Yargılama Yöntemi Analitiği: Bir Yeti Olarak Us ve Doğası

Yargılama Yöntemi Analitiği: Bir Yeti Olarak Us ve Doğası

Ayşegül Laçin
Ayşegül Laçin

“Şimdi de eskisi kadar biliyorum,

Fakat daha derin daha olgunlaşmış bir şekilde.

Yoksa öğrenmek ile bilmek aynı şey olurdu.” (İbn-i Sina)

“Ön yargıyı yıkmak atomu parçalamaktan daha zordur”, der Einstein. Yönetmenliğini Sidney Lumet’in yaptığı ve ilk filmi olan, 1957 Amerikan yapımı orjinal adı ile Twelve Angry Men, 12 Kızgın Adam 50’li yıllarda Amerikan yargı sistemini bir cinayet vasıtasıyla sorgulayan kült bir filmdi. Filmde babasını öldürmekle suçlanan 18 yaşında bir gencin, 12 jüri üyesi tarafından, uzunca bir masa etrafında suçlu bulunup bulunmadığı davanın seyri içerisinde tartışılır.11 evet oyuna karşı bir hayır oyu vardır. Hayır oyu veren jüri üyesine diğer jüri üyeleri şaşkınlık içinde sorarlar. Neden suçlu olmadığına inanıyorsun?

Jüri üyesi: -“Bilmiyorum, henüz 18 yaşında bir çocuktan bahsediyoruz, onunla konuşmam gerek belki de.”der.

Başka bir jüri üyesi: ”Gerçekten onun masum olduğuna mı inanıyorsun?”

Jüri üyesi: “Bilmiyorum, burada 18 yaşında bir çocuğun hayatından bahsediyoruz,5 dakikada karar veremeyiz, yanlış düşündüğümüzü varsaysak bile..”

Teker teker jüri üyeleri tartışmaya başlarlar, olay hakkında mahkeme sonucu için  verdikleri oylar önemlidir, öte yandan izlediğimiz filmde eleştiri yapmanın, empati kurmanın ne denli zor olabileceğini de görürüz. Sadece tek aklın mı egemen olduğu bir odadan mahkeme kararı çıkabilir mi? Yoksa eleştirmeyi ve empati kurmayı başaranların da varlığının görmezden gelinmediği bir jüri topluluğu mu mahkeme kararına son noktayı koyabilir. Bu anektodlar filmin düşündürücü noktalarındandır. Suçlu mu, masum mu soruları sürekli tekrarlanır, jüri üyeleri birbirlerinin kararlarından şüphe duymaktadırlar.

Filmin olayın geçtiği yer yaklaşık 50 metrekarelik bir odadır ve ilginçtir filmin tamamı için bu mekan kullanılmıştır, filmde anlatılan olayın geçtiği mahal ise “slum”. Türkçe’deki karşılığı “gecekondu, varoştur”. 1950’li yıllarda “varoş” Amerikan toplumu için suç ve  güvenliksiz yaşamın iç içe geçmiş halidir. Öyle ki suç, toplumsal tehlike barındıran bu alanlarda kolay örgütlenir. Zaman zaman jüri üyelerinin kendi geçmişleri, kendi aile ilişkileri ile kişisel tartışmalara dönüşen bu film bugün tekrar düşünüldüğünde unutulmamalıdır ki; Amerikan yargı sistemi sadece jüri sistemi değil ayrıca bir zaman kaygısıdır. Socrates gibi düşünen bir jüri üyesinin buradaki zaman kaygısını bilerek ve hesap ederek olay hakkında olumsuz önyargıları çürütmek için zaman harcaması kayda değerdir. Çünkü gittikçe bu önyargıların değiştiği görülür. Suç mekanizması hakkında fikir üreten egemen sınıf, yine kendi otoriter alanından sistemin uzuvlarıyla çıkar. Bugün hem yargı sistemi hem de ağırlıklı olarak içinde bulunduğumuz toplumun kolektif değer sistemi bu otoriter fikirlerin kuşatması altındadır.

Tahammül, tahakküm, olasılık argümanlarının bu kadar yıl sonra temel bilim felsefe ile birleştirilmesi ve sentezi gereklidir sanki. Yoksa bir odada 12 adamın öfkesi sadece yargı bilimine mi boyun eğer? Kişi kendi ideasını ancak belirlediği keskin bir sınırda yargılayabilir. Bu bir oyun, eğlence değildir, mutlak sonuca varana dek çünkü ortada yargılanan bir insan vardır. Adalet erişilmesi ve gerçekleştirilmesi gereken bir ideal midir? Yoksa insanın ahlaki yönünün zorunlu bir gereği midir?

