklenmiş bu yeni anlam referans alınarak kullanılacaktır. Bu yönüyle, bu yazının “hümanizm” ve “ülkücülük” olarak belirlediği iki odaklı analoji; hümanizm ve idealizm biçiminde tanımlanamaz.

Hümanizmle ülkücülük arasında kurulabilecek tek ilişki; antagonist sıfatıyla niteleyebileceğimiz bir çelişki olacaktır. Zira ülkücülük, ortaya çıkışını yaratan koşullar ve zihniyet itibariyle; hasmını yok etmek üzerine kurulu bir ‘düşmanlık teorisi’dir. Böylesi bir söylem kulağa çok yavan bir retorik gibi gelecektir, lakin okuyucu; ülkücülüğün hem iç çelişmelerini(varoluş yasaları) ve hem de dış çelişmelerini bir analizden geçirirse, ulaşacağı sonuç bizimkinden farklı olmayacaktır. Bu yazının sınırlı hacmi içerisinde bu çelişmeleri hak ettiği değeri vererek açıklamak mümkün olamayacağından; hem bu konuya bir giriş mahiyetinde ve hem de okuyucunun kulağına biraz olsun kar suyu kaçırmak niyetiyle, genel hatlarıyla ülkücülüğün ne olduğuna ve buradan alarak hümanizm ile ülkücülük bağıntısına ve hümanist akılla ülkücü aklın karşılaşmaları durumunda açığa çıkacak olası sonuçlara değineceğiz.

 

Bir Kapitalist/Emperyalist Proje Olarak Ülkücülük:

Sovyetlerin II. Paylaşım Savaşı’nda Hitler faşizmini durdurmasının hemen akabinde, 20.yüzyılın ikinci yarısı, kaçınılmaz olarak, bir tarafta başını Sovyet Rusya’nın çektiği ‘Sosyalist Blok’ ve diğer tarafta başını ABD’nin çektiği ‘Kapitalist Blok’ olmak üzere iki kutuplu bir dünyaya evrildi. Bu koşullar altında dünyada alan kapma savaşı hızlanıyor, fiiliyatta sıcak bir savaş olmasa da; diplomatik, ekonomik ve siyasal hamleler biçiminde açığa çıkan bir soğuk savaş hüküm sürüyordu. Sosyalist akım, ulusal kurtuluş savaşları ve işçi ayaklanmalarıyla kapitalist merkezleri, etrafından ve bizzat içinden zorlayarak adeta çatırdatıyordu. Tüm bu koşullar altında kapitalizm tüm dünyada egemenliğini sürdürmek ve nüfuzu altındaki bölgelerde olası bir komünist kalkışmayı önlemek için; günaşırı yeni doktrinler, ekonomik paketler, yeni savaş araç-gereçleri, ideolojik propaganda aygıtları ve ‘sinsi’ yöntemler üretmeye başlayacaktı. Tamamı “düşmanı yok etmek” üzerine örülü olan bu girişimlerin en göze çarpanı ise; “komünist tehlikeye” karşı mücadele edecek para-militer güçler, kontrgerilla birlikleri, milis kuvvetler ve Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri gibi aygıtlar olacaktı.

Bu aygıtları kapitalizmin diğer aygıtlarından ayıran en önemli özelliği, “düşman” diye adlandırdıkları komünistlere karşı direkt mücadele edecek ve olanağını bulduğu her ortamda şiddet uygulamak suretiyle “düşman”ı fiili olarak “ortadan kaldıracak” bir vurucu tim biçiminde yetiştirilmeleridir. Devrimci kalkışmanın tüm dünyaya radyoaktif dalgalar gibi belirli aralıklarla yayıldığı ve sinyal gönderdiği altmışlı ve yetmişli yıllarda; Latin Amerika’dan Uzak Asya’ya, Afrika’dan Ortadoğu’ya kadar kapitalizm, bu para-militer güçleri özel bir savaş stratejisi eşliğinde serpiştirdi. Kapitalizmin bölgedeki bekçisi konumundaki Türkiye’de ise aynı yıllarda “komandolar”, “mücahitler”, “ülkü ocakları”, “Komünizmle Mücadele Dernekleri” gibi şiddeti temel bir yöntem belirlemiş olan milis güçler yaratıldı. Bu güçler, dünyadaki diğer örneklerde de görüldüğü gibi, devletle birlikte hareket ederek; devrimcileri katletmek, solcu öğrencilerin üzerine bombalar atmak, devrimci mahallelere baskınlar düzenlemek gibi icraatlarda bulundurlar.

Ülkemizde yetmişli yıllarda yüzlerce devrimcinin katledilmesinde; Bahçelievler’de bir öğrenci evinde 7 TİP’li öğrencinin iple boğularak öldürülmesinde; Beyazıt’ta üniversiteden çıkan solcu öğrencilerin üzerine atılan bombada; Çorum, Sivas, Malatya, Elazığ, Erzincan ve Maraş gibi illerde solcu/Alevi mahallelere yönelik baskınlarda birinci dereceden sorumluluk sahibi olan para-militer güçler de, dünyadaki diğer türevlerinden farklı bir davranış örüntüsü sergilememişlerdir. Temel varlık nedenleri; şiddet uygulayarak, öldürerek, işkence yaparak, insanlarda bir korku yaratma ve onları baskı altına almak suretiyle “Sovyet yayılımına / komünizm tehlikesine” karşı mücadele etmek olan bu oluşumlar, iç savaş eğilimi taşıyan Türkiye gibi ülkelerde günümüze kadar varlıklarını belirli ölçülerde koruyarak taşıdılar. İşte bugünkü ülkücülük, adı geçen bu para-militer oluşumun organik olarak günümüze ulaşmış halidir.

Yetmişli yılların ardından, günümüze kadar başta üniversiteler olmak üzere, yaşamın birçok alanında bu ülkücü organizasyonlar, devrimcilere saldırılarını hız kesmeden devam ettirmişlerdir. Bu ülkenin son 30 yılı; devrimci olduğu için, Ramazan ayında oruç tutmadığı için, Kürt olduğu için, Alevi olduğu için, (özellikle taşrada) küpe takan erkek olduğu ya da kısa etek giyen bir kadın olduğu için veya sevgisiyle el ele tutuştuğu için; üniversitelerde, sokak aralarında ya da toplu taşıma araçlarında ülkücülerin şiddetine maruz kalmış ve bu şiddet neticesinde yaşamını yitirmiş, yaralanmış insanların olduğu yüzlerce örnekle doludur.

Ülkücü akıl, “vatan millet edebiyatı” üzerinden şekillenmiş bir aşırı milliyetçilik ‘bulamacıdır’ aynı zamanda. Bu ‘bulamaç’, kendi varlık nedeninin dış bağıntılarından habersiz bir cehaletle, kendisini oluşturan iç çelişmeleri üretir. Dış çelişmesi kapitalist emperyalizmin bir ‘piyonu olarak’, komünizmle mücadele etmek olan ülkücülüğün iç çelişmesi, milli (ve kısmen dini) güdüler yatağında, kendi milliyetine ait olan ulus devleti korumak ve ulusunun çıkarları için, kendisine “düşman” olan diğer tüm “şeyler”e karşı “amansız” bir savaş vermektir. Yani ülkücülük, komünizme karşı olmak ile Türk milletinin diğer uluslardan daha ‘yüce’ olduğu ileri sürülen menfaatlerini sağlamak girişimlerinin, tutarlı birlikteliğinin organize olmuş halinden başka bir şey değildir.

Ülkücülük, komünizm gibi bir düşmanın yok edilmesi amacıyla kapitalist/emperyalizm tarafından doğurulmuş ve henüz kundaktayken milliyetçilik ‘mamasıyla beslenerek’ büyütülmüş bir “ucube” olduğu için ve olduğu sürece, hümanizmle ülkücülük arasında kurulabilecek tek ilişkisi; antagonizma olacaktır. Teoride bir düşmana sahip olamayacağı beklenen bir hümanist ile sürekli bir düşmanı yok etme eğilimi taşıyan bir ‘paranoyak paradigma’nın ürünü olan ülkücü arasındaki etkileşim; kimseyi düşman olarak görmeyen hümanistin, düşmansız olduğu sanısının vermiş olduğu rehavetinden; herkesi düşman olarak gören ülkücünün, düşman olarak gördüğü hümaniste düşmanlık yapmak için yararlanması biçiminde olacaktır.