Bu soruya yüzyılın büyük filozoflarından Levinas “Tanrı, Ölüm ve Zaman” adlı kitabında; “adalet kavramının insanın ahlaksal yönüyle ilgili olduğu düşüncesindedir” der Arslan Topakkaya. “Adalet kavramı bağlamında Aristoteles-Platon karşılaştırması” adlı makalesinde Antikçağ felsefesini kuran Aristoteles ve Platon sistem kuran filozoflardı. Aristoteles Büyük İskender’in hocasıdır, kendisini politik yaşama katılmaya zorlamıştır siyaset felsefesini ise pratik yaşamıyla hareketlendirmiştir. Platon ise adalet kavramına öğrencisinden çok fazla değer vermiş devlet felsefesinde adaleti temel kavram olarak sunmuştur. Platon Politeia (Devlet) adlı diyalogunda örneğin Sokrates adaletin farklı alanlar için tanımının sınırlı olduğunu, insanların her zaman dost düşman ayrımını yapamayacak olmaları adaletin doğası gereği en genel geçer bir tanımlamaya sahip olması gerektiğini belirtmiştir.

Sokrates devamında iki devlet arasında çıkan kavganın, kin ve nefretin bir benzerinin birbirine adil davranmayan aynı toplumun insanları arasında da görülebileceği, insanların adalet duygusunun zayıflayacağını ve insanların tanrısız hale geleceklerini söyler. Adaleti herhangi bir eylem ya da davranışın sonuçlarına göre değil, adaleti bizzat adalet olduğu için (Gerechtigkeit an sich) tercih etmek gerektiği şeklindedir. Adaletsizliği daha yakından analiz etmek için Platon adaletsiz devleti ve insanları ele alır. Çünkü adalet devletin bir şartı iken, şimdi devletin önce, adaletin sonra geldiği şeklinde bir durum ortaya çıkmaktadır.

Kant, “Yargı Yetisinin Eleştirisi” adlı kitabında usun bölümlenişine analitik yaklaşır, çünkü idea olarak bir yetersizlik her zaman mevcuttur. Yücenin varlığı tartışılır. Yargı yetimizin zemini yalnızca sezgisel olarak sergilediğimiz veya estetik olarak tasarımlayabildiğimiz şey ise duyularımızın nesnesi olan şeylere yüce diyemeyiz. Duyularımız yoluyla hesaplama yetimiz ideada var olan bir yetersizlikse temel çaba usun gerçek bir ideası varsa uyandırılmasıdır.

Yüce ideasını kendisi ile yargılayan bilir ki, matematiksel büyüklük hesaplaması onu ortaya çıkarmaz yalnızca karşılaştırma yoluyla göreli büyüklüğüne güç kazandırır. Eğer maksimum ölçü anlık heyecan üretmekse, kazandığı gücü de o denli yitirebilir. Yüceyi, bir insan ereği biçimi gibi büyüklüğü de belirlediği sanat ürünlerinde (örneğin sütunlar,yapılar) değil, kavramı kendinde taşıyan doğa ereğinde ham doğada tehlikeden ve heyecandan ayrımsanarak göstermeliyiz. Eleştiri herkes için bir beğeni yargısı olanağını açıklayabilir.

Yargı yetisinde bulunabilmek için yargılanan öznenin psikososyal çevresi incelenmelidir. Çoğu adli-tıp vakalarında savcıların dışında psikiyatristler yer alır. Sigmund Freud Psikopatoloji adlı kitabında bu gibi vakalardaki çelişkileri temel tıbbi kaynaklarla açıklar. Örneğin, Psikozda gerçekliğin yitirilmesi zorunlu olarak bulunurken, nevrozda öyle görünüyor ki bu yitimin önüne geçilecektir. Gerçeklikle ilişkisini bozan ona çekilme aracı olarak hizmet ettiği gerçek yaşamdan kaçışa işaret ettiği gözlemine her nevroz uymaz. Freud, “Yıkıma uğramış olan id başka bir nevrozun başlangıcıdır” der. Eğer ayrıntılı bir inceleme gerekirse, nevrozu başarısız olan bağlamın yinelenmesi zorunludur. Bu nedenle psikozda idin zararına olan yeniden kurulmaya çalışılacak, psikozda benzeşme gözlenecektir. Boyunduruk altında bir onarım iktidar isteğine hizmet eder. Nevrozdaki gibi gerçekliğin pahasına değil, idin kısıtlanması ve diktatörlük, an gelir us tarafından yanılgı veya tehlikeye dönüşebilir.