Yazının hemen başında kurulabileceğini ifade ettiğimiz; Türk milliyetçiliğinin kurgusal ve/veya yapısal bir salınımı olan ülkücük ile kelimenin ilk karşılığı olan idealizm arasındaki kısıtlı anlamsal bağıntı; bir ülküyle belirlenmiş olan dünya görüşü demek olan idealizm ile milliyetçi ve çoğu örnekte görüldüğü üzere ırkçı/faşist bir ülküyle belirlenmiş dünya görüşü demek olan ülkücülükteki, herhangi bir ülküye sahip olma ortaklığı kadardır.

Bu anlamıyla, yukarıda belirttiğimiz varoluş nedenleri de gözetilerek tutarlı bir korelasyon kurmaya çalıştığımızda, karşımıza çıkan sonuçlar aşağıdaki biçimde olacaktır:

1)      Ülkücülük bir ülküye sahiptir.

2)     Ülkücülükteki ülkü, düşman esas parametresi üzerine bina edilmiş bir teorik zeminden beslenir.

3)     Bu düşman; Türk milliyetçiliğiyle çelişen her şey ve komünizmdir.

4)     Bu aklın hedefi, düşman diye bellediği her şeyle mücadele etmek/yok etmektir.

5)     Ülkücü aklın mücadele yöntemi şiddettir.

6)     Demek oluyor ki; ülkücü akıldaki ülkü, Türk milliyetçiliğiyle çelişen her şeyi ve komünizmi şiddet uygulayarak yok etmektir.

 

Ekseriyetin Gaddar Olduğu Yerde Hümanizm Ölümü Bekleme Teorisidir:

Tüm “izm”ler gibi, hümanizm de bir ülküye sahiptir elbette. TDK’nın bastığı Türkçe Sözlük, “İnsanları sevme ülküsü” biçiminde tanımlıyor zaten hümanizmi. Şayet psikolojik bir rahatsızlığımız ya da genetik bir sakatlığımız yoksa güdüsel olarak diğer insanları sevme eğilimi taşırız zaten. Lakin güdü, insan yaşamını ve hareketlerini belirleyen temel yapıtaşı olmaktan çıkalı binlerce yıl oldu. İnsan beyninin gelişimiyle (en azından bir kısım) güdülerin temel referans olmaktan çıkması arasında doğru bir orantı bulunmakta. Şu anda gündelik hayata şu veya bu oranda etki etme kudretine sahip olan güdüler; “temel güdüler” diye adlandırılanlar. Gerisinin insan hayatında, gündelik yaşantıda pek bir kıymet-î harbiyesi kalmamış gibi görünüyor.

Şu halde hümanizm, güdülerimizde zaten var olan bir eğilimi, toplumsal hayata yön veren bir dayanak noktası yapmaya çalışarak, beyhude bir çaba içindedir diyebiliriz. Zira insanı sevmek şöyle dursun; mülkiyetin güneş yüzü gördüğü ilk andan günümüze, insan-doğa temel çelişkisi ortadan kalkarak, yerini insan-insan çelişkisine bıraktığı için ve bıraktığı sürece; çıkar üzerine kurulu olan hayatın temel lokomotifi, insanın diğer insana karşı saldırgan olmasını zorunlu kılmıştır. Bu saldırganlığın neticesinin en billur haline bugün sınıf diyoruz. Dolayısıyla sınıfın var olduğu bir sosyal formasyonda insan; gaddarlık üzerine inşa edilmiş bir kültürel, sınıfsal, “etik” ve sosyal eğitim süzgecinden geçerek, bu gaddarlık düzeninin bir parçası haline gelir.

İnsan tarihinin belirli bir aşamasında ortaya çıkan sınıf, bugün hümanizmanın kendisine yaşam olanağı bulamayacağı bir atmosfer yaratmıştır. Hümanizm, yani tüm insanları sevme ülküsü ve bunun sistemleştirilmiş bir fikir haline getirilmesi ile komünizm, yani tüm insanların eşit olduğu bir dünya düzeni; bugünkü sınıflı toplum düzeninin atmosferinde kendine yaşam olanağı sağlayacak oksijeni soluyamamaktadırlar. İkisinin de varoluşunu sağlayacak temel, o oksijeni oluşturacak bir atmosferin varlığına bağlı olduğu için; yaşam bulmaları adına böylesi bir atmosfer oluşturmaya çabalamak, kendi adlarına zaruri bir ihtiyaçtır. Bu zaruri ihtiyaç bu atmosferi yok etmek gibi zorunlu bir fiile dayandığı için ve bu fiil kaçınılmaz olarak bağrında “zor”u barındırdığı için, hümanizm kendi varlık nedenini ortadan kaldıracaktır. Hümanizm için can sıkıcı bir paradoks olsa gerek.

İnsanın insanla yaşadığı temel çelişki hamurunun şiddetle yoğrulmuş olması; açıkçası hümanizmi bugün ‘eblehliğin teorisi’ olarak adlandırmamıza vesile olmaktadır. İnsanın ideolojik alanda yarattığı her varoluş biçimi, insanlar arasında zaten var olan çelişki ve şiddettin teorize edilmiş halidir. Teşbihte hata olmaz; tüm mevcudiyetin (sosyal ilişkiler açısından) şiddet üzerine örülü olduğu bir dünyada; her koşul ve zamanda, her türden anlayışa sahip insana karşı büyük bir sevgi ve “yumuşaklık” göstermeyi telkin eden bir akıl, adeta kendisini kesmek için bekleyen kasaba sevgi dolu gözlerle bakan olası “öküze” benzemektedir. Denilebilir ki, hümanizmin ülkücüye yaktığı ağıt ile kasabın öküzü kesmeye çalışırken, yanlışlıkla kendi elini kesmesine gözyaşı döken kurbanlık öküz arasında bir benzerlik bulunmaktadır.

Maraş’ta kundaktaki bir bebeği, sadece Alevi olduğu gerekçesiyle bacaklarını ortadan ikiye ayırmak suretiyle öldüren ülkücünün, kendi ülküsü dışında kalan ve hatta hem teorik hem de pratik arenada kendi ülküsü ile çelişen, insanları sevme ülküsü doğrultusunda olay ve olguları yorumlamaya çalışan hümaniste yaşam hakkı tanımayacağı açıktır. Kendine ve insanlığa yaşam hakkı tanımayanlara gösterilen sevgi ve hoşgörü; bırakalım mantıkî tutarlılığı, “etik” tutarlılığa bile sahip olmayan yapısıyla düşünsel bir sefaleti temsil ediyor.

“Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi” diyenlerin; kendilerini öldürmek için yola çıkmışların, bu yolculuk sırasındaki ölümlerine döktükleri gözyaşlarında saklı olan ebleh bir ağlaklık, kendi sonlarını hızlandıran bir dinamo görevi görmektedir adeta.

Ekseriyetin gaddar olduğu yerde hümanizm, ölümü bekleme teorisidir.    

*    *    *

Pencereden bağıran yaşlı teyzeyi saymazsak, sokaktaki kargaşa sona ermişti. Kaçabilen kaçmış, geri kalanlar ise soda şişesinin döner bıçağı karşısındaki acizliğinin kurbanı olmuştu. Şüphesiz bir kısmımız sabah kalktığımızda, o bıçağın keskin yüzünü vücudumuzla körelteceğimizi tahmin edemeyecek kadar hümanistti. Sokak kan içindeydi, bileğindeki tüm tendomları kopmuş arkadaşımızı bir an evvel hastaneye yetiştirmek gerekiyordu. Saldırı noktasından iki kilometre uzakta defalarca bıçaklanmış olan diğer arkadaşlarımızla hastanede karşılaşacaktık…

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr

Leave a Comment