Kant’a göre bu yargılama yetisi eleştiriye dönüşmelidir. Arı usun bilme yetisi ve yargıda bulunma yetisi hakkındaki eleştirisi bilim ve sanat açısından bir çeşit analitik öğretidir. Kant bu öğretiyi ağırlıklı olarak yargı yetisi ile bölümler. Örneğin Kant’a göre felsefede bilimin değişik bölümlerine ait olan ussal bilgi ilkeleri bir karşıtlığını varsayan bir bölümlemeyi aklamayacaktır. İki ayrı ilkeye izin verilebilir. Doğa kavramları ve özgürlük kavramı. Doğa felsefesi olarak kuramsal bölüm, ahlak felsefesi olarak usun kırgısal bölümüdür. Bu anlatımla felsefenin kendisindeki ilkelerin bölümlenişi varolan yanlış anlama egemen olmuş, her iki bölümde birbirini taşıyabileceğinden aslında hiçbir şey bölünmemiştir. Eğer bir özgürlük kavramı bir us bilimi bölümlenişi ile kuramsal felsefeye ait olacaksa, yani töre öğretisi olarak kırgısal felsefeyi oluşturacaktır.

Birçokları bir vaaz yoluyla ruhsal yükseklik kazandığına inanırken, gene de bunda yükseltmiş hiçbir şey ( iyi düzgülerin bir dizgesi) yoktur; ya da bir trajedi yoluyla daha iyi biri olduğuna inanırken, yalnızca sıkıntısını üzerinden atmanın memnunluğu içersindedir. Öyleyse yüce, her zaman düşünme türü ile entelektüel olana ve usun idealarına duyusallık üzerinde bir üstünlük sağlayan düzgüler ile bağıntı içinde olmalıdır.

Yahudilerin yasa kitaplarında, “Kendilerine hiçbir imge yapmayasın, ne yerde, ne gökte ne de yerin altında olanın herhangi bir benzerliğini” buyruğundan daha yüce hiçbir pasaj yoktur. Yahudi halkının töreli dönemlerinde kendilerini başkaları ile karşılaştırırken dinleri için duydukları coşkuyu ya da Müslümanlığın esinlendirdiği gururu açıklayabilir, bizdeki ahlak yasaları, eğilimi ve eğitimi içinde aynı şeyden bahsedebilir miyiz? Örneğin, eski geometriciler parabolün özelliklerini araştırdılar ama ağır cisimlerin fırlatılma çizgileri üzerine uygulamayı düşündürecek yerçekimi yasasını bilmeden yaptılar. Böylece bilinçsizce geleceğin bilimi için çalışırken, apriori sergileyebildikleri bir erekselliğin sevincini duydular. Bir kristal şeklini taşıyan birçok tuz gibi kayalar da benzer olarak kim bilir neyin aracılığıyla suda erimiş toprak türünden oluşmuşlardır. Özgür oluşumla öyle şeyler algılanır ki, (frien Bildung der Natur) sıcaklık özdeğinin buharlaşması, ayrılması yoluyla geriye kalan artığın katılaşarak belirli bir örüntü ya da doku kazanması, sözü edilen özdek bütünün çözünmesinin yalnızca o özdek bütünde yüzmekte olan katı parçalarının bir karışımı olmaması.

Hukuksal, ticari, ekonomik, bürokratik bağların siyasal yaşamın değerlerini oluşturması gibi bir binanın bodrum katını oluşturan zorunluluk değil fakat o binadaki herkesin ölüm kalımıyla ilgili bir durumdur. Kolektif bir değer taşıması zorunlu olarak siyasaldır ve siyasal olan her şeye bulaşır; yazar kendi dayanaksız cemaatinin kıyısında ya da uzağındaysa bilincini duyarlılık araçları ile oluşturmak zorundadır.

Frankfurt Okulu’nun vardığı sonuç; aydınlanmanın vardığı sonuç yani kendini imhadır. Identical olarak bireyi silmek, insanın içinde var olduğu doğayı kendisinde tamamen dışsal bir öğe olarak algılatmış, her iktidar ilişkisinde olduğu gibi iktidarın öznesi, nesnesinin kaderini mi paylaşır yoksa akıl, özneye takılmış bir protez gibi modern toplumun öznedeki ajanı haline mi getirilmiştir? Herkesin aynı olduğu yerde yanlış bilinç olarak ideoloji bile doğruya açıktır, ideolojik değilsiniz, özne bitti, tükendi.

“Grau,teurer Freund,ist alle Theorie

Und grün des Lebens goldner Baum ”

Aziz dostum, kuram hep gridir,oysa yaşamın altın ağacı sadece yeşil. (Mephistopheles, Faust)

1957 yılında, 50 metrekarelik bir odada yaklaşık bir buçuk saat süren tartışmanın bir İrlandalı için kuşkusuz devrimci bir zaferle sonuçlanması beklenirdi; öyleki dar mekan mikroskopla büyültülerek apolitik saf bilgeler için bir linç bile düzenlenebilinirdi. Her bireysel sorun doğrudan siyasete bağlanır diye 50 metrekarelik bir oda yaklaşık bir buçuk saatten sonra da günlerce dinlenebilinirdi.

Walter Benjamin “Parıltılar” adlı kitabında çeşitli denemeler yazmıştır. Betimlemeyi oldukça iyi kullandığı bilinen düşünürden alıntıyla: “Duvarların beyazı, içerdeki gölgeler arasından göz kamaştırırcasına dışarı vurur. Bu duvarlar her yıl birçok kez beyaza boyanır. Görünmez bir terazinin dili vururken sağına soluna eş ağırlıklı kefelerde tartılır: Hoş geldin ve de gelmedin. İsfahan halıları ya da Van Dick’in tablolarını hiçbir koleksiyoncu böylesine bir bilinçle asamazdı girişteki askılığın duvarlarına, hele bu çıplak odaya sandalyelerini dizdiği kadar bu yeni düzende hasır şapka eşsizliği, balık ağı ve bakır kazan, kürekler ve toprak testi günde yüzlerce kez yan yana gelseler kendilerine ihtiyaç duyulduğunda yer değiştirip yeniden bir araya gelmeye hazırlar. Az çok onların değerindeki sır, soğukkanlı oluşlarında büyüsüz ve perhizkar. Yalnızca mekanını görünür kıldıkları yaşamın tutumluluğunda. Hiçbir yatağın olmadığı o evlerde oturanların gece örtündükleri halının döşemesiz arabadaki yastığın pahası var. Bizim dayalı döşeli evlerimizde ama değerin yeri yok, çünkü değerin işe yarayacağı boş yer yok… Ama bu denizin durulduğu da olur. Ruh denir, kendini ne denli kaptırmışsa, onu yolundan saptırması o denli kolay, ruh sanki o alışılmış dünyaya artık dönmek istemiyormuş gibidir, acının misafir kaldığı yeni bir dünyada oturmaktadır artık. Ulusunun ve aklın ruhsal düzeyinde yükseliş mücadelesi verdiği yerlerde artık bugünün öğrencilerine rastlanmıyor, sanata yönelik mücadele alanlarında, kendi yazar ve ozanlarının yanında dinsel yaşamın kaynaklarına da rastlanmıyor. Öğrenciler yozlukla sınanıyor, hiçbirinde soyluluk kalmadı, yüzyıl öncesi gözle görülen her yerde onları yaşamın en iyi savunucusu olarak gören soyluluk… Hiçbir taraf artık ağır basamaz. Ne akademik topluluk korporasyonları ne de disiplin tanımaz burjuva, gösterilmek istenen mücadele bir irade göstermedikçe… Chomsky bile Vietnam Savaşında karşı cesaretli mücadelesiyle, bilgece apolitikliğini ödünlemekten başka bir şey yapmamıştır.”

“Daniel Paul Schreber’in GrundSprache’sinin çığlıkları ve küfürleri, yüz buruşturmaları, kasılmaları ve katatonisi bedeninin psikiyatriste hitap etmesini sağlayan bir retoriğin jestlerinden ibaret değildirler. Bütün bunlar sadece insan cemaatine değil, insan cemaatinin ötekisi olan şeye de yöneliktir: Gökteki kuşlara, onu zelzele gibi yakıp elektriklendiren güneş ışınlarına, böceklere,kurbağalara ve sıçanlara ve kayalara ve boş göklere.”         Alphonso Lingis

 

Facebooktwittergoogle_plusreddittumblr

Leave a Comment